Bu Hafta Vizyona Giren Filmler (8 Ekim 2010)

Filmekimi‘ne de yağmur yaraşırdı zaten. Her ne kadar programındaki pek çok film yakın zamanda ticari vizyona girecek olsa da sikâyetçi değiliz, en azından hafta içi seanslarında öğrenci dostu olmaya devam ediyorlar. Diğer taraftan, bu haftanın vizyon hasadı çok kötüden çok iyiye, geniş bir skalada yer alan 6 filmden oluşuyor. 2 metreye 1 metrelik bir tabutta geçen Toprak Altında ise bana göre haftanın en iyi filmi.

Aşkın İkinci Yarısı

Yönetmen: Mehmet Aslantuğ

Senaryo: Mehmet Aslantuğ

Oyuncular: Mehmet Aslantuğ , Arzum Onan

Yapım: 2010, Türkiye

Türk sinemasının kendi karakterini verebildiği iki türden biri komedi ise diğeri de melodramdır. “Size baba diyebilir miyim amca?”lardan tutun da “Kör oldum, göremiyorum!”lara kadar, bugün alaya aldığımız o bütün kalıplarına rağmen, ortak bilinçaltımızı besleyen ana damarlardan biridir. Yılmaz Güney‘in yarattığı o güçlü sarsıntı bile melodramın geçerliliğini ortadan kaldıramadı, bugün özellikle TV dizilerinde sapasağlam yaşıyor. Nuri Bilge Ceylan gibi bambaşka bir sinemanın yönetmeni bile, bu melodram kalıplarını kendi dünyasının iskeletinde kullanabiliyor -tıpkı Avrupa sanatçılarının Yunan mitolojisini her dönem yeniden yorumlamaları gibi.

Mehmet Aslantuğ‘un filminin konusunu okuduğumda tipik bir melodram olduğunu anlamıştım, ama en azından modernize edilmiş bir tekrar olmasını umuyordum. Karşılaştığım “şey” ise görüntü yönetmenliği haricinde tamamen dökülüyor, naftalin kokulu eski Yeşilçam filmlerinin seyir zevkine dahi ulaşamıyordu.

Karısını açıklamadığı bir nedenle terk eden ve kendini alkole veren adam rolündeki Mehmet Aslantuğ gördüğüm en ayık alkolik. Ses tonu, vurguları, jest ve mimikleriyle bir Shakespeare oyunu seyrettiğimizi hissettiriyor. Canlandırdığı karakter ne kadar düşmüş olursa olsun, her daim karizmatik! Üst ses olarak söylediği şiirimsi metinler için “Ben sana gülüm demem, gülüm; gülün ömrü az olur”dan bir adım öteye geçememiş diyeyim, siz anlayın.

Arzum Onan‘ın canlandırdığı karakter ABD’ye giderken kızını, kendisini terk eden kocasına bırakıyor. Neden? Çünkü kızını yanına aldırmadan önce düzenini kurmak istiyor. Gittiğinde bir bakıyoruz ki prensesler gibi karşılanıyor. Kafe sahibi arkadaşı “Sen birkaç ay çalışma, ben sana bakarım,” diyecek ve gayet konforlu ve nezih evinin kapılarını ardına kadar açacak kadar cömert bir insan. Daha insani koşullarda yaşamak hayaliyle şambrellerle denizleri aşıp ABD’ye kaçan Kübalıları düşününce Arzu kızımızın ne düzeninden bahsettiğini anlamak mümkün değil tabii. “Kızını neden yanında getirmedin?” sorularıyla filmin içinde de vurgulanan bu absürdlük, “Kızım ve babası birbirlerini tanısın istedim, bu yüzden bir bahaneyle babasına kakaladım,” diyerek kolayca çözülebilirdi oysa.

Filmdeki Hrant Dink, Ermeni meselesi gibi detaylara hiç girmeyeyim, çünkü öylesine baştan savruk ve yüzeysel ki, filmin aciz söylemini kaale almak hayatın gerçeklerine saygısızlık olur.

