Bu Hafta Vizyona Giren Filmler (6 Temmuz 2012)

Havalar çok sıcak! Tam sinemaya gitme zamanı! Bu hafta vizyona yedi yeni film giriyor. Her telden seyirci için seçenek var diyebiliriz rahatlıkla: Haftanın başı çeken yapımı kuşkusuz İnanılmaz Örümcek Adam. 3D’le cilalanmış bu yeni macera süper kahramanseverlerin ilgisini çekecektir eminiz. Ata Demirer’in son komedisi Berlin Kaplanı, gişede istenileni vermişti aslında. Ama yaz kampanyası çerçevesine o da bir kez daha izleyiciyle buluşuyor bugün itibariyle. Aşk Sanatı ve Bu Dans Senin romantik çiftler için iyi bir seçenek oluştururken; uzun zaman filmsiz kalan bilim-kurgu takipçileri için Kıyamet Kitabı biçilmiş kaftan gibi görünüyor. 2011 Cannes Film Festivali’nde dikkat çeken Peki Şimdi Nereye?’de Ortadoğu’daki ateşe kamerasını çeviren kadın yönetmen Nadine Labaki, Lübnan’daki bir köyden yola çıkarak barış masalı dokumaya girişiyor kendince. Son filmimiz ise, wuxia’nın erbabı Hark Tsui’nin elinden çıkma Dedektif Dee: Gizemli Alev. Herkese iyi seyirler…

İnanılmaz Örümcek Adam

[The Amazing Spider-Man (3D)]

[xrr rating=3.5/5]

Yönetmen: Marc Webb

Senaryo: Stan Lee, James Vanderbil

Oyuncular: Emma Stone, Stan Lee, Andrew Garfield

Yapım: 2012 / ABD

Böyle olacağı belliydi! Christopher Nolan, beyazperdede ölmüş bitmiş Batman efsanesini yeniden yazmaya soyununca biraz huysuzlanmıştık. Bugün itibarıyla da beklenen oldu. İnanılmaz Örümcek Adam (The Amazing Spider Man) gösteriyor ki; bu iş, yeniden yazmaktan çıkıp, aynı hikâyeyi allayıp pullayıp seyirciye sunmaya döndü.

Malum, ‘remake’lere (yeniden çevirim) alıştık artık. Fakat ‘reboot’ (yeniden yükleme/kurma) olarak adlandırılan bu yeni eğilimde, vaktiyle seri halinde anlatılmış bir hikâye silbaştan yazılıp çekiliyor. En azından, öyle olması gerekiyor! 2005’te Batman Başlıyor ile çıktığı yolda Christopher Nolan bunu eşine az rastlanır bir başarıyla yaptı. Ay sonu gösterime girecek Kara Şövalye Yükseliyor ile hesabı kapatacak. Fakat yeni bir kadroyla önümüze gelen Örümcek Adam için aynı başarıdan söz etmek pek mümkün görünmüyor.

İnanılmaz Örümcek Adam, makarayı başa sarıyor ve seyirciyi çekingen öğrenci Peter Parker’ın Örümcek Adam’a dönüşme sürecine götürüyor. Temel olarak hikâye aynı: Amcasının evinde kalan genç Peter Parker, deney laboratuvarında bir örümcek tarafından ısırılır ve örümcek adam olur. Filmin ‘yeniliği’, hikâyeyi çeşitlendirmesinde değil; biraz daha kişiselleştirip Örümcek Adam’ı duygusal çizgiye çekmesinde yatıyor. Tabii bunu yenilik olarak değerlendirirseniz.

