Kerem Akça 

İşine karşı beslediği aidiyet duygusuna, yaşam disiplinine ve adalet duygusuna her daim gıpta ettiğim meslektaşım Ali Ulvi Uyanık‘la, SİYAD‘ın en genç üyelerinden biri olan Kerem Akça‘yı daha iyi tanımamız gerektiği konusunda mutabık kalınca işte bu söyleşi çıktı ortaya. Kerem farklılığını bize gönderdiği ve daha dün yayınladığımız Top Ten listesinde bile göstermişti. Şimdi sözü ve meydanı iki meslektaşıma bırakıyorum. Ali Ulvi Uyanık sordu, Kerem Akça yanıtladı…

ali uyvi uyanıkAli Ulvi Uyanık

Sinemayla her anlamda bu denli sağlam ilgilenen, benden sonraki kuşaktan bir yazarı ilk kez tanıyorum (o da, ben de akrep burcu!). Henüz yirmi altıncı yaşını sürüyor; ancak bir sinema yazarı olabilmek için en önemli koşul olan ‘olgunlaşma ve deneyim kazanma’ noktasına doğru hızlı yol alıyor (tabii ki ölene kadar devam edecek bir süreç bu ama bir optimum noktası var ki, kastettiğim o). Bu adam, her filmi, ön yargılama yapmadan son karesine kadar dikkatle sinema salonunda izler, korsanla hiç ilgisi olmamıştır… Festivallerdeki en yüksek performansa sahiptir; yorulmaz, sıkılmaz, şikâyet etmez. 5 ayrı yayında yazmasının yanı sıra, SİYAD sitesini sevgili Murat Özer’le birlikte en hızlı biçimde güncelleyip yönetmektedir. Genç kuşak yazarların örnek alması gereken nitelikte, zaman zaman başka bir gezegenden olduğunu ciddi biçimde düşündüğüm ve bir daha kolay kolay rastlayacağımı zannetmediğim bir ‘nevi şahsına münhasır’ sinema yazarı. Onun yazılarını takip eden kazançlı çıkar. Beni ve bazılarını çoğu konuda geçmiş Kerem Akça’ya sorular yöneltmem kaçınılmazdı tabii.

Kerem Akça

Genç yazarların zorluğu, kuşkusuz tarihin en iyi örneklerini izleme gerekliliği. Bir genç sinema yazarı olarak 114 yıllık sinema tarihindeki arayı kapatmak için çok film izlemen gerekiyor. Bunun için plan ve uygulaman nasıl işliyor? Örneğin sessiz sinemaya girebildin mi?

Caligari

Öncelikle sinema tarihinde önem arz eden filmleri izlemeye çalıştım. Sanırım onlardan da izlemediğim kalmadı. Caligari ve Metropolis’ten 90’lardaki Barton Fink’e kadar sayısı saymakla bitmez. Tabii bu süreçte önemli yönetmenlerin aşağı yukarı bütün filmlerini de izledim. Bunun ardından ise ülkemizde vizyona girmeyen filmleri bir şekilde takip etmeye çalışırken, bir taraftan da sinema tarihinin çok bilinmeyen isimlerinin filmlerini izlemeye çalışıyorum. Tabii öncelik Çek, Macar, Sırp, Meksika gibi çok bilinmeyen ülke sinemalarından çıkan yönetmenler. Çünkü Amerikan klasiklerine daha çabuk ve rahat ulaşabilme şansı var. Onları da tabii elimin altında tutuyorum. İzlemek istediğim gün gelecek diye! Yani 1920’ler veya 1980’lar fark etmiyor. Belli bir sıram yok.

Biliyorum ki filmlere bakışın ne olursa olsun sinema kavramına yaklaşımın çok saygılı. Bu saygının kökeninde ne / neler etken?
Bir sinema filmine saygı duymak lazım öncelikle. Yoksa neyi nasıl ve neden yaptığını çözme şansınız yok. Bu sebeple de filmlerden yarısında çıkan izleyiciyi anlayamıyorum. İlk karesinden son karesine kadar incelemek, analiz etmek gerekiyor bir filmi. Yoksa neyi neden yaptığını çözemeyebilirsiniz. Saygının temelinde de bu yatıyor sanırım.

