Canan Arıtman, Melih Gökçek “Yemekteyiz” programına katılsın! + Ararat

 melih gökçekmumcanan arıtman

Ülkemizin gündemleri üstüne kafa yorup, fikir beyan etmek çoğu zaman zul geliyor bana. Biraz o gündemler suni olduğundan, biraz da o gündemin castında yer alanların kifayetsizliğinden… O “muhterem” CHP’li milletvekili, Canan Arıtman‘ı alın misal… Belki geçerli bir argümanı var kendisinin, ama bu argümanını öyle beceriksiz, öyle cahilce ve öyle pervasızca ortaya koyuyor ki, sonrasında önyargısız bir akıl onun ağzından çıkanlara ister istemez çöp muamelesi yapmak zorunda kalıyor. Gayrimüslim nüfusu çok olan İzmir ilk seçimde gereken dersi verecektir kendisine diye umuyorum. Peki Melih Gökçek efendiye ne demeli?

tersninjaYakın çevrede kendinden başka bir kimsenin olduğu herhangi bir tartışma ortamında sağduyuya, demokrasi etiğine, ifade özgürlüğüne hayat hakkı tanımayacağı defalarca ispatlanan bu adamı niye hala tartışma programına çıkarıp bizim sinirlerimizi bozuyorsunuz ki! Milyonlarca insana “gerizekalı” muamelesi yapmasına neden izin veriyorsunuz. Megolamanisi, kendine olan hayranlığı ve haklılığına dair akıl dışı bir itikad ile kör olmuş bu adamın herhangi bir partiye bağlılığına da inanmıyorum ben.

Örnekleyelim: Emin Çölaşan ile çıktığı programda Çölaşan’ın onlarca suçlamasına yanıtı Çölaşan’ın kitabında bulduğu bi kelimeyle olmuştu. Çölaşan bir tanışının yaramaz çocuğundan bahsetmiş ve bir yerlerde çocuk için esprili bir dille “piç kurusu ya da eşşoğlusu” gibisinden bir şey demiş. Melih Gökçek program boyunca “Bu adam tanıdıklarının çocuklarına bile küfür ediyor bakın,” diye tekrarlayıp durdu. Bana asıl mezalim gelen şey ise, aslında böylesine alakasız bir saptamayla aciz bir duruma düşmesine rağmen,  yüzündeki o “büyük zafer kazanmış adam sırıtışı” idi. (hadi söyleyelim; “nasıl geçirdim ama sırıtışı.”)

Yemekteyiz de, ne yiyoruz?

Üst tabakadan (sosyal statü olarak) hedefler seçtik hep. Biraz hedef küçültelim. “Yemekteyiz” yarışmasını izliyor musunuz? İtiraf: Ben izliyorum ara sıra. İtiraf 2: En son küçükken hayvanat bahçesine gttiğimde bu kadar eğlenmiştim.

Otuz küsur yıllık ömrümde bir sürü insan tanıdım. İnsan deyince artık kafamda aşağı yukarı ortalama bir prototip oluşuyor. Ama bu yarışma programı beni tüm hayatımı tekrardan gözden geçirmeye itti. Sorular akın akın geldi: Ben sırça bir köşkte mi yaşadım bu zamana kadar. Böyle insanlar vardı da bana niye rastlamadı? Her insanın kamera karşısında bu türden “şeylere” dönüşebilitesi mi var? Ne misafirliği bilirler, ne evsahipliğini. Ne nezaket bilirler, ne örf adet. Ne saygıdan, merhametten anlarlar, ne sevgiden, şefkatten.

Maç seyrederken televizyona doğru bağırıp çağıran küfür eden insanlar görmüşsünüzdür mutlaka. İşte ben öyle seyrediyorum Yemekteyiz programını. Hele bir kız vardı geçenlerde. Hiçbir şeyi beğenmez, her şeye kusur bulur. Sanki Buckingham Sarayı’nda doğup büyümüş haspam. Bilmediği hiçbir şey yok. Her yemeği süper yapan bir tanıdığı var. Ha bir de… Kıyma ağzına sürmezmiş, ama köfte yermiş. Kıyma ayrı şeymiş çünkü, köfte ayrı.peki knaliçem, tavuk mu yumurtadan çıkıyordu, yumurta mı tavuktan? Bu sorunsalı da ancak siz çözersiniz çözerseniz…

Biri çıktı bir de. Tereyağ yemezmiş. Tavuk, et yemezmiş. Sana bi kafa korum, onu yersin o zaman di mi? Eeee, her şey karşılıklı! Sen bu yarışmaya katılarak bana kafayı yedirirken iyi miydi?

Ben diyorum ki şu Canan Arıtman ile Melih Gökçek’i de Yemekteyiz programına çıkarsınlar olsun bitsin. Seviyeler aşağı yukarı aynı sıl olsa. Haber programları da gerçekten hak edenlere kalır belki… (Başka hangi ünlü simalar katılsın sizce?)

“Ermenilerden Özür Diliyorum” kampanyasıyla ilgili facebook grupları açıldı bile: “Ermenilerden Özür Mözür Dilemiyorum.”