Mehmet Aslantuğ‘un ağzında geveleyip durduğu bu sakız ne tatlı ne de eğlenceli. Acı bile değil tadı -sonuçta acı da bir baharat, lezzet verir.

Satılık Ruh 3D
My Soul to Take

Yönetmen: Wes Craven

Senaryo: Wes Craven

Oyuncular: Max Thieriot, Denzel Whitaker, Zena Grey, Frank Grillo, Emily Meade, Nick Lashaway

Yapım: 2010, ABD

Çok kişilikli olduğu düşünülen bir adam, seri cinayetlerin ardından hamile karısını katleder ve zorlu bir uğraştan sonra yakalanır. Yaralı bir şekilde ambulansla taşınırken sorun çıkarmaya devam eder ve aracın havaya uçmasına sebep olur. Kimileri o kazadan sağ kurtulduğuna, kimileri de çok kişilikli değil “çok ruhlu” olduğuna, öldüğünde bu ruhların o gün doğan bebeklerin bedenlerine girdiğine inanmaktadır.

Bu konuya bakınca ve Wes Craven‘ın kültleşmiş statüsünü düşününce en azından seyirlik bir slasher bekliyor insan. Filmi seyretmeye başladığımda biraz afalladım, çünkü hikâye akışında, karakter ve diyaloglarda bir gariplik vardı. İlk başta bunun neredeyse Coen-vari bir parodi olmasından şüphelendim. Acaba yönetmen Scream filminde olduğu gibi türün kendi kalıplarını didikleyen yeni bir yapı mı kuruyordu? Ama film devam ettikçe anladım ki bu düşünce sadece benim iyi niyetimden kaynaklanıyormuş, o gariplik dediğim şey senaryonun anlatımdaki beceriksizliğinden ve sığlığından doğan garabetliklermiş. Sonuç: Ne korkutucu ne de eğlendirici olmayı becerebilen bir vakit ziyanı.

Her şeye rağmen filmi en azından korku türünün fanatiklerine tavsiye etmek isterdim, ama 3D özelliği bunu engelliyor. Çünkü filmde 3D yok! Film boyunca üzerimize sıçrayan kan damlaları gibi 3D’nin bilindik numaralarını bekledim. Bırakın bunu, normal derinlik duygusunu bile hissetmeyince gözlüğü çıkardım ve filmin çoğunluğunu çıplak gözle seyrettim. TV’de biraz karıncalı bir yayın izler gibiydim. Hal böyle olunca, zaten vasat bile olamayan bir filme iki bilet parası harcamaya ne gerek var?

Filmin Türkçe ismini verenlere not: Satılık Ruh mu? Dalga mı geçiyorsunuz?

Sevgili Hedefim
Wild Target

Yönetmen: Jonathan Lynn

Senaryo: Lucinda Coxon , Pierre Salvadori

Oyuncular: Bill Nighy, Emily Blunt, Rupert Grint, Rupert Everett, Dame Eileen Atkins

Yapım: 2010, İngiltere / Fransa , 98 dk.

Aile geleneğinin devamı olarak suikast sanatının zirvesindeki Victor Maynard (Bill Nighy), mirasını devam ettirecek bir çocuk sahibi olmadığı için annesinin serzenişlerine muhatap olduğu sıralarda, sahte resim dolandırıcılığı yapan güzel ve serseri ruhlu Rose (Emily Blunt)’u öldürme görevini alır. Bütün gün süren takibin ardından Rose’a karşı garip bir çekim hisseden Victor, kızı öldüremediği gibi, kendisinin yerine işi bitirmeye gelen adamları, tesadüfen olaya müdahil olan evsiz genç Tony (Rupert Grint)’in yardımıyla etkisiz hale getirir. Av iken avcı olan Victor, Rose ve Tony ile birlikte kaçmak ve gizlenmek zorundadır.

