1953 yılında, 3 Nisan’ı 4 Nisan’a bağlayan o meşum gecede Ege’de katıldığı NATO tatbikatından geri dönen Dumlupınar denizaltısı içindeki 86 denizciyle Çanakkale Boğazı’ndan geçiyordu. Varış noktaları Gölcük’teki Denizaltı Komutanlığı idi ama varış noktaları ile, sevdikleri ile, aileleri ile aralarına bir facia girecekti. Saat tam 02:15′de İsveç bandıralı yük gemisi Naboland ile çarpışan Dumlupınar 81 denizciyle birlikte birkaç dakika içinde Boğaz’ın sularına gömülüverdi. (5 denizci çarpışma sırasında nöbet tuttukları köprü üstünden denize düşmüştü.)

Ege Görgün (Landlord)

4 Nisan sabahı Dumlupınar’ın kıç torpido bölümündeki sağ kalmayı başaran 22 denizci kurtarılmayı bekliyordu. Balıkçıların bulduğu denizaltı battı şamandırası sayesinde Dumlupınar’ın yeri saptandı ve batıkla telefon bağlantısı kuruldu. Komutanları telefonda “Oğlum merak etmeyin… sizi kurtaracağız..” diyordu ama belki de telefonun iki ucundaki de bunun mümkün olamayacağının farkındaydılar. Astsubay Selami yine de komutanına “Sağ olun, komutanım,” dedi ve ekledi: “Vatan sağ olsun!”

“Vatan sağ olsun!” cümlesini bugünlerde sıkça duyuyoruz. Şehit cenazelerinde acılı analar babalar milliyetçi, militer karakterlerini açık etmek için değil de, bir teskin, bir tahammül, bir manâ arayışıyla sarf ediyorlar bu cümleyi. Yalnız şu farkın altını çizelim, yukarıdaki faciada “Vatan sağ olsun!” diyen Astsubay Selami kaybettiği bir kişi adına değil, kendi adına konuşuyor. Üstelik daha ölmeden mezara konmuş biri olarak, öleceği bilgisine kısmen ve hissen sahip biri olarak diyor “Vatan Sağ olsun!” diye.

Çanakkale Savaşı’nda canını kaybeden, bazıları Dumlupınar şehitleri gibi ölmeden mezara konan 77 bin Türk askerinden her birinin “Vatan sağ Olsun!” dediğini varsayabiliriz. Bunu sözleriyle değil eylemleriyle dile getirmişlerdir çünkü. Ölümden korkmayarak, ölümüne mücadele ederek ve nihayetinde ölerek…

Dolayısıyla, “Vatan sağ olsun!” cümlesi günümüze kadar artık her ne kadar hamasi bir hal almış, her ne kadar kirli niyetleri, amaçları olan bir takım insanlar tarafından cahil insanların beynini yıkamak için kullanılmış ve her ne kadar kimi insanlık ayıplarına, işkencelere hatta vahşetlere kılıf olarak kullanılmış olursa olsun, hâla çok kutsal ve değerli bir cümledir. Dumlupınar’daki Astsubay Selami ve arkadaşlarının, Çanakkale Savaşı başta Kurtuluş Savaşı’nda ölenlerin, gazi olanların aziz hatıraları var oldukça da öyle olmaya devam edecektir.

ABD’de komünist avının cadı avına dönüştüğü McCarthy döneminde muhtemelen onlardan boşalan iş alanlarından rant elde etmek için meslektaşlarını suçlı suçsuz diye ayırt etmeden ispiyonlamaktan kaçınmamış Ayn Rand gibi bir egoist, kendini insanlıktan üstün gören, fırsatçı-girişimci bir karakteri kendine idol seçen Sinan Çetin, Çanakkale Çocukları adlı son filminde bu kutsallığa ve bu kutsallığın kaynağına açıkça saygısızlık yapıyor.