Yönetmen Marc Webb’in çizgi roman serisinin hayranı olmasının da etkisiyle film, Peter Parker’ın kişisel hayatından daha fazla detayı perdeye yansıtıyor. Film, Peter’ın çocukluğunda, anne-babasının evinde geçirdiği son dakikalarla açılıyor mesela. Ben Amca’nın evine gelmeden önceki hayatına dair ufak dokunuşlar, öykünün temelini oluşturuyor. Hatta Peter’ın Örümcek Adam’a dönüşme süreci olabildiğince varoluşsal sebeplere dayandırılıyor. Onu süper kahraman yapan kaza, babasına ne olduğunu araştırırken başına geliyor. Dolayısıyla örümcek ısırığı, ‘kaza’ değil, bir nevi, babayı/kökleri ararken karşılaşılan kaçınılmaz bir ‘kader’ oluyor.

Batman Başlıyor’daki Batman’in kostüm ve tasarım sürecinin bir benzeri Peter Parker’a uyarlanıyor. Üstelik gelişen teknolojinin nimetlerinden faydalanan Peter, internetin yardımıyla kostümünü de dikiyor, ağlarını da ‘örüyor’! Mary Jane ise henüz ortalarda yok. Sam Raimi’nin üçlemesinin son bölümünde karşımıza çıkan Peter’ın ilk aşkı Gwen Stacy, İnanılmaz Örümcek Adam’ın esas kızı. Kayda değer tek ‘farklılık’, Peter’ın babasının arkadaşı Dr. Connors karakteri. Bir kolu olmayan bilimadamı Dr. Connors, ‘eksikliğini’ bilim yoluyla kapatmaya çalışan orijinal bir karakter. Şimdiye kadar gözardı edilmesi ‘inanılmaz’ gerçekten. Malum, Peter da anne-baba eksikliğini fazlasıyla hissediyor. Dolayısıyla biri maddi, diğeri manevi iki ‘eksik’ karakterin karşı karşıya gelmesi öyküyü genişletecek bir unsur. Fakat senaryo, ikilinin bu özelliklerine fazla yüklenmiyor. Başta yönetmen olmak üzere film ekibinin temel derdi, görsel imkânları sonuna kadar kullanıp daha süslü bir ‘oyuncak’ yapmak.

Ben Amca, Martin Sheen kılığında karşımıza çıksa da, yine aynı. Her zamanki gibi, Amerikan ahlaki değerlerinin yılmaz savunucusu ve Peter’ın hayat felsefesini şekillendiren erdem timsali bir adam. Peter’ın kahramanlığa giden yolunu, bir bakıma Amerikan değerlerinin yükseliş prensiplerini çiziyor Ben Amca. New Yorkluların imdadına yetişmenin yanı sıra, eve ekmek ve yumurta getirmenin, evin erkeği olmanın da Örümcek Adam’ın görevleri arasında olduğu unutulmasın.

İnanılmaz Örümcek Adam, 2002-2007 yılları arası çektiği üçlemesinde Sam Raimi’nin elleriyle büyütüp yetiştirdiği, Mary Jane ile evlenme arefesine getirdiği, hatta bize karanlık yanlarını gösterdiği Örümcek Adam’ın üzerine yeni ve farklı bir şey koyamıyor. Ama Andrew Garfield’ın Peter Parker rolünde, Tobey Maguire kadar iyi olduğunu gösteriyor.

Sonuç olarak, “Yeni ne var?” sorusuna tatmin edici bir cevap veremiyor İnanılmaz Örümcek Adam. Dolayısıyla da ‘inanılmaz’ değil ama bize aynı hikâyeyi daha süslü ve duygusal bir tonda anlatan, görsel yönden başarılı bir yaz seyirliği oluyor.

