cüneyt cebenoyan

Birgün gazetesi sinema yazarı Cüneyt Cebenoyan bu hafta gösterime giren filmlerden dördünü değerlendiriyor: Ara, Girdap, Paranoid Park ve Juno.

Ara: Gerçeği Ararken

Son Antalya Film Festivali’nde yarışmaya layık bulunmayan filmlerin en ünlüsü “Ara” bu hafta gösterime giriyor. “Ara”ya haksızlık yapılmış olduğunu hemen söyleyelim. Yarışmadaki birçok filmden daha iyi bir film “Ara”. İki çiftin ilişkileri üzerinden Türkiye’nin bir dönemini, 80 sonrasında maddi açıdan zenginleşirken, manevi açıdan da çölleşen insanların öyküsünü anlatıyor film. “Ara” bir evde geçiyor neredeyse bütünüyle.

Çocukluğunda o evde kötü şeyler yaşamış olan Gül, evini reklamcılara, dizi çekenlere kiralıyor. Mekan “ara” bir mekan yani, bir geçiş anında bulunulan bir mekan. Dışarısı ise filmin son sahnesi hariç sadece ses olarak mevcut. O seslerin en belirgini ise “Sikerim lan” diye bağıran tinercinin sesi. Tinercinin iddiasıyla konumu arasındaki tezat, evdekiler için de geçerli. Filmde kimse olduğunu iddia ettiği kişi değil. Kimse de kimseyi doğru dürüst tanımıyor aslında. Birbirlerinin en iyi arkadaşı olduğunu iddia eden erkekler aslında birbirlerini hiç tanımıyorlar. Birisi diğerinin karısıyla yatıyor, diğeri ise gizli bir eşcinsel. Ama bilindiği gibi eşcinsellik “evlenmeye mani değil”.

“Ara”nın karakterleri inandırıcılar. Filmin çok başarılı bulmadığım bir yanı karakterlerin yaşadıklarını bir anlamda yorumlayan ve o evde çekilmiş reklam, dizi ya da kliplerden alınmış görüntüler. Bunların dikkati dağıtmaktan başka pek bir işe yaradığını düşünmüyorum. “Ara” bir başyapıt değil ama bu yıl şu ana kadar vizyona giren en iyi Türk filmlerinden biri.

Girdap: Ah, Şu CIA Yok Mu!

“Girdap” son sahnesine kadar bize kökten dinciliğin bakış açısını anlatıyor. Hatta bu görüşün propagandasını yapıyor. Ama sonunda gelip her şeyi Amerikan (CIA) komplosuna bağlayıp işin içinden sıyrılmaya çalışıyor. Filmin son sahnesi o kadar karikatür ki, insan seyrettiği şeye maruz kaldığından dolayı utansın mı (bunu hak etmek için ne yaptım?) yoksa gülsün mü bilemiyor. Aslında bu duygu filmin başka birçok bölümü için de geçerli.

Filmin kahramanı Umut, Antalya’dan İstanbul’a üniversite okumaya geliyor. İki kişiyle birlikte bir ev tutuyorlar. Ama ev sahibi, bazı eşyalarını depoladığı bir odayı kullanmamalarını istiyor gençlerden. Umut okuluna devam ederken, araya “polise saldıran” ve belli ki Türkçe bilmeyen (“sosyalist platformu” diye masa açtıklarını görüyoruz) solcu gençlerin görüntüleri filan da giriyor. Umut nasıl geliştiğini bilmediğimiz bir süreçte okulun muhtemelen en güzel ve en havalı kızını tavlıyor. Derhal yatıyorlar. Ama bir gece evde garip bir olay oluyor: bir odadaki bütün eşyalar ters dönüyor. Olayı açıklayamayan gençler bir hocadan yardım istiyorlar. Böylece başlayan gerçek üstü olaylar ve hoca yorumları zinciri Umut’u dinci çevrelere yaklaştırıyor. Ve nihayetinde…

Her şeyi açık etmeyelim ama film kurandan bir alıntıyla son buluyor. O ana kadar cinselliğe ve kadına yaklaşımı son derece düşmanca olan film, muhafazakar olun ama CIA oyunlarına kanıp intihar eylemcisi filan olmayın demeye getiriyor. Ama film boyunca ileri sürdüren savlar intihar eylemciliğini onaylıyor; radikal görüşleri yanlışlayan bir şey yok filmde. Her şeyin CIA komplosu olması dışında… Ilımlı İslam propagandası yaptığını sanan bu filmin kendisi bir CIA komplosunun ürünü olmasın? ABD, Türkiye’den ılımlı Müslüman olmasını istemiyor mu? Paranoyanın sonu yok.

“Girdap” sadece tezleri itibarıyla abuk sabuk bir film değil, her haliyle öyle. İstanbul’da sokakta bir kızla bir erkek cinsel ilişki kurabilir mi? Bırakın İstanbul’u aşk kenti Paris’te bile böyle bir şey mümkün değilken, “Girdap”a göre böyle bir şey olabilir. Kadın denilen şeytan erkeğe bunu yaptırmaya bile kadirdir.

Neresinden tutsanız elinizde kalan bu filmde belli ki bir cevheri olan ama bunu sadece arada sırada gösterebilen oyunculara yazık olmuş.