Çıkış noktasında kirli ve geldiği noktada anlamsız bir savaş olduğunda hemfikir olduğum Güneydoğu çatışmalarıyla ilgili eleştirilerini Çanakkale Savaşı’nın üstünden yapmak için insanın nasıl bir şuur kayması yaşayabilmesi gerekir; ülkeyi istila etmek isteyen düşmanla yapılan bir savaşla, PKK ile yapılan savaşı bir tutmak nasıl bir zihniyetin ürünüdür ben kendi imkanlarımla çözemedim şu ana kadar.

Aklınca bizi savaşa sokan İttihat Terakki zihniyetini eleştiren Çetin filmde utanmasa “savaşacağımıza, çocuklarımızı savaşa göndereceğimize vatanı peşkeş çekseydik” diyecek. (Belki de zaten diyor mu bunu ne?) Parası neyse verseydik keşke diyecekti yine belki ama birilerinden o zamanlar paramız olmadığını duymuş olmalı.

I. Dünya Savaşı’na girmemizin büyük bir hata olduğu muhakkak ama savaşa girmesek de sonradan isteğimiz dışında savaşa sokulup, istilaya uğramayacağımız bir garantisi olamazdı o dönemde. O durumda Çanakkale Savaşı haklılık, kutsallık kazanacak mıydı acaba Sinan Çetin’in gözünde merak ediyorum.

Bu satırları bir ulusalcının, bir militaristin ya da uç noktalarda milliyetçi bir kişinin yazdığı yanılgısına düşmenizden korkuyorum. Bunların hiçbiri değilim çok şükür. Çocuğum olsa onu savaşa yollarken iki defa düşüneceğimden, hatta kendim savaşa giderken epey bir duraksayacağımdan eminim. Ama şu kadarına aklım eriyor: bir ülkeyi ülke yapan şey biraz da onun tarihidir. O tarihte yer alan fedakarlıklar topluma örnek teşkil eder, o toplumu zor günlerde bir bütün kılar. Sinan Çetin’in filminin demeye getirdiği gibi bir başkası için, özellikle de vatan için yapılan fedakarlıklar ne enayiliktir, ne de fuzulidir. Hayatta her şey kendimiz için, çocuklarımız için değildir. Dünyayı böylesi çekilmez, adaletsiz, sağlıksız kılan bu zihniyetteki insanlardır.

Analar elbette vatani görevini yapan çocukları için endişelenecek, üzülecek, hatta isyan edeceklerdir. Ne yapsalar hak vereceğiz, saygı duyacağız. Ama onların kendilerine doğa tarafından armağan edilen bu duyarlılıklarını, çocuklarına karşı düşkünlüklerini suistimal ederek, eşinin deyimiyle kendi “çok uçuk” düşüncelerini empoze etmeye çalışmayı çok ikiyüzlü buluyorum ben. Filmde doğruluk payı olan cümleler, tespitler elbette var ama bu doğrular filmin genel yanlış argümanını kamufle etmeyi amaçlıyor. Savaş karşıtı olmak, PKK ile olan savaşı eleştirmek yanlış bir şey değil ama bu uğurda milli bir fedakarlık hikayesini lekelemek tek kelimeyle ayıp. Çanakkale askerine “Bizi ölmeye gönderdiler buraya” diyerek aklınca Güneydoğu’daki savaşı eleştirir gibi yapıp Gazi Mustafa Kemal’e laf çarpmak, Kurtuluş Savaşı kahramanlarının anısını lekelemekse yanlış.

Filmin bir başka “acayip” argümanı da acımasız, kana susamış, uzlaşmaz kişilerin çocuğu olmayanlardan çıkacağı.

“Seni anlamaz anne. Onun çocuğu yok!”

Çetin çocuk sahibi olmanın kutsallığını, çocukluların üstünlüğünü vurgularken Başbakan’ımızın aksine bir rakam vermiyor. (Ama Çetin’in 4 çocuğu var. Yarısı da bu filmde rol aldı.)

Bir propaganda filmini andıran Çanakkale Çocukları’nın sinema yönüne bakacak olursak işe öncelikle hikayesinin, senaryosunun B-tipi çoğu filme rahmet okutacak cinsten olduğunu söyleyerek başlamak lazım. Oğlunu Güneydoğu’ya göndermek istemeyen ortasınıf ve üstü ailelerin egolarına ve duygularına hitap eden hikaye özellikle Anadolu’da ve varoşlarda rahatlıkla bir komedi filmi muamelesi görebilir.

