Bu Hafta Vizyona Giren Filmler (4 Şubat 2011)

Ülkemizin sosyo-ekonomik yapısına bağlı olarak yeterince sinemaya gidilmediği malum. Dolayısıyla bu hafta vizyona sadece iki filmin girmesi bizleri şaşırtmıyor. Bir yerli, bir de ecnebi filmle dengeli bir seçenek havuzumuz var: Aşk Tesadüfleri Sever ile sevda dolu bekleyişlerimizde umutlarımız artarken, Sanctrum ile küçük dünyalarımızın güvenli duvarlarına daha bir bağlanacağız. Herkese iyi seyirler…

Aşk Tesadüfleri Sever

Yönetmen: Ömer Faruk Sorak

Senaryo: Nuran Evren Şit Erdik

Oyuncular: Mehmet Günsür, Belçim Bilgin Erdoğan, Altan Erkekli, Yiğit Özşener, Ayda Aksel, Şebnem Sönmez, Hüseyin Avni Danyal, Yılmaz Gruda

Yapım: 2011, Türkiye, 118 dk.

Sektörde uzun zamandır çalışmasına rağmen daha çok bir “proje yürütücü” olarak tanıdığımız Ömer Faruk Sorak, ilk kez kendi damgasını vuracağı bir filmle karşımıza çıkıyor. Çocukluk ve ilk gençlik yılları boyunca yolları sık sık Ankara’da kesişen Özgür (Mehmet Günsür) ve Deniz (Belçim Bilgin)’in İstanbul’da biraraya gelince türlü engelleri aşmalarını anlatan filmdeki tesadüf vurgusu, akla 2001 tarihli Tesadüf (Serendipity) filmini getiriyor, ama Aşk Tesadüfleri Sever‘in (her ne kadar Hollywood kalıplarına özense de) yerliliği arada pek bir benzerlik bırakmıyor.

Ömer Faruk Sorak, filme bir proje olarak bütünlüklü yaklaştığını gösterecek biçimde Ozan Çolakoğlu‘unun kapsamlı bir soundtrack hazırlanmasını sağlamış. Bununlu ilgili olarak filme özgün çeşitli klipler medyada görünmeye başladı ve pek çok kişinin beğenisi topluyor.

Sonuç olarak, ağır melodram ağırlıklı aşk filmleri külliyatımıza eklenen kentli ve Batılı bir örnek olarak düşünebiliriz Aşk Tesafüleri Sever‘i. Sevgililer Günü curcunasına erken başlamak için tercih edilebilir…

Sanctum

Yönetmen: Alister Grierson

Senaryo: John Garvin, Andrew Wight

Oyuncular: Ioan Gruffudd, Richard Roxburgh, Alice Parkinson, Rhys Wakefield, Dan Wyllie

Yapım: 2010, ABD / Avustralya, 109 dk.

Şu fâni dünyada, bankada ve cebinde biriken fazla paradan rahatsız olarak, “Acaba ne gibi acayip işler yaparım da şu fazlalıklardan tez zamanda kurtulurum?” şeklinde düşünenlerin varlığından haberdar olmalısınız.. İşte böylesine mutlu azınlığın bir temsilcisi olan Carl Hurley (Ioan Gruffudd)’nin finanse ettiği, usta mağaracı Frank McGuire (Richard Roxburgh)’in öncülüğündeki bir ekip, inanılmaz büyüklükteki bir mağarada çoktan çalışmalara başlamıştır bile..

Oldukça kalabalık olan ekipteki elemanlardan -önem arz eden- diğer iki kişiyse şunlardır: Evi de dünyası da mağara olan Frank McGuire’ın, 17 yaşındaki oğlu Josh (Rhys Wakefield) ve para babası Carl Hurley’nin sevgilisi, Victoria (Alice Parkinson)..

Henüz keşfi tamamlanmamış bu mağarayla uğraşmanın ilk sebebi -gayet belli ki- macera duygusunu doyasıya yaşamaktır.. Girişi ormanın derinliklerinde başlayan bu doğal oluşumun, milyonlarca yıl boyunca içinde biriken yağmur sularıyla açılmış binbir kanalın -büyük ihtimal- okyanusla buluştuğu çıkışını arayıp bulmak da, bu zorlu uğraşın kâşiflik tarafını tatmine yöneliktir..

Ekibin beklediği ve korktuğu en önemli doğa olayı, bölgeye has müthiş bir fırtınayla gelecek yağışların, mağaradan içeri seller halinde doluşmasıdır ki, bu olay hiç de beklenmedik bir anda ve de şiddette meydana gelir.. Kahramanlarımız gafil avlanmıştır.. Yapılacak şey aslında gayet nettir.. Geçit vermez hâle gelen bu ‘görkemli tuzak’tan bi şekilde çıkıp kurtulmanın yolu bulunmalıdır.. Bulunmalıdır da, bunun kolay olacağını kim söylemiş peki?

Hayati tehlike yaratacak denli olumsuz doğa şartlarıyla mücadele temasını eksen alan film, böylesine ağır şartlarda iyice ayyuka çıkan, bencillik ve diğerkamlık ikilemine sürekli vurgu yapmayı ihmâl etmeyerek, kendinden önceki ‘klasiklerin’ izini sürüyor.. Hayatta kalabilme mücadelesine mutlaka eşlik etmesi gerektiğinin altı çizilen ‘işbirliği’ yüceltilirken; tam tersi cephedeki, neye mâl olacağına hiç dikkat etmeden girişilen ‘paçayı kurtarma’ operasyonlarına ise tavır alıyor..

Babalıkla hiçbir zaman alâkası olmamış Frank’ın, bu nedenle kendisinden nefret eden oğlu Josh’la birbirlerini tanımaya başlamalarını ve yakınlaşmalarını film, yine bu ölüm-kalım mücadelesi içersinde konuşlandırıyor..

Öte yandan, başlıca karakter tanıtımları, böylesine bir aksiyon-macera filminden pek de beklenmeyecek yeterlilikteydi..

Ortalama oyunculuklar ve mükemmel manzaralar eşliğinde gerçekleştirilen başarılı aksiyon sahneleriyle dolu Sanctum’u, heyecan tansiyonu pek düşmeden, sürekli bir ilgi ve merakla izlediğimi söyleyebilirim..

[ Numan Serteli ]