
Sinemasız kalmayın çünkü sinema hayatı "eşsiz" kılar.
Edgar Allen Poe‘nun, Morg Sokağı Cinayeti öyküsü sadece yeni bir edebi türün ilk örneği olmakla kalmaz, kendinden sonraki yazarlar için temel bir şema oluşturur. Öykünün kahramanı Auguste Dupin‘i herkesten ayıran keskin gözlem gücü, zehir gibi zeka, bilimsel bilgi birikimi vs. gibi özellikler diğer dedektiflerin varolma koşulu haline gelir.
Okuyucu, karmaşık ve gizemli bir suçun ardında bıraktığı izlerin, güçlü bir mantık silsilesi içinde, yaratıcı bir zekayla açığa çıkması sürecini zevkle okurken, dünyanın bütün büyüsünden sıyrılabileceğini hisseder. Bu nedenle polisiye türünü insan aklına ve zekasına methiye olarak görmek de mümkün, aydınlanmanın ve pozivitizmin yansıması olarak okumak da.
İlk dönem dedektiflik öykülerinde, suçun arkasındaki zeka keskinleştikçe, dolambaçlı ve incelikli bir yapının ardına kibir ve gurur saklanır, çünkü “suç” bir meydan okumaya dönüşür: Suçlu, ardında iz bırakmayacak parlak yöntemlerle, sahte delillerle sadece kendini gizlemekle kalmaz, kolluk kuvvetlerini ve dedektifleri zekaca tahrik eder. Dedektif, suçun içinden çıkılmazlığı nispetinde gizli bir zevk duyarak, kendini davanın çözülmesine adar. Zekasının alt edilmesi ihtimali onun için kabul edilmezdir. Davanın çözüm süreci neredeyse bir oyundur.
Gizil kibir ve gururun kıyasıya kapıştığı oyun kavramı o kadar ön plandadır ki, suçun zeminini oluşturan insan ruhunun karanlık yönü ve yaşam trajedisi silikleşir. Suç, suçlu ve dedektifin maharetlerini göstermeleri için bir bahaneden öteye pek geçmez. Vakti zamanında “yüksek” edebiyatın küçümsediği bir tür olarak görülmesinin en temel sebebi buydu. Ancak zamanla insana dair her şey türün içerisinde yer buldu; dedektiflik/polisiye/suç romanları insanın ruhuna ışık tutan saygın edebi türler içerisine dahil edildi. Şu küçük anektod bu anlayışın yerleştiğini açıkça gösteriyor: Nick Cave gençliğinde, babasına polisiye roman yazarı olmak istediğini söylemiş, babası da ona ilk önce “Suç ve Ceza”yı okumasını tavsiye etmiş.
Anthony Shaffer‘ın aynı isimli tiyatro oyunundan sinemaya Joseph L. Mankiewicz tarafından 1972′de uyarlanan Sleuth, klasik dedektiflik öykülerinin, yukarıda bahsettiğim, gizil öğelerini sadece açığa çıkarmayıp insan ruhunda yansımalarını da takip eden anlatımıyla etkileyici olma özelliğini hâlâ koruyor.

Film, oyunlara ve dedektif öykülerine meraklı asil ve zengin Andrew Wyke (Laurence Olivier) ile karısının aşığı Milo Tindle (Michael Cane) arasındaki mücadeleyi anlatıyor. Milo, Andrew’u karısından boşanmaya ikna etmeyi umarken ortak çıkarlarına hizmet edecek bir soygun planıyla karşılaşıyor. Milo, maddi hırslarının etkisiyle plana dahil olmayı kabul ediyor, ama aslında Andrew’un tuzağına düştüğünü anlıyor. Andrew kabaran kibri ve kırılan gururu yüzünden Milo’yu kendi usulünce aşağılamak istiyor.

Andrew Wyke’ın kibri iki boyutlu: Birincisi, asil ve zengin biri olarak, İtalyan göçmeni fakir babanın kuaför oğlu olan Milo’yu değersiz buluyor. İkincisi, ünlü dedektif St. John Lord Merridew’in yaratıcısı ve her oyunda üstünlüğünü kanıtlamış biri olarak, Milo’nun zekasını çok aşağıda görüyor. Bu iki boyut öyle kişiselleşiyor ki, rekabetin doğmasına sebep olan Marguerite kısa zamanda bir nesneye dönüşüyor. Klasik dedektiflik öykülerinin başat unsuru olan zeka da, sınıfsal ve psikolojik mücadelenin bir aracı haline geliyor. Film; aşağılanma, gurur ve kibir gibi anahtar kelimelerin dansettiği felsefi, psikolojik ve sosyal bir süreç izliyor.

Film, iki adamın kişiliğinde insan doğasının tekil tasviri olmakla kalmıyor. Andrew’a aristokrasinin geçkin bir kalıntısı olarak bakarsak Milo’yu da burjuvazinin temsilcisi olarak görmek doğru olur. Bu nedenle filmi 18. yüzyılda kanlı mücadelelere neden olmuş sınıfsal mücadelenin geç ve modern bir temsili olarak okumak mümkün, ama bence bu eksik bir bakış olur. Bugün bile korunaklı sığınaklarında paşa dedelerinin asaletini yaşatan insanlar var. Sınıfsal horgörüye sahip olmak için kan bağıyla taçlandırılmak da gerekmiyor; ekonomik üstünlüklerinin sağladığı ayrıcalıklı eğitim ve yaşam tarzıyla yaşadıkları toplumun kaymağını oluşturduklarına inanan insanlar mevcut.