Paranoid Park: Korku ruhu kemirir

Gus van Sant’in son filmi “Paranoid Park” yönetmenin gençlik ve ölümle ilgili filmlerinin temalarını bir yandan yeniliyor bir yandan da diğer filmlerde olamayan başka bir boyuttan sesleniyor. Bu film çok daha öznel bir bakış açısıyla yapılmış, bu bakış açısı da filmin kahramanı Alex’in bakış açısı. Belki bakış açısı da değil de Alex’in bilinç akışı demek daha doğru. Büyük bir travma yaşayan, bu travmayı başkalarıyla paylaşamayan bir delikanlının olayları yerli yerine oturtma çabasını, o zihnin içinden izliyor gibiyiz. Alex’in kafası yaşadıklarıyla hesaplaşmayı her an sürdürüyor ama Alex’in hayattan kopukluğunun tek nedeni bu değil. Alex bir güvenlik görevlisinin ölümüne neden oluyor istemeden, yaşadığı travmanın nedeni bu. Parnoid Park denilen, kaykaycı mekanında tanıştığı kendinden yaşça büyük bir gençle bir trene kaçak biniyor Alex. Kendilerini indirmeye çalışan görevliyi itiyor. Yere düşen görevlinin üzerinden bir tren geçiyor. Belden aşağısı kopmuş görevlinin yardım isteyen gözlerle kendisine bakışını Alex’in unutması mümkün mü?
Ama Alex’in tek sorunu bu değil. Parçalanmış bir ailenin çocuğu olan Alex, kız arkadaşıyla da tamamen ayrı telden çalıyor. Dışa dönük ve yüzeysel bir kız olan sevgilisiyle içe dönük, duyarlı Alex tam bir tezat oluşturuyorlar. Alex belki de kızlardan çok erkeklerden hoşlanıyor ve Paranoid Park’taki delikanlılarda bulduğu da böyle bir cinsel cazibe. Ama bunu ne Alex ne de seyirci tam olarak bilemiyor. Alex güvenlik görevlisinin ölümüne neden olduğu için polisin kendisini yakalayıp cezalandırmasından korkuyor ama belki paranoyasının ardında eşcinsel olduğu için cezalandırılmak da var.
Film Alex’in, sevgilisinden çok daha zeki ve duyarlı olduğu belli olan başka bir kız arkadaşının önerisiyle yazdığı günceyi izliyor. İnsan zihninin ileri geri gitmesi gibi, film de zaman içinde sıçrıyor, yavaşlıyor, hızlanıyor. Sonuç olarak “Paranoid Park” karmaşık bir ruh halini çok başarılı bir biçimde ifade ediyor. Klasik anlamda bir öykü anlatmaktan çok bir var oluş halini hissetiriyor. Filmin internetten bulunan amatör oyuncuları da çok iyiler.

Juno: Çocuk Da Yaparım, Öğrencilik de

“Juno” 16 yaşındaki bir lise öğrencisi kızın yani Juno’nun (Ellen Page) hamile kalması, çocuğu aldırmayı düşünüp vazgeçmesi, ailesinin desteğini alıp çocuğunu doğurması ve onu evlatlık vermesi sürecini anlatıyor. Filmde her şey neredeyse tereyağından kıl çeker gibi kolay oluyor. Hamile kalmak büyük bir sorun değil, aldırmak da öyle, ama sevimsiz gözüküyor, o zaman doğuralım. Başlangıçta çok sevimli değilmiş izlenimi veren baba ve üvey anneye durum açıldığında da korkacak bir şey yok, derhal yardım etmeye başlıyorlar. Ne kadar güzel, keşke her zaman böyle olsa, dedirtiyor olayların gelişimi. Peki çocuk doğunca ne olacak, daha anne olmaya hazır değil ki Juno’cuk? Gazeteden evlat edinmek isteyen bir çift bulunur. Kadın biraz kabız gibi görünür, adam ise sevimlidir. Juno’yla paylaştıkları çok şey vardır, müzikten sinemaya. Tam ikisi arasında bir aşk başlar gibi olduğunda film saf değiştirir. Adam büyüyememiş ve sorumsuz biri, kadın ise olgun ve sorumlu kişilik olarak karşımıza çıkar. Kadın rekabeti, kadın dayanışmasına dönüşür.
Her şey nihayetinde mutlu bir sona bağlanır.
Ellen Page’in canlandırdığı Juno karakterinin hazır cevaplığı, çok bilmişliği, sürekli popüler kültüre gönderme yapar hali sinir bozabilir. Juno’dan çok senaristin çok bilmişliğine ve “aman da ne akıllıyım” der gibi gösteri yapmasına kızabilirsiniz. Her şeyin bu kadar kolay olması, hiç gerçekçi gelmeyebilir. Ama “Juno” her şeye rağmen hoş bir tat bırakıp gidiyor. Hiçbir şey gerçek hayatta böyle olmayabilir ama keşke olsa! Hamile kalmak gibi zor bir durumla genç bir kız ve gittiği okulu, annesi babası bu kadar kolay başa çıksa! O çocuğa derhal sevecen bir anne bulunsa! Niye olmasın? Niye olmuyor? ABD’de belki böyle bir hikayenin yaşanması o kadar da uzak ihtimal değildir ama Türkiye’de hayal etmesi bile imkansız.
“Lolipop”tan (Hard Candy) hatırladığımız Ellen Page başta olmak üzere filmin bütün oyuncuları çok başarılı. “Juno”nun belki yaptığı en önemli şey hamile bırakılmış zavallı genç kız imajını tersine çevirmesi. Karşımızda hamile bırakılan değil hamile kalan, güçlü ve kararlı bir genç kız var.
Filmin Kimya Dawson (eskiden Moldy Peaches üyesi) imzalı şarkıları da özel bir övgüyü hak ediyor.

Fotoğraf: Muhsin AKGÜN

Bu yazılar da ilginizi çekebilir