Film metaforlarla yüklü, sinema tarihinin belki de en uzun rüya sahnesiyle açılıyor. Bu sahnede bizi güçlü bir görsellikle etkilemeye çalışan Çetin’in planı tutuyor ama rüya uzadıkça bu etki kendiliğinden usandırıcılığa dönüşüyor.

Çanakkale Çocukları’nın bir diğer önemli özelliği de Sinan Çetin’in bugüne kadar “iyi gizlediği” dindar yönünü açık etmesi. “Baskı altında geçen yılların ardından” Çetin’in tüm samimiyetiyle seyircisine açıldığı anlamına mı geliyor bu, yoksa konjonktürü iyi takip eden bir “fırsatçı-kazanan” olduğuna mı, siz karar verin artık.

Filmde sevdiğim tek bir buluş var var. O da birbirlerini süngülerken iki kardeşin görüşlerinin ülkelerinin bayrakları tarafından kapatılması. Farazi konuşursak, film yalnızca bu sahneden ibaret olsaydı yukarıdaki eleştirilerimin hiçbirini yapmama izin vermeyen bir yapıt olurdu. Çünkü o zaman yönetmenin derdini incelikle anlattığını söylerdim, tıpkı Sinan Çetin’in ateşkes sahnesini apartıp kendi filmine taşıdığı 2005 tarihli Joyeux Noël (Ateşkes) filminde olduğu gibi.

Bu arada kimseyi değil de milli değerlere ne kadar önem verdiğini sık sık vurgulayan  Oktay Kaynarca‘nın böyle bir filmde rol almaktan esef duyup duymadığını merak ediyorum doğrusu. Senaryoyu okumadı belki de. Ya da söz konusu bir Sinan Çetin filmi olduğu için ortada yazılı bir senaryo olmama olasılığı da var tabi.

Tamam, liberallik pek moda bu aralar. Televizyonlarda bağıra çağıra, salyalar saça saça bugüne kadar tabu sayılan konularla hakkında “vericen kırbacı, vericen kırbacı” tadında yorumlar yapanlar konjonktür torpiliyle mühim insanlar haline geliyorlar. Benim kurma bebeklere benzettiğim bu tipler aslında çok da yanlış şeyler söylemiyorlar ama tarzları, küstahça tavırları, kendilerini ranta çevirmek hususundaki isteklilikleri batıyor bana. Ama en çok da bağırırken kendi seslerini, düşüncelerini dışa vurumunu duymaktan ne kadar haz aldıklarının yüzlerinden okunması… Bu hazzın seline kapılıp kontrollerini, şuurlarını zaman zaman kaybetmeleri, söylediklerini nerelere gidebileceğinin hesabını yapamamaları. Sinan Çetin’in de yaptığı ve düştüğü durum pek farklı değil Çanakkale Çocukları da sinema tarihimizin en liberal filmi. Liberalseniz, düşünce özgürlüğünüzün sınırsız olduğunun bir kanıtı. Ve zamanında Nefes’i fazla militarist bulan (gazeteci-yazar Ali Şimşek‘in deyimiyle) “clubber-solcular” bu film hakkında ne yazacaklar merak ediyorum.

Umarım filmi seyredenler filmin ucuz ve hamasi sahnelerle manipule etmeye çalıştığı duygularına kapılıp filmin söyledikleri (ya da zırvaladıkları)  üstüne düşünmeyi es geçmezler. Ve tabi film üstüne yazanlar da…

Çanakkale Çocukları

Yönetmen: Sinan Çetin

Senaryo: Sinan Çetin

Oyuncular: Rebekka Haas, Cemo Çetin, Orfeo Çetin, Oktay Kaynarca, Haluk Bilginer, Wilma Elles, Yavuz Bingöl, Demir Demirkan

Yapım: 2012 / Türkiye