Toronto Film Festivali’nin daimi izleyicisisin. Bu tesadüfi mü başladı yoksa o festivale özgü nedenler mi var? Toronto’yu neden bu denli seviyorsun?

Cannes, Berlin ve Venedik, aslında dünyanın en büyük festivalleri olarak görülüyorlar. Ancak özellikle Cannes’da sinefil bir sinema yazarının yeri yok. Festival kapsamında 1000 film gösteriliyor ancak bunların 900 tanesi sadece market gösterimlerinde. Onlara girmek için de basının önceliği yok. Cannes Film Festivali, bu sebeple ilk kez gösterilen 20 yarışma filmi dışında dünya sineması açısından bir önem arz etmiyor. Tabii arada sırada ‘Quinzaine des Realisateurs’ ve ‘La Semaine de la Critique’ bölümlerinden ilginç filmler çıktığını da itiraf etmeliyim.

Toronto Film Festivali

Toronto ise Cannes ve Berlin’den önemli filmleri toplamasının yanı sıra dünya prömiyerlerini de önemli ölçüde yapıyor. Venedik’le paralel olarak düzenlediği dünya galalarının yanında özellikle de Amerikan bağımsızlarının ilk gösterimlerini içermesi önemli benim için. Programında 400 civarı film oluyor. Bu da bir sinefil sinema yazarının 10 günde 60 civarı film izlemesine olanak tanıyor. Cannes’da öyle bir şans yok. Sadece ‘görkem’ ve ‘ihtişam’ odaklı bir festival. Toronto’da o yıl dünya sinemasının ‘kayda değer örnekleri’ni izleme şansına erişilebiliyor. Seçim komiteleri öyle işliyor.

PALERMO’DA YÜZLEŞME

Örneğin “Palermo’da Yüzleşme” Wim Wenders olmasına karşın, ‘kötü’ bir film. Bu sebeple onu programa dahil etmemeleri, kalitelerini ortaya koyuyor. Tabii Cannes’daki kırmızı halı ihtişamının sadece medyatik olma amacı güttüğünü de belirteyim. Toronto’ya neredeyse her film için yönetmen ve önemli oyuncular geliyor. Hem etkinliğe saygı duydukları hem de yakın oldukları için. Bu sebeple de Cannes’da 20 yarışma filmiyle sınırlı bu durum 300 filme çıkıyor. Bunların arasında da çok görülesi isimler oluyor. Charlize Theron’dan François Ozon’a, Tsai Ming-Liang’dan Paz Vega’ya, Benicio Del Toro’dan Hou Hsiao-Hsien’e uzanan geniş bir skala var. Ancak maalesef festivalin Türkiye’de Cannes gibi ismi olmadığı için bu kişilerin daha rahat ulaşılabilirliğinden kimsenin haberi yok.

Sinemayı bu denli yaşama nüfuz ettirmek sağlıklı mı sence? Bu işi yapmak dışında, sinema benliğini nasıl etkiliyor(Örneğin ben hiç ruh hekimine gitmedim, ihtiyacım olduğu dönemlerde sinema tedavi etti beni)?

Örneğin bir film için çok uzun süre merakla beklediysem (bu, bir klasik de olabilir) ve beklediğimi bulamadıysam, üzülebiliyorum. Veya vizyondaki filmlerden önemli birini kaçırınca da üzülebiliyorum. Ancak bu üzüntü çok da psikolojik zarar vermiyor. Sadece festival zamanları veriyor. Ki İstanbul Film Festivali’nde 75-95, Toronto Film Festivali’nde 50-65 arası film izliyorum. Günde 6-7 film, hatta bazen 8 film izlediğim için festival sonraları 3-4 gün yatağa düştüğüm oluyor. Ama buna üzülmüyorum elbette. Aksine seviniyorum. İçimden ‘değer’ diyorum. İlerisi için de (belki 10 sene sonra) aynı tempoyla yine pes etmeden gidip gidemeyeceğimi düşünüp üzülüyorum sadece. Psikolojik ve kişisel olarak ise örneğin bir filmde gördüğüm bir şeyden ömür boyu etkilenmek gibi bir şey olmaz bende. Sadece bugün niye az film izledim diye bir suçluluk duygusu olabilir!