Bu suni gündemi önemsemeyecektim ama birkaç gün önce daha doğru ile yanlışı tam olarak ayırt edecek yaşa bile gelmeyen yeğenlerimden bu grupla ilgili davet geldi. Gözümün önüne onlar gibi bir çok çocuğun, bu konu çevresinde cereyan eden kahvehane tipi ve genellikle aşırı milliyetçi soslu tartışmalara kulak misafiri olduğunu fark ettim. Bu suni gündemlerin bugünden çok, geleceğe yönelik gizli amaçlar beslediği gerçeği dank etti kafama. Bizi bölmek, birlik bütünlüğümüzü zedelemekle ilgili amaçlar…

Bu oyunu bozacak tek şey bana göre önyargısız bir eğitim. Okullarımız ve çoğu öğretmenimiz bu eğitimi veremediğine göre bize düşen kendimizi eğitmek. Çok okumak, çok düşünmek, çok bilmek. İddia ediyorum ki 21. yüzyılda bir ülkeyi, bir toplumu çökerten ne savaşlardır, ne de terör. Cehalettir. Savaş, terör ve ekonomi yalnızca “cahiliye toplumu” yaratmak için kullanılan araçlardır.

Ararat: Ara ki, film bulasın…
Ararat
Ararat filmini hatırlar mısınız? Filmin Kanaltürk’te gösterilip gösterilmemesinin tartışıldığı sıralarda yazdığım bir yazı çıktı karşıma. Pazar Geyiği’mize biraz sinema katmak, biraz da “her şeyi bilelim, bildikten sonra fikir üretelim” düsturumuzu hep savunduğumuzu kanıtlamak için  elden geçmiş versiyonunu paylaşmak istedim sizinle… Tabi Ters Ninja’nın “soykırımların yalnızca bir kesimin değil, tüm insanlığın suçu olduğuna inandığını” belirtmemizin ardından… (Yazıdaki “biz”, “biz, Türkler” değil, “biz, insanlar” anlamında kullanılmıştır.)

Soykırımlar, “ben yapmadım” diyerek kurtulunmayacak kadar büyük suçlardır. Ya da “bana yapılmadı” diyerek unutulacak… Soykırımların kurbanı da, faili de insanoğludur. Bu sebepten dünyanın neresinde yapılırsa yapılsın her soykırım bize de leke sıçratır. Belki bu suç karşısında sessiz kaldığımız için, belki gereken tepkileri geç verdiğimiz için, belki de soykırımın oluşmasına elverişli şartların oluşmasında payımız olduğu için. Hiçbiri değilse, yalnızca insan olduğumuz için…

Soykırım tarihin çeşitli dönemlerinde işlenmiş bir insanlık suçudur. Amerika’da Kızılderililer, Balkanlar’da Müslümanlar, Ruanda’da Tutsiler, Avrupa’da Yahudiler… Örnekler çoğaltılabilir.

Soykırım büyük bir suç, büyük bir ayıptır. Ama soykırıma uğramış olmanın getireceği maddi manevi faydaları düşünerek, öyle olmamasına rağmen soykırıma uğradığını iddia etmek de insanlık adına aynı derece utanç vericidir.

Devlet Bahçeli Ararat’ın sinemalarımızda gösterime sokulmasının düşünüldüğü günlerde “Ararat’ı Türkiye getirenlerin maksadının altında yatan nedenler araştırılmalı” gibisinden imalı bir açıklama yapmıştı. Filmi ithal eden Belge Film’in Bahçeli’nin kastettiği anlamda bir art niyeti yoktu elbette. Belge Film’in tek günahı beş paralık sinemasal değer taşımayan bir yapımı ticari kurnazlık yapıp, hiç hak etmediği halde sinema salonlarımızda gösterime sokmaya kalkmasıydı. Atom Egoyan’ın tüm kariyerini elinin tersiyle itip, muhtemelen sipariş üzerine çektiği Ararat, inanın benim kalem oynatıp şunca yazıyı yazmamı bile gerektirmeyecek bir film aslında. Sinemalarda  gösterilmeyen, yalnızca evlerde seyredilmek üzere kitapçılarda ve telefon pazarlamacılığı yoluyla satılan, ya da ikinci sınıf televizyon kanalları için yapılan dini içerikli filmler vardır. Bu filmlerle aynı değerde görülebilir sanatsal açıdan Ararat. Ortada bir film bile yok aslında, yalnızca filme dönüştürülmeye çalışılan bir kurgu belgesel. Belgeselin tek başına hedeflenen duygusal sömürüyü yapamayacağı kesin çünkü. Dramatizasyon için gereken bir başka unsur eklenmiş ardından: anlamsız, içi boş bir sürü karakter. Öyle eğreti duruyorlar ki filmde görseniz. Filmin tüm derdi aslında birkaç sahnede bitiyor. Babası Türk bir ataşeye suikast düzenlerken öldürülen gencin sözde Ermeni soykırımını tüm bunlardan habersiz bir adama anlatması, Türk Paşa’nın acımasızlığı (o kadar ki Ermeni bir çocuğun topuğuna nal çaktırıyor), Türk askerlerinin acımasızlığı (Ermeni kadınları canlı canlı yakıyorlar, katliam yapıyorlar)… Gerisi filmi doldurmak için ıvır zıvır…

Sansürün her türüne karşı olduğum için bu filmi gösterdiği için Kanaltürk’ü eleştirmiyorum. Ama bu filmin asıl gösterilmesi gereken yerin TV olmadığını da kabul ediyorum. Sansürcü ve tepkili zihniyet sinemalarda oynamasına izin vermeyince böyle oldu mecburen. Türkiye dışında seyredilen bir filmin bizim halkımıza da gösterilmesi taraftarıyım. Bu konuda açılacak bir tartışmada Türk insanının “izlemedim” demek yerine, kendi argümanını sunması taraftarıyım. Bu filmin gösterilmesiyle ilgili beni rahatsız eden tek konu, filmin yapımcılarına para kazandırıyor olduğumuz fikri. En iyisi belki de devletin bu filmin korsan kayıtlarını isteyenlere bedava dağıtması olurdu!