gizemli film cloverfield

Salı günü söylemiştim bugün (aslında dün, yani perşembe) Cloverfield’ı izleyeceğimi ya… İzledim. Siz 15 Şubat’ı beklemek zorundasınız. Tabi eğer korsandan seyredeceğim derseniz başka. Ama bunu hiç tavsiye etmem. Yok, etik masallar anlatmayacağım burada size. Cloverfield gerçekten sinemada seyredilebilecek bir film. Kötü, vasat hatta orijinale yakın kayıtlara sahip DVD’lerden izlediğinizde bırakın izlemekten keyif almayı, nefret bile edebilirsiniz bu filmden. Benden söylemesi…

Öngösterim için yine G-Mall’dayız. (Bir ara hatırlatın da G-Mall’daki Büyü galası yangın hatıralarımı paylaşayım sizinle.) Hava muhalefeti falan olur, geç kalırım diye epey erkene kurmuşum saati. Ama ne hava ne de trafik muhalefeti… Kozyatağı’ndan Taksim’e gitmem 45 dakika sürdü sürmedi. Yani, normalde zar zor yetiştiğim öngösterime en erken ben gittim. En erken dediysem, Ali Ulvi arkadaşım benden önce oradaydı tabii ki. Ama tarihte bir sinema yazarının ondan önce bir öngösterime gelebilmesi daha vuku bulmadığı için kendisi böyle rekabetin elemanlarından biri olmaktan çoktan çıkmıştır. Ali Ulvi hep oradadır. İsterseniz saati 5’e kurun, üç saat önce gidin, eminim yine orada olacaktır. Bu paranormal durumu bugüne kadar kimse çözememiştir daha. Neyse ki yine de bana da gurur vesilesi yapacak bir şey kalmıştı geriye: Ali Ulvi ile bu konuda rekabete girebilecek tek sinema yazarından, bir diğer dost Murat Erşahin’den erken gelmiş olmak. :)

İşi biraz abartıya ve latifeye vurarak aktardığım bu durum aslında, Ali Ulvi Uyanık ve Murat Erşahin’in sinemayı ciddiye almak konusunda da liderliği elden bırakmadıklarını göstermek için tabi. Allah onları sinemasız, sinemayı onlarsız bırakmasın.

Filmin başlama saati yaklaştıkça, insanlar da yavaş yavaş gelmeye başladılar. Ama beklediğimin çok altında bir kalabalıktı. Cloverfield gibi gizem perdesinin ardına konulmuş bir filme çok daha fazla ilgi gösterileceğini bekliyordum açıkçası. Düşüncemi söylediğim Universal Pictures yetkilisi Hakan Sonok bu duruma şöyle açıklık getirdi. “Korsanı çıkmış ya, oradan seyretmişlerdir belki.” Sitemden, serzenişten çok, kızgınlık vardı ifadesinde. Konuştukça kızgınlığının sebebi biraz daha belli oldu. Önceki gün kültür sanat ortamlarının nabzını tutan Kemal Yılmaz Radikal gazetesindeki köşesinde karlı havalarda nasıl korsan film alıp seyrettiğini ballandıra ballandıra anlatmış. Bunun özendirici bir üslup olduğunu düşünen Hakan bey haliyle biraz dolmuş.

Benim filmin korsanının çıktığında haberim yok. Gizli tutmuşlar ya konusunu, çekimlerini, kimse hiçbir şey öğrenmedi sanıyorum. Ama nerdeeee! Millet çoktan izlemiş bile filmi. Ama ben yazının başında da söyledim ya, Cloverfield DVD’den, hele ki uyduruk bir kayıttan izlenecek bir film değil.

Filmi izlemeyenleri düşünerek, fazlaca ipucu vermek istemiyorum. Halden anlarım, çünkü ben filmlere konusunu bile okumadan gitmeyi sevenlerdenim. Düsturum, ne kadar çok sürpriz, o kadar çok keyif. Evet, şu kadarı biliniyor en azından, ben de onu teyit edebilirim, film Manhattan’a saldıran bir canavar ve o hengamede hayatta kalmaya çalışan bir grup insanla ilgili. Ama kendinizi sakın bir Godzilla ya da King Kong izlemeye hazırlamayın, acayip apışırsınız, öyle de kalırsınız. Cloverfield’la benzerlik kurmak için ille bir film söylemek gerekirse, o film Blair Witch Project olur. Hatırlarsanız, bu film bir fenomen haline gelmiş ve gişede büyük paralar kazanmıştı. Kâr çok büyüktü çünkü film çok çok ucuza mal edilmişti. Cloverfield için şunu söylemek mümkün: “Büyük bütçeli bir Blair Witch Project.”

