Vizyona yeni giren film sayısı ortalaması düşmüyor. Bu hafta özellikle dört adetle yerli film ağırlığı dikkati çekiyor. Haftanın filmini de yerliler içinden seçtik. Antalya’dan Altın Portakal’la dönen Gişe Memuru, kısa filmlerdeki tecrübesini uzun metraja taşırken tökezlemeden yansıtmayı başarabilen bir yönetmenin ilk filmi olduğu için ayrı bir takdiri hakediyor. Herkese iyi seyirler…

Ağır Abi

Yönetmen: Oğuzhan Uğur

Senaryo: Oğuzhan Uğur

Oyuncular: Halil Taşdemir, Senem Başak, Serhat Turan, Erdinç Kurt

Yapım: 2011, Türkiye

‘Örnek almak’ eylemini -yurdun şartları doğrultusunda- en doğru şekilde anlayarak uygulamaya sokan, biri diğerinden daha sarsak iki kanka ya da panpa, ağır ağbi olmayı seçmiştir..

Efe ve Yiğit adındaki bu delikanlıların olmak istedikleri ağır ağbiliğin resmi eğitim kurumu, bildiğiniz mafyadır.. Öğrenim süresi, bu sırada nalları dikmezlerse eğer, hoca ve talebelerin kâbiliyetine kalmıştır..

Sistem -bir güzellik olarak- hocalarını seçme hakkı verdiğinden, iki arkadaş, henüz yaşayan en acımasız mafya babası olan Abidin Cirit’in dersine girmeye karar verirler..

Mafya mâlikanesinin kapısında kendilerini karşılayan elleri silahlı bir manga adamı pataklayan bizim cevval ikili, daha ilk günden hocalarının gözüne girerler..

‘Çöpçülük’ de denilen, karşı taraftan öldürülen diğer ağır ağbilerin denize atılarak yok edilmesi, bunların ilk çıraklık görevidir.. Bu işteki ustaları, Antepli namında bir yiğit oğlandır..

Neyse.. Bu filme bu kadar özet, yeter de artar bile.. Zira, daha bir sürü ağır ve hafif ağbiler birer ikişer arz-ı endam ederek hikâyeyi şenlendirecektir belki ama, bendenizi seyrederken zerre eğlendirmeyen bu film -aynen şimdi yazarken de olduğu gibi- içime fenalıklar getirecektir..

Oğuzhan Uğur‘un yazıp yönettiği bu -her yönüyle- kötü film hakkında söyleyecek daha fazla lafım yok dostlar.. Eski Numan olsa (Aaah ah! Nerde o günler!) benzeri filmlerin hep başına geldiği gibi, sayfalar ve alaylar dolusu eleştirilerden bunun da kurtulması asla mümkün olamazdı.. Ne yapalım, bu da bu filmin şanssızlığı.. Ya da şansı..

Velhasıl Ağır Abi, komik olmak için -doğrusu- elinden geleni yapan, lâkin, elinde avucunda bu komikliği yaratacak sinemasal hiçbir malzeme olmayınca da saçmalayıp duran bir kordela..

[ Numan Serteli ]

Devrimden Sonra

Yönetmen: Mustafa Kenan Aybastı

Senaryo: Mustafa Kenan Aybastı

Oyuncular: Fırat Tanış, Levent Ülgen, Menderes Samancılar, Şerif Sezer, Cezmi Baskın

Yapım: 2011, Türkiye

Hemen söylemeliyim ki izlediğimiz ‘basın gösterimi’ kopyası, bir filmin belki de olabilecek en kötü hâliydi.. Bir filmi oluşturan her unsuru ayrıntısıyla görüp de okuyucusuna anlatacak, tanıtacak bir sinema yazarına -aslında- eldeki filmin en iyi duruma getirilmiş kopyasının gösterilmesi gerekmez mi? Tüm filmi, kadrajın tamamını kaplayan ve âdeta beynime kazılan ‘BAKANLIK KOPYASI’ yazısıyla göz göze vaziyette ve de ses miksajı yapılmadığından, müziğin altında kalarak hiç duyulmayan sözleri tahmin ederek izledim.. Üstelik -sanırım- final sekansına girmeden takılan DVD, zaten yarım yamalak süren gösterimin tepesine bir de tüy dikiverdi..