Taptığın ama gerçekten taptığın yönetmenler ve doğaldır ki onların filmleri vardır. İstediğin sayıda sıralar mısın?

Jean-Luc Godard

Yönetmenlerden, Jean-Luc Godard, David Lynch, Stanley Kubrick, Alejandro Jodorowsky, Seijun Suzuki, Michelangelo Antonioni, Kenji Mizoguchi, John Cassavetes, Alain Robbe-Grillet, Brian de Palma, Peter Greenaway, Dario Argento, Darren Aronofsky ve daha nicesi….

Filmlerden de sırasız olarak;

ZardozZardoz, Branded to kill (1967), Tulse Luper Suitcases Üçlemesi, Otomatik Portakal, L’Eclisse, La Dolce Vita, Daisies (1966), 5’den 7’ye Cléo (1960), Mulholland Dr., My Life to Live (Vivre Sa Vie), M, Serseri Aşıklar, Moulin Rouge, Holy Mountain, El Topo, Westworld, Halloween, The Wizard of Oz (1938), Vertigo,

2001: Bir Uzay Macerası2001: Bir Uzay Macerası, Au Hasard Balthazar, Come Drink With me (1966), Once Upon a Time in the West, Cennet ve Sonrası (L’Eden et Apres) (1970), Two-Lane Blacktop, Tommy, All That Jazz, The Servant, Halloween, Tin Drum, Body Double, Sitcom, Natural Born Killers, Run Lola Run, Kill Bill, Belleville’de Randevu, The Boys from Brazil, The Graduate, Edward Scissorhands, Nostalghia, The Killer (1989),

Tombs of the Blind DeadTombs of the Blind Dead, Texas Chainsaw Massacre, Halloween, Peeping Tom, High Tension (Haute Tension) (2003), Royal Tenenbaums, Donnie Darko, American Beauty, Memento, Un Homme et Une Femme (1966), Lost in Translation, Sin City, The Fountain, Twilight, I’m Not There, Parallax View, Fahrenheit 451, Rope, Little Ceasar. Saymakla bitmez…

Türk Sineması’ndan gerçek anlamda memnun musun? Bu sinemanın, senin izlemeyi arzu ettiğin ‘o filmi’ çekebileceğine dair umudun var mı?

Aslında değilim. Zira o kadar trajik bir durum var ki, Türk sineması tarihindeki ‘önemsenen’ filmlerin de çoğunluğunu izlememe karşın, tam not verdiğim (yani başyapıt olduğunu düşündüğüm) sadece dört film var. Bu da zaten Türk sinemasının durumunu ortaya koyuyor. Ancak 2008 yılı oldukça karlı geçti. Zira ‘o film’ de çıktı. Hayat Var, bence Türkiye’de çekilmesi gereken evrensel bir başyapıt. Onun açtığı yoldan gidilmesi gerektiği kanısındayım. Bunu da Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz gibi yönetmen sineması temsilcileri değil de, Derviş Zaim ve Reha Erdem gibi ‘yenilikçi denemeler yapan isimler’ sağlayacaktır. Böyle yönetmenlerin üremesi ülke sineması için çok önemli. Çünkü şu sıralar daha çok dünya sinemasındaki çeşitli eğilimleri taklit ederek yürüyor her şey.