1993 tarihli Cible émouvante isimli Fransız filminin yeniden çevrimi olan Sevgili Hedefim, özellikle başrol oyuncularının cazibesinden yararlanan, soğukkanlı İngiliz mizahının modern bir örneği. Seçkin ve centilmen bir suikastçi rolündeki usta oyuncu Bill Nighy her zaman olduğu gibi gayet başarılı. Günışığı Temizleme Şirketi (Sunshine Cleaning, 2009) ile bağrımıza bastığımız, beyazperdenin taze çiçeği Emily Blunt ise bağımsız, deli dolu, ne yapacağı kestirilemez Rose karakterine çok yakışmış. Rupert Grint ise Harry Potter serisindeki Çiko-luğuna devam ediyor ve yabancı sinemanın Halit Akçatepe‘si imajını güçlendiriyor.

Eğer gülmek için Amerikan tarzı curcunalı ve hareketli komedileri tercih ediyorsanız Sevgili Hedefim sizi pek cezbetmeyebilir, ama (sonuçta bir kaçma-kovalamaca filmi olsa dahi) daha sakin ve gösterişsiz örneklerden tat alabiliyorsanız bu hafta sonunun en keyifli seçeneği.

Toprak Altında
Buried

Yönetmen: Rodrigo Cortés

Senaryo: Chris Sparling

Oyuncu: Ryan Reynolds

Yapım: 2010, İspanya , 95 dk.

Irak’ta sözleşmeli işçilik yapan Paul Conroy, Iraklı direnişçilerin pususuna düşer ve yaralanır. Kendine geldiğinde bir tabutun içindedir. Yanına çakmak, cep telefonu, el feneri ve bıçak gibi aletler konulmuştur. Onu kaçıranlar eğer fidye alamazlarsa onu toprağın altında bırakacaklarını söylerler.

Bunun sadece bir başlangıç olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz, çünkü Toprak Altında sıradan bir gerilim/suç filmi değil. Filmin ilk yarısı, yönetmen Rodrigo Cortés‘in ustalığı sayesinde, karakterin psiklojisini seyirciye yansıtma başarısını gösteriyor. Sinema tarihinin en kısıtlı mekanlarından birinde yoğun bir bunaltı hissi yaşıyorsunuz, ama iyi anlamda. Filmin ikinci yarısında ise senarist Chris Sparling‘in metni daha da kıvam kazanıyor ve siyasetin kirli yapısını, kapitalizmin maskeler ardına saklanmış çirkinliğini bir kez daha görüyorsunuz.

Özgün konusunun hakkını başarıyla teslim eden Toprak Altında, sadece bu haftanın değil, senenin en iyi filmlerinden biri.

Ye Dua Et Sev
Eat Pray Love

Yönetmen: Ryan Murphy

Senaryo: Ryan Murphy, Jennifer Salt, Elizabeth Gilbert (Kitap)

Oyuncular: Julia Roberts, James Franco, Javier Bardem, Billy Crudup, Richard Jenkins

Yapım: 2010, ABD

Son dönemin yeni balonu olan Ye Dua Et Sev kitabı kısa süre sonra sinemaya uyarlandı. Evliliğinden bunalan Elizabeth’in mutluluk arayışı şeklinde özetleyebileceğimiz konu sizde belli bir sempati yaratabilir, ama işin aslı hiç de öyle değil.

Sıradan evliliğini sıradan biçimde tüketen ve bu yüzden boşanan Elizabeth ruhsal bütünlüğünü kaybetmeden mutlu olmak istiyor. Bunun için önce Roma’ya gidiyor ki doyasıya yiyip içerek içindeki haz canavarını doyursun. Sonra Hindistan’a gidiyor ki ruhunun burnu sürtsün de biraz efendi olsun. En son Bali’ye gidiyor ki bu iki uç arasında denge bulsun. Üstüne üstlük bir de istiyor ki kendisinden feyz alalım, biz de dengeli ve mutlu bir güruh olalım. O zaman ne duruyoruz? Atlayalım uçağa; gezelim, yiyelim, içelim, dua edelim, ama lütfen sevmeyi de unutmayalım!