Devrim Türkiye’de -nihayet- gerçekleşmiş, devrim komiteleri, köylerde ve kentlerde ve de her alanda kökten değişimleri sağlayacak çalışmalara başlamıştır..

Mustafa Kenan Aybastı‘nın yazdığı ve yönettiği film, bu değişimlerin, her katmandan ülke insanının hayatını nasıl etkileyeceğini birbirinden bağımsız bir dizi hikâyeyle anlatmaya çalışıyor..

Bu sosyalist devrimin nasıl ve hangi aşamalarla gerçekleştiğine dair hemen hiçbir ipucu vermeyen filmin ortaya koyduğu atmosferde de -boru değil ki bu- koskoca bir devrim geçirmiş ülkeden zerre eser yoktur.. Tamam, film devrimin yapılma aşamasını göstermemeyi tercih etmiş olabilir.. Lâkin, ülke böyle bir aşamadan da geçmiş olmalı zâhir..

Halkın tamamen bilinçsiz, olan bitenden habersiz, kendisi için oluşturulmuş muazzam hizmetlere bile eblehçe bakar hâlinden anlaşıldığı üzre bu devrim bir halk hareketiyle falan yapılmamış -resmen- tepeden inme bir darbeyle gerçekleşmiş olmalı.. Âdeta, ‘Ergenekoncular komünist olsaydılar ve yakalanıp da Silivri’ye konmadan önce şu darbeyi patlatsalardı’ fantazyası..

Hadi -dünyanın sonu geldi- komünistlerimiz seçimle iktidara geldiler desek, her türlü muhalif ortada konuşup duruyor ama onlara oy veren milyonlarca seçmenden eser yok.. Yoksa, yönetmen burada seyirciye, “Rüyadasınız, sakın uyanmayın!” mı demek istiyor?

Olumsuz gösterim şartlarından tamamen bağımsız olarak baktığımızda- Devrimden Sonra, bizi de heyecanlandıran iddiasına hiç yakışmayan; asıl vurgulanması gereken hususları es geçen, -ücretsiz hâle getirildiği için artık elektrik, su ücreti falan ödemeyecek yaşlı teyzenin şaşkınlığı gibi- çabucak geçildiğinde anlatımı hiç de aksatmayacak ayrıntıları uzattıkça uzatan; her fırsatta durmadan bildiri okuyarak, ‘sinema filmi’ görmeye gelenleri bunaltan bir film.. Keşke tek kusuru ‘didaktiklik’ olaymış..

[ Numan Serteli ]

Düğün Hediyesi
Copacabana
 

Yönetmen: Marc Fitoussi

Senaryo: Marc Fitoussi

Oyuncular: Isabelle Huppert, Lolita Chammah, Aure Atika,  Jurgen Delnaet, Chantal Banlier

Yapım: 2010, Fransa, 107 dk.

30. İstanbul Film Festivali’nde açılış filmi olarak seçilen Düğün Hediyesi eğlenceli bir anne-kız hikâyesi. Isabelle Huppert‘in gerçekten de Lolita Chammah‘ın annesi olması bu nedenle filme ayrı bir özellik katıyor.

Muhafazakar toplumsal normlara yüz çevirmiş bir anne olan Babou’nun kızı Esméralda, küçükken keyifli görünen bu başıboşluğu, aidiyetsizliği büyüdükçe reddeder. Evliliğe karşı olan annesine inat zengin bir ailenin oğluyla düğün hazırlıklarına girişir. Düğüne çağrılmayan Babou hayatına bir çekidüzen vermeye karar verip Belçika’da devremülk pazarlaması işine girer. İlk başlarda beklenmedik bir başarı sergileyip kızıyla arasını düzelten Babou nihayetinde kendi doğasına yenik düşecektir.