Hayat var

Türk sinemasının beklenen düzeye gelmesi için kendi benliğini bilmesi gerekiyor. Dünya sinemasında uygulanan yönetmenlik, sinema dili gibi konuları elbette takip etmek önemli. Bu, evrensel bir açılım sağlayacaktır. Ancak Türk sinemasının benliğini oluşturmak için temelimizde yatan hat sanatı, minyatür sanatı gibi sanat dallarını ve kültürel yaşayış tarzlarını sinemasal bir zemine oturtmak gerekiyor. Böylece bir kimlik oluşacaktır ve başarı gelecektir. Şu anda Türk sinemasının kimliğini oluşturma derdinde değil kimse. İzlediği ve sevdiği filmlerden esinlenerek kendi kişisel filmini çekmeyi amaçlıyor. Bu da ‘kopyalanmış’ filmler getiriyor. Yani bir bakıma ‘kes-yapıştır’ jenerasyonu diyebiliriz. Sorun da burada zaten. Türk kültürüne nasıl uyarlanacak diye düşünmüyor kimse. Aksine bütün ülke sinemaları çıkış yaptığı dönemlerde belli bir sinema anlayışını arkasına alırlar. Kusturica çıktığında Balkanlardan neler izleyebileceğimizi, Dusan Makavejev çıktığında Sırp filmlerinin nasıl olduğunu anlayabiliyoruz, veya en basitinden Fransız sinemasının bile belli bir ‘sanat filmi’ geleneği var. Böyle giderse tek tük başarılarla kalırız.

Nuri Bilge Ceylan

Kurumsallaşmamız ve ‘sinema ülkesi’ olmamız zor. Zaten şu an sadece Nuri Bilge Ceylan, Cannes, Berlin ve Venedik’te sürekli aday olacak diye bakılan bir isim. Dünyada da böyle yürüyor zaten. Tabii sinemamızın bu durumda olmasının sebebi de dünya sinemasında defalarca kez izlediğimiz formüllerde veya konularda filmlerin Türkiye’de zaaflı bir şekilde çekilince çok beğenilmesi ve ödüllere uzanması. Bu da Türk sinemasına zarar veriyor. Özellikle her yıl böyle bir örnek çıkıyor kesin. Ama bunların adlarını zikretmek istemiyorum. Bu durum, Türk yönetmenlerin ya yaptıklarının üstünde bir şeyler becerdiklerini düşünüp evrensel alana açılamamasını, ya da ilk filmini çektikten sonra ‘erdim’ gibi bir fikre kapılıp bir daha başarı yakalayamamasını sağlıyor. Bu filmlere gösterilen tepki de önemli bir nokta Türk sinemasının arzuladığı istikrara ve yere ulaşması için.

“Bir kere bütün sinema yazarları, eleştirinin ‘tarihsel eleştiri’, ‘türsel eleştiri’, ‘auteur eleştirisi’, ‘psikanalitik eleştiri’, ‘sosyolojik eleştiri’, ‘ideolojik eleştiri’, ‘göstergebilimsel eleştiri’ başlıkları altında yedi kalemden oluştuğunu bilmiyormuş gibi davranıyor.”

Filmleri değerlendirirken bazen bana çok katı geliyorsun. Sonradan üzerinde fikrini değiştirdiğin filmler oldu mu(‘haksızlık yaptığını düşündüğün’ demiyorum, çünkü bir film yıllar boyunca bir eleştirmen / bir seyirci gözünde farklı farklı okunup yorumlanabilir)?

Nadir olsa da olabilir. Özellikle festivallerde izlediğim filmleri çok beğenmesem de eğer dişe dokunur bulduysam sonradan tekrar izlemeye çalışıyorum. Çünkü o kadar filmin arasında kaçırdığım bir şeyler olabilir, gayet doğal bu. Ancak yüzde yüz anlamda fikir değişikliği olmuyor elbette. Ufak tefek farklılıklar olabiliyor düşüncelerimde.

Batı basınını da takip ediyorsun, bize bakıp kıyasladığında, sinema yazınında çok rahatsız olduğun noktalar var mı?