Ali Koca

***

Berlin Kaplanı

[xrr rating=3/5]

Yönetmen: Hakan Algül

Senaryo: Ata Demirer

Oyuncular: Ata Demirer, Tarık Ünlüoğlu, Necati Bilgiç

Yapım: 2012 / Türkiye-Almanya

 

Berlin’de yaşayan gurbetçi Ayhan Kaplan, başarısız bir boksördür. 40 yaşına gelmesine rağmen bir türlü istediği çıkışı yapamamıştır. Hacı adlı mafyöz bir işadamının sponsorluğunda çıktığı 30 maçın çoğunu kaybetmiş, dolayısıyla finans kaynağına zarar da ettirmiştir. ‘Boş vakitlerinde’ ise gece bodyguardlık gündüz de köpek bakıcılığı yapar. Yıllardır ona emek veren antrenörü Cemal (Rocky’nin Paulie’si gibi) ile birlikte maddi yönden sıkıntılı günler geçirirken, Hacı’dan bir şike teklifi gelir. Teklifi önce reddeden Ayhan, antenörünün ‘hatırına’ şikeyi kabul eder. Fakat maçta işler değişir ve Ayhan ansızın evine gelen eniştesinin peşine takılarak soluğu Türkiye’de alır.

Küfürsüz aile komedisi ifadesinin tam karşılığını bulduğu Berlin Kaplanı, senaryo konusunda sınıfta kalıyor. Hikâyedeki kopukluk, filmin Türkiye’deki sahnelerine kadar gidiyor. Almanya bölümü alakasız parçaların birbirine bağlanmasıyla ortaya çıkmış gibi. En önemli sorun ise hikâyeye Ayhan Kaplan haricinde bir karakterin dâhil olamayışı. Senaryo, diğer karakterlerin üzerine gitmediği için tiplemeler karşımıza çıkıyor. Bu olumsuzluk, oyunculuklara da fazlasıyla yansıyor. Hal böyle olunca Ata Demirer, boksör gurbetçi Ayhan Kaplan karakterindeki başarılı oyunculuğuyla yıldızlaşıyor. Öte yandan, Rocky güzellemesi olarak okunabilecek Berlin Kaplanı, sosyal mesajları da ihmal etmiyor. İstanbul’un tarihi silüetini bile bozan emlak rantçılığı ve çevre ile ilgili dikkat çekici mesajları var filmin.

Ali Koca

***

Bu Dans Senin (Take This Waltz)

[xrr rating=3/5]

Yönetmen: Sarah Polley

Senaryo: Sarah Polley

oyuncular: Michelle Williams, Seth Rogen, Sarah Silverman

Yapım: 2011 / Kanada

 

Leonard Cohen’in söylediği “Take This Waltz” şarkısı İspanyol şair Federico Garcia Lorca’nın “Pequeno vals vienés” şiirinin İngilizce tercümesidir. Cohen’in sevdiği şairlerden olan Lorca’nın bu şiiri şimdilerde Sarah Polley’in ikinci uzun metraj filmiyle de aynı isimde.

Başrollerinde Michelle Williams, Seth Rogen ve Luke Kirby’nin oynadığı Bu Dans Senin (Take This Waltz) Kanada’da normal hayat süren bir genç kadının başından geçenleri ve bunların üzerinden, aşkı, tutkuyu, evliliği, bireyin çevresini fakında olmadan nasıl etkilediğini anlatıyor.

Margot (Michelle Williams) 28 yaşında serbest çalışan bir yazardır. Toronto’da Küçük Portekiz olarak anılan bir bölgede kocası Lou (Seth Rogen) ile birlikte yaşamaktadır. Yaptığı bir gezi sırasında Daniel (Luke Kirby) isimli bir adamla tanışan Margot, dönüş yolunda Daniel’in karşı komşuları olduğunu öğrenir.

Gündüzleri çek-çek ile şehirde insanları dolaştıran Daniel evde olduğu zamanlarda resim çizmektedir. Ancak bunları başkalarına gösterecek cesareti bulamamaktadır. Margot evliliğinde mutlu görünse de giderek Daniel’in çekimine kapılır. 5 yıllık evliliğinde pek sorun yok gibi görünmesine karşın, Lou ile çok konuşamaması ve Daniel’in ona gösterdiği ilgi giderek karşı u daha fazla arzulamasına sebep olur.