Babou’nun hayat bakışını temellendirmeyen, bunu sadece seyirlik bir unsur ve hikayeyi taşıyıcı bir aks olarak kullanan Düğün Hediyesi, özellikle Isabelle Huppert‘in oyunculuğuna yaslanarak belli bir vasatı aşmayı başarıyor. Büyük beklentiler içinde olmayan seyirciler için keyifli bir seçenek olabilir.

Gişe Memuru

Yönetmen: Tolga Karaçelik

Senaryo: Tolga Karaçelik

Oyuncular: Serkan Ercan, Zafer Diper, Nur Aysan, Nergis Öztürk, Büşra Pekin, Sermet Yeşil, Ruhi Sarı, Nadir Sarıbacak

Yapım: 2010, Türkiye, 96 dk.

Her ‘normal’ Türk erkeği gibi despotluğuyla işleri yürütmeye çalışan yaşlı babasıyla eski bir evde yaşayan, sevgili annesini çok küçükken kanserden kaybetmiş genç bir adamdır Kenan (Serkan Ercan).. Otoyol gişelerindeki kulübelerde gişe memuru olarak çalışarak ömrünü tüketen, mesai arkadaşlarıyla olan ilişkisini tamamen onların tek taraflı girişimiyle sürdüren, ‘yaşantı rotası’ olan işiyle evi arasına pek bir şey sokmamaya özen gösterirken de az konuşan, çok hayâl kuran, içine kapanık bir garip adam.. Gerçekle hayali birbirine karıştırmakta sınır tanımayan hâli ve kendisini sürekli küçük dünyasına hapsedişini göz önüne alırsak eğer, ona rahatlıkla şizofren teşhisi bile koyabiliriz..

‘İşe yaramaz’ damgasını ezelden vurduğu oğluna karşı acımasız davranan baba (Zafer Diper), gündüzleri kendisine bakan komşu kızı Nurgül (Nergis Öztürk)’ün gelini olmasını istemektedir..

Görünüşün aksine işinden ve evinden hiç de memnun olmayan, beceremeyeceğini bildiği hâlde uzaklara kaçmak hayalini hep canlı tutan Kenan’ın, mevcut durumun simgesi olan Nurgül’den hoşlanması asla mümkün değildir..

İşini aksattığı için sürüldüğü yeni gişede karşısına çıkan dünyalar güzeli bir kadın (Nur Aysan), zavallı kahramanımızın bir kısmı zaten havaya uçmuş aklını başından tamamen alıp gidecektir ki aman diyeyim..

Yönetmenliğini ve senaristliğini Tolga Karaçelik‘in yaptığı Gişe Memuru‘nun, özellikle değindiği konunun geçtiği ortamı ve kahramanların karakterlerini gayet iyi gözlemlemiş bir yönetmenin elinden çıktığı çok açık..

Birazcık da yatkınlığı olan her insanda kafayı yemeye kadar götürecek bir robotlaşmayı gerektiren işinden ve kendini çocukluğundan beri kıstırıp duran yaşantısından bunalmış bir adamın hayatından bir kesit sunan bu film, her bakımdan övgüyü hak ediyor.. Bilhassa, her biri âdeta ayrı ayrı resital veriyorcasına performans gösteren oyuncuların tümü de çok başarılı..

Dramdan, adamı kahkahalara boğan komediye (Nadir Sarıbacak‘ın canlandırdığı o muhteşem şoför tiplemesi neydi yahu!), psikolojik gerilimden, fantastik ve gerçeküstü sahnelere kadar geniş bir spektruma yayılan tür seçimiyle de göz dolduran bu ilk uzun metrajlı filminden sonra, Tolga Karaçelik‘in kesinlikle izlenmesi gereken bir yönetmen olduğunu düşünüyorum..