Şundan da dem vurmak gerekir tabi. Blair Witch Project’den nefret edenlerin sayısı da azımsanacak gibi değildi. Seyirci kutuplaşmıştı resmen: bayılanlar ve nefret edenler. Ben, Cloverfield’ın da benzer bir tepkiyle karşılanacağını sanıyorum. Filmin çıkışında gözlemlerim de bu doğrultu da işaretler verdi nitekim. Benden başlayalım: o an mikrofon uzatılıp fikrim sorulsa şöyle derdim. “Yaklaşık beş yıldız.” Bu da 4, 4-5 buçuk eder sanırım. Ama örneğin Mehmet Açar pek beğenmemişti filmi, aynen de söyledi bunu. “Şeklen mi?” diye sordum. “Şeklen,” dedi.

Cloverfield geleneksel sinemanın tadına fazla bağımlı olanları rahatsız edebilecek bir tarzda çekilmiş. (Kullandığımız görsel ipucu veriyor biraz) Öyle ki bu durumlara şerbetli sayılabilecek bazı sinema yazarları bile İspanyol Balerini’nden inmiş gibiydi film çıkışında. Kimisi de filmin olası göndermelerini kendince anlamlandırıp rahatsız olacaktı muhtemelen, ki bu benim hiç umurumda değil, çünkü üniversitede edebiyat okumuş biri olarak gönderme ve altmetin işinin çektikçe uzayabileceğini gayet iyi biliyorum. Evet, canavarın örneğin radikal islamı temsil ettiği söylenebilir. Belki gerçekten öyledir de… Ama mesela onun “enflasyon canavarı” ya da “yurtdışı piyasalarında değer kaybeden dolar canavarı” gibisinden, ekonomik bir paranoyanın vücut bulmuş hali olmadığını kim iddia edebilir? Ya da şunu söyleyin bana bir: bu terör durumları olmasaydı, bu film çekilmeyecek miydi şimdi? Çekilirdi bal gibi, üstüne bir de 10 numara bir allegori yakıştırılırdı.

Dedim ya, ben çok sevdim filmi. Başında sıkılır gibi oluyordum az daha, ama sonra bu duygumun kaybolup gitmesi için üç saniye yetti. Siz de aynı tuzağa düşmeyin yani. Filmin başındaki ilgisiz sanılan hikayenin ne kadar önemli olduğunun farkına sonra varılıyor çünkü.
Başlarına gelenlerin sizi etkilemesi için karakterlerle, daha doğrusu kurbanlarla sıkı bir empati kurmanız şart. (Serdar Akar’ın Barda’sındaki en büyük eksikti bu mesela.) Hikaye ya da hikaye anlatıcısı bu empatiyi sağladıktan sonra siz de film boyunca o karakterler kadar korkuyorsunuz, heyecanlanıyorsunuz ya da seviniyorsunuz. Cloverfield’ın bunu becerdiğine emin olabilirsiniz.

Cloverfield sizi hikayenin tamamına değil, küçük bir kısmına davet eden türden bir film. Bir sürü sorunun olduğu, neredeyse hiç yanıtın olmadığı, yüksek gerilimli bir koşuşturmaca. Bu strateji sayesindedir ki güvenli konumundan olaylara tanıklık eden bir izleyici olmaktan çıkıp, siz de “kurban” haline geliyorsunuz. Sorulacak bir sürü soru var, evet, ama bunları sormaya vakit de yok, haliniz de. Tüm enerjinizi, tüm konsantrasyonunuzu hayatta kalmaya yoğunlaştırmak zorundasınız. Sonra bir bakacaksınız film bitmiş. Müthiş bir maceranın sonuna gelmişsiniz. Macera bittiği için üzgün, hayatta kaldığınız için mesutsunuz. Seyir keyfinizi kaçırmamak adına bu kadarı söylemekle yetinmenin uygun olacağını düşünüyorum.

Sözün kısası: Tersninja.com, çekim stilinden hikayesine, temposundan heyecan katsayısına mükemmel bir bütünlük arz ettiğini düşündüğü Cloverfield’i mutlaka izlemenizi, özellikle de büyük perdede izlemenizi tavsiye eder.