Andrew’un horgörüsüne muhatap olan Milo’nun da sütten çıkmış ak kaşık olduğunu söyleyemeyiz. Basit bir saatçi olan ve oğlunu ikinci sınıf bir devlet okuluna gönderebilmek için bile ızdırap çeken babasının, dolayısıyla işçi sınıfının, “kaybeden” karakterini horgörüyor. Azimle, çalışkanlıkla ve zekasını kullanarak babasının ve dedesinin kötü kaderinden sıyrıldığını, kaderini kendi elleri ile yarattığını düşünüyor. Bireyselliğinin gücüne olan inancı Andrew’un asalet sıfatını tamamiyle reddediyor, ama zekasının gücünü ispatlamak için Andrew’un oyununa hevesle katılıyor. Bu oyunun kazananı olduğunu söylemek mümkün değil. Oyunun doğası ve kuralları insanı insanlığından çıkaran bir zemin oluşturuyor, bu bataklığa girip de kirlenmeden çıkmak imkansız.
Bu durumun farkında olan seyirci, filmi ilgiyle izlerken kendini karakterlerden biriyle özdeşleştirmeye ihtiyaç duymayabilir, bir ibret öyküsündeki zavallı ve düşmüş karakterleri okur gibi bakabilir oyunculara. Bu açıdan filmin başarısı katmerlenir, çünkü genel kural seyircinin kendisini filmle özdeşleştirmesini sağlamaktır, başarının anahtarı budur. Ancak bu şekilde düşünmek, filmde çirkin doğasının olabildiğince gözler önüne serildiği kibir tuzağına düşmek olur. Bizler hangi erdem seviyesine sahip insanlarız ki, Milo ve Andrew’u hakir görebiliriz? En basitinden, iş hayatımız Milo ve Andrew’un oynadığı oyuna benzemiyor mu? Sınırsız ihtiyaçlarımızı sınırlı imkanlarla tatmin etmeye çalışırken bir oyuna kapılıp insanlık hiyerarşisinde kendimize yer biçmiyor muyuz?
Film, tek başına bu soruları sordurmuyor elbet, ama uygun bir zemin sağlıyor. Hem, Jean Genet‘nin şu sözü sinema için de geçerli: Tiyatro, seyircisi ne getirirse onu verir.

Tek mekanda iki oyuncuyla aktarılan öykünün gücü tiyatro sahnesindeki başarısı ve aldığı Tony Ödülü ile ispatlanmış zaten. Mankiewicz, filmi tiyatro sahnesinin durgunluğundan çıkaran, öyküye paralel bir görüntüsel hareketlilik katan anlatımıyla zor bir işin altından kalkmış. Oyuncular kısıtlı mekanda akıcı ve anlamlı diyaloglarla seyircinin dikkatini diri tutarken, psikolojik dönüşümleri vermekte son derece başarılılar. İngiliz tiyatrosunun ve sinemanın iki dev aktörü arasındaki kimya bile filmi izletiyor. İyi bir sinemaseverin kaçırmaması gereken, sinemacıların ders çıkaracağı bir keyif.
1972′de kendine klasikler arasında yer edinen filmin yeniden çevrimi tiyatro kökenli oyuncu-yönetmen Kenneth Branagh‘tan geldi, senaryoya ise aslen tiyatrocu, ama çok önemli sinema filmlerine senaryolar yazmış, Nobel ödüllü yazar Harold Pinter imza attı. Michael Caine, bu versiyonda Andrew Wyke rolünü üstlendi, Milo karakterine ise Jude Law can verdi.
Branagh, öykünün kısıtlı mekanında (belki de kendini göstermek namına) farklı ve dikkat çeken kadrajlar kullanmayı tercih etmiş. İlk filmde Andrew’un oyuncaklar, oyunlar, kostümlerle dolu eğlenceli malikanesinin yerini modern, teknolojik cihazlarla donanmış, stilize tasarımlı bir ev almış bu yüzden. Ancak evdeki modern techizatın gelişmişliği, soygun planının basitliğiyle öylesine tezat oluşturuyor ki, inandırıcılığı epey zedeliyor. Branagh’ın ikinci zafiyeti de diyalogları aktarış biçiminden doğuyor. Mankiewicz, ustalıkla hem tiyatro durgunluğunu kırmış hem de akıcılığı korumuştu. Ama Branagh, bazı sahnelerde tenis maçı izletir gibi karşılıklı Andrew ve Milo’nun kafalarını gösteriyor bize.
Bu filmi orijinal versiyonundan farklılaştıran en önemli fark Harold Pinter’in kaleminden geliyor. Senaryosunu yine kendisinin yazdığı ve bir sinema klasiği olan The Servent‘ı anımsatırcasına Andrew ve Milo’nun mücadelesi çok daha psikolojik bir derinliğe kavuşuyor. İlk filmde psikolojik itkiler bir zeka savaşına girerken, bu filmde psikolojik harp sanatı icra ediliyor. Bu durum filmi orijinalinin seviyesine çıkarmaya yetmiyor, yine de seyre değer olduğunu söyleyebiliriz.
"Büyüteçlerinizi elinize alın: Sleuth" için 3 Yanıt
romancı basar aksan tıyatro ıo laması romanında sleut a bırcok gonderme yapmıs roman west end de gecıyor bas kısının adı anrew appeard ve wyke da oldugu gıbı kendı oyunları var bana bızden bır yazarın bu denlı guclu bı roman yazması ılgınc geloı ve dahası adamın 4oo romanı oldgunu ogrenıp sok oldum anthony shaffer ın 2 eserı oldugu dusunulurse nobel odulunu aksan a versınler yalakalara degıl sımdı ıoo adlı romanını okyrum yantra
Hi. Can you tell me where that illustration of Edgar Allen Poe comes from? Are you the artist?
Hi. No, we just found it on internet. Since we are not a commercial blog, and gain no profit from our doings here, we feel free to use it. If you know the artist we will be happy to put his name under the illustration.
Yorum Yazın