[ Numan Serteli ]

İlk film olarak bir sinemaseveri heyacanlandıracak anları olsa da, hikayesinin dağınıklığından, daha doğrusu hikayesinin taslak/fikir olmakla-bitmiş olmak arasında bir yerlerde konumlandığından söz etmemek en başta filmin genç yönetmenine haksızlık olur. Belki bu eleştiri kulağına kar suyu kaçırır da, gelecek filminin öncesinde hikayesini daha iyi ifade edebilecek, detaylar üstünde daha fazla çalışıp onları hikayenin bütününe ve finaline daha iyi hizmet eder hale getirebilecek süreyi tanır kendine. Bir not da başrol oyuncusu için: Serkan Ercan‘ın o herzamanki abartısız içten oyunculuğu filme çok şey katıyor. Zaten Acar’ın ister komedi, ister drama, isterse de kendini oynuyor olsun enerjisini anında seyircisine geçirebilmek gibi zor bulunur bir sihri var.

[ Landlord ]

Küçük Günahlar

Yönetmen: Rıza Kıraç

Senaryo: Rıza Kıraç

Oyuncular: Macit Koper, Esra Ruşan, Berke Üzrek, Tülay Günal

Yapım: 2011, Türkiye, 96 dk.

Romanlarından tanıdığımız Rıza Kıraç kendi hikaye anlatıcılığının sınırları genişletiyor ve ilk uzun metrajlı filmiyle seyirci karşısına çıkıyor. Filmin sürprizi ise yaklaşık 8 yıl aradan sonra beyazperdede yeniden izleme fırsatı bulduğumuz usta oyuncu Macit Koper.

Küçük Günahlar, birbirine karşı duygular besleyen üç ana karakterin çevresinde şekilleniyor. Militan Kürt kızı Şilan, reklamcılıktan ve beyaz Türklükten emekli şair, münzevi, bilge İsmet ve rock’n roll bir hayat süren Melik. Bu karakterler aracılığıyla toplumsal ve bireysel dertlerini ortaya koyuyor film. Toplumsal perspektif Türk-Kürt, sağ-sol çatışmasından, özel perspektif ise vicdandan ve aşktan oluşuyor.

Rıza Kıraç daha önce belgeseller ve kısa filmler için pek çok kez kamera arkasına geçmiş bir isim. Bu tecrübeleri ilk filmine pek çok şekilde yansıyor. İlk filmlerde sıkça karşınıza çıkan o teknik sıkıntıları görmüyorsunuz filmde. Ama Kıraç’ın o tecrübelerden filmine taşıdığı esas değer, ayağını yorganına göre uzatabilme becerisi oluyor. Bu sayede imkanlarına ve koşullarına uygun bir hikaye ve anlatımı tercih ediyor. Kocaman sahneler çekme, kocamanlar laflar etme, söylemek-göstermek istediği her şeyi ite kaka filmine sıkıştırma çabasına girmeden enerjisini rasyonel ve ekonomik harcıyor. Usta bir maratoncu gibi…

Dolayısıyla olaylara değil de karakterlere yoğunlaşıyor film. Böyle olunca da filmin temposu zaman zaman anaakım sinemanın kriterlerinin çok altına düşüyor. Sorun elbette temponun düşmesi değil, sizin bunu hissediyor olmanız.

Olaylardan yoksun aynı hikayeleme tarzı filmin finalini de örseliyor. Katarsisi elinden alınmış bir sinemasever olarak çıkıyorsunuz salondan. Ama kimbilir belki de Kıraç’ın niyeti tam da budur… Benzer şeyleri filmin mesajı için de söyleyebiliriz. Karakterlerinden pek çok şey duyuyoruz film boyunca ve hangi safta yer aldıklarını çözüyoruz ama filmin kümülatifte ne düşündüğü ve bizim ne düşünmemiz istediği hakkında umutsuz bir belirsizlik var.