Not: Filmde Mahhattan’daki binalar canavar tarafından yerle bir edilirken, insanlar sözde o binaların altında kalıp ölürken, meğer bir bina da Zeytinburnu’nda yerle bir oluyormuş, meğer orada bu sefer insanlar gerçekten ölüyormuş. Ama o işi yapan canavarın kendinden başka bir şeyi temsil ettiği yokmuş. “Cehalet” imiş o canavarın adı, “patronların bir koyup üç alma hevesi” de göbek adı. Bazı binalar da varmış ki onlar çoktan beridir yıkıkmış zaten. İşte o binalardan bazılarının isimleri: işyeri güvenliği, çalışanın emniyeti, sigorta, uygar çalışma koşulları, kanunlara riayet etme…

2 YORUMLAR

  1. eline sağlık süper yazmışsın:) cloverfield canavarı kesinlikle en iyi erkek oyuncu oscar'ını almalı:) bu arada sinema dergilerimiz ve eleştirmenlerimiz fantastik ve kuntastik filmlere neden üvey evlat muamelesi yapıyor anlamıyorum. ve son olarak filmi izledikten sonra baya bir araştırma yaptım. canavar ile ilgili j.j.abrams şöyle diyor: "okyanustan gelen bir bebe o". demek ki devamında babası gelebilir. ona göre!

    ha bir de, filmin son sahnesinde, yani flashback sahnesinde kız ile erkek dönme dolap gibi bir şeyin içindeler ya, denize bakıyorlar. orada kadrajın solundan siyah bir şey düşüyor. o bir uydu.

    bugünlerde Nasa uzayda serseri bir kurşun gibi dolaşan ve düşerse insanları öldürebilecek olan bir uyduyu füzeyle vurmayı düşünüyor. Önceden planladıkları için uydu dünyanın yörüngesinden muazzam bir hızla okyanusa düşecek.

    bir diğer bilgi ise şu; film yazılmadan birkaç ay önce okyanusun dibinden bilim insanları garip bir ses – frekans almışlar. bilim insanları bu frekansta bir sesi balinadan çok daha büyük bir şeyin çıkarabileceğini deklare etmişler.

    işte nasa'nın vuracağı olan uydu düşüyor ve sözüm ona o dipteki yaratığı uyandırıyor.

    lost izleye izleye böyle bir nerd oldum işte:)

  2. ben filmi (nedense) yeni izledim. film boyunca aklıma takılan düşünce "gerçekçilik" hissinin kökeniydi. normalde düzgün, altın oranlı kadrajlara alışık olan bizler, kamera sallanmaya, titremeye, hızlı kaydırmalara başlayınca bir gerçekçilik hissine kapılıyoruz. bu, öncelikle günlük yaşam deneyimimizden kaynaklanıyor sanırım. çünkü nasıl ki doğada çizgi olmamasına rağmen (sadece renk, ton ve ışık var) çizgilerle resim çiziyorsak, kadrajlarla film yapıyoruz. ama günlük hayatımızda gözümüz kadrajlarla görmüyor çevremizdekileri. ayrıca amatör kamera kullanmış, bu tür görüntüler seyretmiş kişiler olarak el kamerasıyla çekilmiş her görüntüde kendi yaşanmış deneyimimizle belli belirsiz bir özdeşlik kuruyoruz. bunlar yüzeysel de olsa kafamdan geçenler.

    film yarattığı heyecan ve sürükleyicilik açısından başarılı. ama hemen her sahnesinde kendine ihanet ediyor. godzilla'nın sıradan bir taklidi olmanın dışına inanılmaz işler başaran kahramanların değil, sıradan insanların gözünden bakması (tabii o kadar da sıradan değil, aksi halde sadece kaçışan insan seyrederdik) ve bunun için de karakterlerin el kamerasını kullanması ile ayrılıyor. tabii bu durum fantastik bir olayı anlatmasına rağmen çok gerçekçi olmasını sağlıyor -mu? el kamerası kullanmayan biri bile koşarken, kaçarken kameranın düzgün tutulamayacağını bilir. ayrıca hiç kimse psikolojik ve fizyolojik olarak yıkılmışken kamerayı kendi gözü gibi kullanmaz, hele hele zoom falan yaparak annesine kardeşinin öldüğünü anlatan arkadaşını çekmez. tabii herkes (yazar, yönetmen, yapımcı) bu durumun farkında. ortaya attıkları gerçekçiliğe sadık kalsalar pek çok sahne yer almayacak, aradaki pek çok kopukluğu bağlamak için seyirciye yüklenmek zorunda kalacaklar. para kazanma endişesi açısından anlaşılır bir durum, ama filmin kendine ihanet ettiği gerçeğini değiştirmiyor bu. fantastik bir film de gündelik gerçekçiliği arayan biri değilim, ama bu film kendi parametrelerine karşı tutarsız bir seyir izliyor.

    sonuçta seyri keyifli bir film olduğunu kabul ediyorum, ama landlord kadar beğendiğimi söyleyemem.

CEVAPLA