Kırılgan bir ruhu olan ve çevresine mutluluk vermeye çalışan Margot bir yanda kocasına olan sevgis ve sadakat ile diğer yanda Daniel’i giderek artan ilgisi arasında kalır.

Bu Dans Senin, Margot üzerinden ilerleyen bir film. Zaten bütün sahnelerde Margot’u görüyoruz. Kocasıyla birlikteyken, mutlu olmaya çalışan, onunla birlikte eğlenen Margot, Daniel ile birlikteyken ondan uzak durmaya çalışmaktadır.

Özellikle ikilinin bir kafede konuştukları ve Daniel’in nasıl sevişmek istediğini anlattığı sahnede Margot’un hislerini, bir tarafının bu yabancıdan uzak durmaya çalışırken, diğer tarafının nasıl onu istediğini görüyoruz.

Sarah Polley, Michelle Williams’ı oldukça iyi yöneterek ondan istediği Margot’u çıkarmış. Ancak bunun dışında filmdeki geçişler ve anlatım genç yönetmenin başarısını gösteriyor. Polley filminin ismini bir müzik parçasından aldığı gibi filmde şarkıları da çok yerinde kullanmış. Komedi filmlerinden tanıdığımız Seth Rogen de, Bu Dans Senin’de tavuk yemekleri üzerine uzamanlaşmış, yemek kitabı yazarı rolünde oldukça iyi. Ancak özellikle filmin sonlarına doğru isterse dramalarda da nasıl başarılı olacağını gösteriyor.

Frank Capra 1946 yılında çektiği Şahane Hayat (It’s a Wonderful Life) filminde bir kişinin farkında olmadan çevresindeki yaşamları nasıl etkilediğini anlatmıştı. Bu Dans Senin’de de aynı durum söz konusu. Margot kendisinin bile farkında olmadığı kimi gerçekleri biraz geç de olsa fark ediyor ve insanların hayatlarındaki etkisini görüyor.

Evlilik, aşk, sadakat gibi konularla bir kadının iki erkek arasında yaşadığı gel gitleri anlatan filmde yönetmen Sarah Polley bir ahlak anlayışı da sunuyor. Filmin başlarında Margot, Daniel ile hiç yakınlaşmıyor, hatta bir sahnede Daniel ona dokununca hemen yanından ayrılıyor. Bu durum ise filmin ilerleyen sahnelerinde kimi yaşanan olayların etkisiyle değişiyor.

Bu Dans Senin son dönemin hoş yapımlarından biri. Ancak künyesinde belirtildiği gibi kesinlikle duygusal bir komedi değil ya da komedi bölümleri eklenmeyi unutulmuş. Ne var ki yine de film izleyenlerde hoş bir at bırakıyor.

 Ali Abaday

***

Dedektif Dee: Gizemli Alev (Di Renjie)

Yönetmen: Hark Tsui

Senaryo: Kuo-fu Chen, Lin Qianyu, Jialu Zhang

Oyuncular: Tony Leung Ka Fai, Chao Deng, Carina Lau

Yapım: 2010 / Çin-Hong Kong / 119 dk.

 

 

***

Aşk Sanatı (The Art of Love)

Yönetmen: Emmanuel Mourent

Senaryo: Emmanuel Mourent

Oyuncular: Gaspard Ulliel, Julie Depardieu, Frédérique Bel

Yapım: 2011 / Fransa

 

 

***

Kıyamet Kitabı (Doomsday Book)

Yönetmen: Kim Ji-woon

Senaryo: Kim Ji-woon

Oyuncular: Kim Kang-woo, Seung-beom Ryu, Song Sae-byuk

Yapım: 2012 / G.Kore

 

 

***

Peki Şimdi Nereye?

Yönetmen: Nadine Labaki

Senaryo: Nadine Labaki, Sam Mounier…

Oyuncular: Claude Baz Moussawbaa, Leyla Hakim, Nadine Labaki

Yapım: 2010 / Fra-Mısır-Lübnan-Ita / 110 dk.