[ Landlord ]

Kırmızı Başlıklı Kız – Kötülere Karşı
Hoodwinked Too! Hood VS. Evil
 

Yönetmen: Mike Disa

Senaryo: Cory Edwards, Todd Edwards, Mike Disa, Tony Leech

Orijinal Seslendirme: Glenn Close, Hayden Panettiere, Cheech Marin, Patrick Warburton, Joan Cusack, Bill Hader

Yapım: 2011, ABD

2005 tarihli Kırmızı Başlıklı Kız (Hoodwinked!), masalları güncel popüler kültürle yeniden yorumlayan Shrek‘in başarısından cesaret alan eğlencelik bir animasyondu. Elbette Shrek ya da herhangi bir Pixar animasyonunun kalitesine ve gişesine ulaşması mümkün değildi, ama yapımcılarını memnun eden bir gelir sağlamıştı.

Devam filmi Kırmızı Başlıklı Kız – Kötülere Karşı aynı formülleri uygulayan, ilk filmi beğenen izleyici kitlesini cezbetemeye yönelik bir ürün. Ancak 3D teknolojisine rağmen devam filmleri her zaman daha kötüdür klişesinden kurtulamayan bir yapım. Eğer sadece çocuklara yönelik bir yapısı olsaydı bunu fazla dert etmeye gerek yoktu, ancak Shrekliğe soyunduğu zaman bunun hakkını biraz vermesi bekleniyor.

Kıyamet Gecesi
Vanishing on 7th Street
 

Yönetmen: Brad Anderson

Senaryo: Anthony Jaswinski

Oyuncular: Hayden Christensen, Thandie Newton, John Leguizamo, Taylor Groothuis, Jordan Trovillion, Jacob Latimore

Yapım: 2010, ABD, 91 dk.

İnsan formundaki gölgeler gizlendikleri karanlıklardan çıkarak insanları puf diye kendi boyutlarının bilinmezliğine katıyorlar. Onlara karşı kullanılabilecek tek şeyse ışık. Zaten filmin kahramanları bu toplu saldırı sırasında bir ışık kaynağı civarında bulunan şanslı birkaç kişiden ibaret.

Filmdeki gölgeleri çıkarıp yerine uzaylıları, zombileri, patlayan bir yanardağını vb rahatlıkla koyabilirsiniz. Sonuçta bir yaşamda kalma savaşı seyrediyoruz. Bu tür filmlerde bizi ekrana ilgiyle bağlayan şeyler bellidir. O heyecanı, korkuyu, endişeyi, adrenalini hissetmek isteriz. Bazı filmler bu konvansiyonel sinema anlayışının ötesine geçme becerisi göserebiliyorlar tabii. Yaşanan felaketler medeniyetin, ahlakın, insan ruhunun sınandığı süreçlerdir ne de olsa. Örneğin José Saramago‘nun aynı isimli romanından uyarlanan Körlük (Blindness, Yön: Fernando Meirelles, 2008) esrarengiz bir salgın hastalıkla insanların kör olduğu bir dünyada toplumsal ve ahlaki yapının nasıl da kolaylıkla çözülebildiğini göstermeyi amaçlıyordu. Kıyamet Gecesi‘nde ise bunlardan eser yok. Thandie Newton‘ın canlandırdığı karakterin katolik olması filme dini bir referans göstermek için yeterli değil. Hele ki Öldüren Sis (The Mist, Yön: Frank Darabont, 2007) filmindeki gibi bir din, daha doğrusu dini histeri eleştirisi gibi incelikler aramak mümkün değil.

Filmin tek yaptığı şey, kendince orijinal bir mistik felaket yaratıp sağ kalmak için birbirlerine tutunan bir grup insanın verdiği savaşı aktarmak. İnsanlığın binlerce yıl önce kullanmayı öğrendiği ateşi ancak filmin sonlarına doğru hatırlayan, film boyunca pil ve jeneratör peşinde koşan karakterlerin teknoloji bağımlısı modern çağ insanının aptallığına bir eleştiri olduğunu düşünmek de fazlasıyla iyimser bir çaba.