Sinema yazınında hem yurt dışında hem de Türkiye’de rahatsız olduğum noktalar var. Bir kere bütün sinema yazarları, eleştirinin ‘tarihsel eleştiri’, ‘türsel eleştiri’, ‘auteur eleştirisi’, ‘psikanalitik eleştiri’, ‘sosyolojik eleştiri’, ‘ideolojik eleştiri’, ‘göstergebilimsel eleştiri’ başlıkları altında yedi kalemden oluştuğunu bilmiyormuş gibi davranıyor. Ya da bunlardan son dördü daha kolay geldiği için onları benimseyen yazılar yazıyorlar. Sinema yazıları onlardan ibaret olmamalı. Sinema yazarlarının geneli bunlardan bir kimlik oluşturuyor. Bu da kimliksizlik getiriyor çoğu zaman, hepsi aynı olduğu için. Filmler sadece etrafındaki alanlarla işlenmemeli. Elbette felsefe, edebiyat, politika ve sosyolojinin sinemada önemli bir yeri var. Ancak bir filmin sinemadaki yerini incelemek için sinema tarihine, türlere ve yönetmenlerin yaptıklarına daha ağırlık vermek lazım. Filmin, sinema tarihinde nasıl bir yere oturduğu, hangi türün içine girip girmediği veya yönetmenin nasıl bir anlayış doğrultusunda olduğu incelenmiyor genelde. Bu sebeple de bütün sinema yazıları aynı mantık doğrultusunda. ‘Film ne demek istiyor?’ üzerine kurulu. Bu soru da sosyolojik, psikolojik, politik ve ideolojik olarak inceleniyor. Bu sebeple ben de kendi sinema yazarı kimliğimi oluştururken bu kalemlerden özellikle hiç üzerine gidilmeyen ilk üç tanesini (ki sonunculardan daha önemliler) öne çıkarmayı tercih ettim. Bu yolda da devam ediyorum.
Tabii bu konuda bir de kendi ülkesinin filmine her ülke yazarının daha sağduyulu ve biraz önyargılı yaklaştığını da belirteyim. Böylece o eserlerin beğenilme olasıklıkları artıyor. Örneğin İngiliz basınında bir İngiliz filmiyle ilgili çok iyi bir yazı yazıldıysa, o yapıtın iyi olma şansı bir hayli düşüktür. O konuda da -her ülke için söylüyorum bunu- tarafsız olmak lazım.

Şu dönem en fazla üreten yazarlardansın sanırım. Üstelik gayet başarıyla SİYAD internet sitesi editörlüğü de yapıyorsun. Çok programlı mı çalışırsın? Nasıldır sistemin, merak ediyorum.

Şu sıralar aşağı yukarı her gün bir yazı yazdığım için, pek de programlı çalışamıyorum açıkçası. Ama normalde programlı bir insanım. Dergide yazdığım zamanlar örneğin, ‘pazartesi şu filmler izlenecek’, ‘salı bu filmler izlenecek’, ‘salı akşam şunların yazısı yazılacak’ diye kendimi programlarım. Bu da tabii başka özel hayat programlarına mani olabilir. Özellikle dosya konuları için geniş bir zamana yayılan programlı bir çalışma yürütürüm. Sorun değil ama bu!

Bir DVD koleksiyoncusu olarak ilk başladığın yıllara göre bu konuya bakışında farklılıklar var mı? Yani başka bir deyişle, nitelik mi, nicelik mi yoksa her ikisi mi önemli?

Nitelik daha önemli elbette. Ancak DVD koleksiyonculuğuna başladığımda önemli yönetmenlerin filmlerini topladım ilk olarak. Bunların da tamamını edindim. Çünkü içim rahat etmiyor tamamlamazsam. Onlar (Daha doğrusu o zamanlar piyasaya çıkan DVD’leri) bittikten sonra ise farklı alanlara girdim. Örneğin korku, kara film, bilimkurgu, müzikal, komedi, politik-gerilim gibi türlere ve bunların belli alt türlerine özellikle yöneldiğim dönemler de oluyor. Ama elbette nicelik de öne çıkıyor zaman zaman. Zira ucuzlukta olan DVD’leri görünce kendimi tutamıyorum. Örneğin almayı düşünmediğim bir DVD’yi ucuza bulursam arşivime katarım. Elbette ileride izlemem gereken bir film olması lazım. Bu sayede de sonradan geri dönünce o zaman ilgilendiğim bir alandaki filmi izleme şansına erişebiliyorum. Yani dükkanda olacağına elimin altında olsun! Ben böyle mutluyum!

Bu yazılar da ilginizi çekebilir