30 yaş üstü bunalımlı kadınlar ve 30 yaşından sonra bunalıma gireceğinden korkan kadınlar önemli bir pazar kitlesi. Erkek egemen dünyanın baskılarından sıyrılmış ya da bu baskıdan etkilenmeyen hanımlarımız, erkekler kadar gözü dönmüş olmasalar da hazların sürekliliğine inanmak istiyorlar. İnsanlar zaten genel olarak dünyaya mutlu olmaya geldiğimiz yalanına inanmaya meyilli. Bunun için bir şeylerin eksik olduğunu düşünüyorlar, ama çevrelerine baktıklarında bütün ümitleri tükeniyor. Birilerinden sadece bakış açılarını değiştirmeleri gerektiğini duyduklarında çok seviniyorlar, çünkü insanın kendisini değiştirmesi çok zor, ama dünyayı değiştirmekten çok daha kolay!

68 kuşağının Hindistan akını ve Budizm sevdası konformizme karşı tepkiden doğmuştu. O kuşak en azından dünyanın faniliğine horgörüyle bakıyor, sadece kendilerini değil, bütün insanlığı kurtarmak için çeşitli sıkıntılara katlanıyorlardı. Bizim Elizabeth ise bu dünyadan olabildiğince sıyrılmayı amaçlayan ruhaniliği, IKEA’dan alınmış bir sehpa gibi, oturma odasının en uygun yerine yerleştirmeye çalışıyor.

Filme kadar kitap hakkında bilgi sahibi olmadığım için, başlardaki Kamboçyalı mülteci hikâyesinden ve filmdeki mizahın işlerliliğinden dolayı sıkıntısız bir seyir ummaya başlamıştım. Ama pazarlanan felsefenin çarpıklığı giderek ayyuka çıkarken gittikçe geciken final beni oldukça bunalttı. Kitabın hayli fanatiğinin olduğunu biliyorum, zaten bu film de onlardan yeterince ekmek yiyeceğini biliyor. Bu durumda bana pek bir söz kalmıyor.

Şantaj
Stone

Yönetmen: John Curran

Senaryo: Angus Maclachlan

Oyuncular: Robert De Niro, Edward Norton, Milla Jovovich, Frances Conroy

Yapım: 2010, ABD

Şartlı tahliye memuru Jack Mabry (Robert De Niro) emekli olmak üzeredir. Büyükanne ve büyükbabasının cinayetini yangınla örtbas etmeye çalışan Gerald “Stone” Creeson (Edward Norton) onun son dosyası olacaktır. Hapisten kurtulmayı kafasına koyan Stone, seksi ve güzel karısını (Milla Jovovich) bir baştan çıkarma aracı olarak kullanmaktan çekinmez. Jack bu tuzağa uzun süre karşı koyamaz.

Filmin kadrosuna ve konusuna bakınca sıkı bir thriller bekliyordum. Ancak fonda sürekli vurgulanan Hıristiyan ahlakı ve günahın doğası ile ilgili söylemleri, karakter gelişimlerinin giriftliği ile bambaşka bir film buldum karşımda. Şeklen Tanrıya bağlı bir biçimde yaşayan Jack ile günahın içinde boğulmuş Stone karakteri arasındaki çatışma bilindik gibi görünüyor, ama ilişkilerinin yönü, bulundukları konum zamanla değişiyor. Bu düellonun bir kazananı olduğunu söylemek güç ve ilk anda anlama kavuşmaktan uzak. Ancak bu haliyle seyircinin düşünce dünyasını kaşındıran, seyirciye büyük bir rol veren bir yapıya da kavuşuyor. Cevaplar vermekten ziyade soru sordurmayı tercih eden anlatım nedeniyle finalde bir katharsis beklemeyin. Finaldeki boşluk duygusu sizin tarafınızdan doldurulmayı bekliyor.

[poll id=”118″]