Makinist (The Machinist, 2004) ile atmosfer yaratma ve öyküleme becerisini takdir ettiğimiz Brad Anderson‘ın böyle lüzumsuz ve vasat bir filmle karşımıza çıkması üzücü.

[ Deniz Akhan ]

Senna

Yönetmen: Asif Kapadia

Senaryo: Manish Pandey

Karakterler: Ayrton Senna, Alain Prost, Frank Williams

Yapım: 2010, İngiltere / Fransa / ABD, 104 dk.

Ölümünü 300 milyon insanın canlı olarak seyrettiği kaç kişi vardır? Ayrton Senna’nın ölümü sadece Formula 1 dünyasında değil, Brezilya topraklarında da bir deprem yarattı. O hazin kazadan sonra Formula 1 güvenlik konusunu gündeminin başına çekti ve pek çoklarına göre yarışların heyecanını öldürme pahasına yeni kurallar getirdi. Araba yarışlarını kazaları görmek için seyreden, Nascar ve Indy Racing dururken Formula 1’e yüz vermeyen Amerikalılar geçişlerin çok az olduğu, otomobillerin tesbih gibi art arda pistte turladığı bu turnuvayı anlamsız buluyorlar elbette. Ancak Formula 1, Dünya Kupası’ndan sonra (kümülatif olarak) en çok seyredilen spor olmayı sürdürüyor. İstanbul Park’ta yarış heyecanının yaşanacağı günde Senna’yı anlatan bir belgeselin gösterime sokulması manidar ve yerinde bir seçim.

Senna sadece büyük bir pilot değildi. Yarışmanın felsefesine inanan, ülkesindeki yoksulları gözeten bir rol modeldi. Oysa otomobil yarışmaları, otomotiv endüstrisinin kendisini göstermek, daha çok satış yapmak için başlattığı bir sahne. Futbol gibi sonradan değil, daha doğumunda kapitalizme esir olmuş bir spor. Otomobil yarışlarında her zaman bahsi geçen makine-insan işbirliği konusu ve insanın ne kadar etkin olduğu sorusu ağızlara sakız olmuş ve çoğu zaman anlamsız bir bahis. Asıl makine otomobil değil, o yarışı yaratan endüstri. Otomobil denen küçük makineye zaten hükmetmeyi başaran Senna, asıl o büyük makineye serzenişte bulunduğu için büyük bir pilot oldu. Son büyük star olan Schumacher ise o makinede ruhunu sadece hırsıyla doyurdu.

Belgesel çok derinlere nüfuz edebilecek potansiyelini tam olarak kullanamasa da bu büyük sporcuyu hatırlatmak, tanıtmak, düşündürmek gibi işlevleri akıcı bir biçimde yerine getirmeyi başarıyor.

Suçlu Kim?
Henry’s Crime
 

Yönetmen: Malcolm Venville

Senaryo: Sacha Gervasi, David N. White

Oyuncular: Keanu Reeves, Judy Greer, Fisher Stevens, Danny Hoch, James Caan, Vera Farmiga

Yapım: 2010, ABD, 108 dk.

Matrix‘in gölgesinden hiçbir zaman sıyrılamayacak gibi görünen Keanu Reeves, Suçlu Kim? filmiyle ilk kez yapımcılığa soyunuyor.

Hayatın akışına kendini salan Henry (Keanu Reeves) tesadüfen dahil olduğu bir soygun yüzünden hapse atılır. Burada karşılaştığı kıdemli suçlu Max Saltzman (James Caan) ile tanışan Henry, dışarı çıktığında aynı bankayı bu sefer gerçekten soymaya karar verir.

Büyük dertleri olmayan bir suç komedisi olan Suçlu Kim? vaat ettiklerini gayet yerine getiren bir film. Genelde düşük bütçeli filmler vasatlıklarını tanınmış oyunculara yer vererek gizlemek isterler, ama bu filmde seyirci pek hayal kırıklığına uğramıyor ve keyifli bir 108 dakika geçiriyor.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAPLA