
Sinemasız kalmayın çünkü sinema hayatı "eşsiz" kılar.
Kanal 99′un acar olduğu kadar da cıvık muhabiri Ozan (Burak Sarımola) ve onun şoförlüğünü ve de kameramanlığını yapan yol arkadaşı Atilla (Mehmet Erbil), Anadolu’yu dolaşarak, yöresel yemekleri tanıtan bir televizyon programı yapmaktadırlar..
En son çekim yaptıkları, sadece erkeklerin yemek yaptığı bir köyde yedikleri kötü yemeklerden mideleri altüst olmuş bir halde minibüslerine binerler ve kendilerini beklemeyen yeni köylere varmak, yemeklerinden tatmak üzre yeniden yola düşerler..
Son yedikleri yemekten bozulan ağız tatlarını kutu kutu birayla gidermeye çalışan -biri şoför- şuursuz ikili, beklendiği üzre bir trafik kazası geçirir. Ucuz atlattıkları bu kazadan sonra geldikleri Dikili’nin Yenice köyü pek sessiz, sakin neredeyse ölü bir yerdir. Kahvenin önünde tek başına çay içen yaşlı bir adamla karşılaşan gençler tavsiye üzerine, şerbetçi Emine Ana (Aysan Sümercan)’nın evini bulur ve içeri dalarlar.
Ozan’a büyük ilgi gösterip, Hoş Memo’nun Zapazap Suyu misali kazanda hazırladığı meşhur şerbetinden tattıran (Genç arkadaşım, o güzelim beyinciğini hiç zorlama, bilemezsin bu suyu.. Asterix’in devegücütazıhızı şerbeti desem.. nasıl, bunda anlaştık mı?) ve bu arada da saçma sapan konuşan kadın, içinin pek ısınmadığı kameraman arkadaşa değil şerbet, zırnık bile koklatmaz. Şerbeti içtikten sonra kendini bir hoş hisseden Ozan, bu duruma bir anlam verememiş; programına bir şeyler çekmek için koca köyde değil yemek yapan, doğru dürüst konuşan birine bile rastlamayınca da çekip gitmeye karar vermiştir. Arabalarına atlayarak, geldikleri yoldan gitmeye kalkışsalar ya da tam tersini de yapsalar köyden çıkmaya bir türlü muvaffak olamazlar; tilki misali dönüp dolaşıp kendilerini yeniden köyün merkezinde bulurlar..
“Biz şu lanet köyden çıkamadık bari telefon edelim de birileri gelip bizi çıkarsın..” düşüncesiyle telefon etmeye kalkışınca; böyle bir aletin henüz oralara gelmediğini öğrenirler.. Kapsama alanına giremediklerinden cep telefonunu da kullanamayınca, sonunda, köyün camisinin minaresine çıkarak, oradan kapsanmayı akıl ederler.. Yalnız Ozan Bey’e göre bir problem vardır, arkadaşına: “Bir minareye ancak bir kişi çıkabilir, sen aşağıda bekle..” gibisinden ‘salakça’ bir laf eder..
Hadi dünyanın demeyeyim ama koca İslam aleminin, bu en saçma sapan ‘minareye çıkma prosedürü’ iddiasına yanıt vermekten kaçınan kameraman Atilla, içinden:”Çık bakalım çık, indiğinde görürsün şeyini..” der gibi bakmakta; Ozan ise: “Hemen de yedi lan lavuk.. İtiraz etseydi zaten ikinci hamlemi yapacak, ‘telefon bana ait, eh.. filmin esas jönü de ben olduğuma göre, minareye benim çıkmam kaçınılmaz..’ diyecektim” şeklinde düşünmektedir..
Ozan oğlan, bir yandan minarenin merdivenlerini tırmanmakta, bir yandan da: “Ulen şu minare merdivenlerini de neden bu kadar dar yaparlar, hiç anlamam..” mealinde saçmalamaya devam etmektedir..
Az sonra aşağıdan bir de bakarız ki, bizimki minarenin şerefesinde görünmüş, elinde telefon yerine kırmızı renkli bir bira kutusu, manzaraya karşı biralanmaktadır.. (Tövbe estağfurullah!.)
Yalnız dikkat! Bu bira kutusu pek önemli bir şahsiyet olup, bu nadide filmin ilerleyen sahnelerinde sık sık karşımıza çıkacak, kendisine verilmiş olan ‘laytmotif’ görevini tüm simgeselliğiyle ve canla başla yerine getirecektir..
Minarenin tepesine çıktığında, oraya neden çıktığını tamamen unutmuş görünen eleman, neyse ki tepe üstü düşmeden -en mühimi de- o sarhoş kafayla ezan okumaya falan kalkışmadan minareden aşağıya iner.. İndiğinde sürpriz hazırdır, kanka deyip bağrına bastığı Atilla, arabaya atlayıp arkasına bile bakmadan köyden uzamış, her geçen saat iyice tuhaflaşan bu adamı orada bırakıp gitmiştir..
Ak Sakallı Dede’nin bir nevi uzun saçlı şubesi olarak ortalıkta dolaşan köyün muhtarı Hulusi Dede (Erol Alpsoykan) ise, Ozan’ın tek teselli kaynağı ve yardımcısı olarak zırt pırt yanında belirmekte, davudi sesiyle ona verdiği ‘mantık ötesi’ nasihatlerle, zaten ‘durgun zekalı’ olduğu her halinden anlaşılan oğlanın kafasını iyice bulandırmaktadır..
Emine Ana’nın verdiği içeceğin ‘ölümsüzlük şerbeti’ olduğuna, bunun etkisiyle de köyden kesinlikle ayrılamayacağına, muhtar Hulusi Dede’nin açıklamalarıyla da iyice iman eden Ozan’ın morali çok bozuktur..
Bu afişteki ben de olabilirdim ha!Sayın Yönetmen tarafından, ‘ıslı mı-ıssız mı’ olduğuna bir türlü karar verilememiş gibi görünen bu acayip köyde arkadaşsız kalıp canı sıkılan eleman, kız arkadaşı Duygu (Nihan Elmas)’yu -kendisini eğlendirmek üzre- yanına getirmenin planlarını yapmaya başlar..
Ozan’ın, ‘kendine has’ sonu gelmeyen tavlama yöntemleriyle bir zamanlar nasıl tava getirdiğini, içimize hafakanlar basarcasına öğrendiğimiz sevgilisi, çok geçmeden köye gelir. Büyük sevinçle karşıladığı kıza, gündüz, köyün gezilip görülmesi gereken mesire yerlerini gösteren oğlan; akşam da muhtar ve karısıyla birlikte bahçede masa kurarak mangal yakar, etin yanında rakı falan, bir güzel kafa çekip eğlenirler..
Gelgelelim, Ozan’ın ölümsüzlüğü ve oradan ayrılamaması gibi akıl almaz olaylardan Duygu’nun kafası karışmış ve haliyle tırsmıştır.. Oğlanı da arabaya atıp bir de kendisi köyden çıkmaya çalışır ama nafile.. Kız, arabanın içinde sinirinden isyanları oynarken, bunları daha önceden de yaşamış oğlanın, ‘bekle sen, nah çıkarsın’ der gibi sırıtarak suratına bakması ise iyice asabını bozar..
Sonuçta, köyü, yanında Ozan olmadan terk edebileceğinin farkına varan kız, orada daha fazla duracak değildir; o da kameramanın yaptığı gibi, aynen uzar. Köyün tekinsiz ahalisiyle yeniden ve sonsuza dek baş başa kalma durumundaki oğlan, kafayı sıyırmanın sınırlarında dolaşmakta ve intiharı bir kurtuluş gibi görerek bu uğurda çeşitli yöntemler denemektedir:
Bunlardan biri, iki kadının kenarında çamaşır yıkadığı dereye, boynundaki ipe bağlı koca bir taşı kucağında taşımak suretiyle, yürüyerek girme yöntemidir ki, sonuçta eleman, yavaş yavaş suya gömülür ama ölmez, üstelik, ‘sualtında boğulmadan kalma’ rekorunu da açık ara kırıp, sonra hiç istifini bozmadan, elinde yeniden beliren o meşhur ‘laytmotif’ kutu birayla da bu son başarısını kutlar..
Kendini öldürmek umuduyla son kez de dünyanın en bilinen metodunu uygulamaya karar veren Ozan, bir ağacın dalına bağladığı urganın ilmiğini boynuna geçirip ayakları boşlukta hafif hafif sallanarak öylece akşamı eder, sonra da aynı durumda, yani boğazından iple asılmış vaziyette mışıl mışıl uyur; sabah olduğunda ise muhtar emminin günaydınıyla gözlerini açar ve “Tüh ulan yine ölemedik..” diyerek pişmanlığını ifade eder..
Ölemeyeceği iyice kesinleşen Ozan, artık bu fiili durumdan zevk almaya karar vermiştir: Terk edilmiş, harap bir evin dışını beyaz bir boyayla boyamak suretiyle anında yeni hale getirip,hiç yoktan bir ev sahibi olur; muhtarın önerisiyle de, hazır ölümsüz olmuşken, ölümlüyken yapmak isteyip de yapamadığı bütün isteklerini gerçekleştirmek üzere, oturup bir kağıda-ciddi ciddi- bir yapılacaklar listesi hazırlar..
Genç adamın istek listesi içinde bana en göz yaşartıcı geleni, tenis öğrenmeye teşebbüs etmesi idi; ki değerli yazarımız Çetin Altan‘ın kırk yıllık düşünün gerçekleştiğini gördüğümüz bu ibretlik sahne, gözümüzü yaşartmayacaktı da ne yapacaktı..
Bu uyanık ve istidatlı oğlanın, bir Türk köyünün belki de tenis bilen tek muhtarından, toprak kortta beleşe ders alması; adeta ‘balta sallarcasına’ bir maharetle kullandığı raketiyle de topları bir bir iteklemesi, gerçekten görülmeye değer bir manzaraydı sayın seyirciler..
Filmde anlatmakla bitmeyecek nicelikte görülesi (Düşman başına!) ve ibret alınası daha çok sahne var ama şöyle bir toparlayacak olursak: Sinema perdesindeki görüntüye bile adeta göbek attıran, büyük bir sarsıntı ve gürültüyle arada sırada köye uğrayan ‘esrarcengiz’ ziyaretçilerden korunmanın yollarını öğrendik; elinde koca bir güğümle ayran ikram eden, aynı zamanda bizim parlak Ozan’a göz süzmeyi de ihmal etmeyen, her ne kadar biraz çirkinse de içinin gayet güzel olduğunu tahmin ettiğimiz ayrancı kızla tanıştık; köy kahvesinde ‘okey’ oynarken kafaları bozulunca birbirlerine tabancayla ateş eden, ardından da “Oh be rahatladım!” falan deyip gevşeyen, ölümsüz olmanın yanısıra, evrimlerini -bireysel olarak- geriye işletme becerisi de gösterebilmiş bir takım tiplerin ‘akıllara seza’ gösterisini izledik..
Sen beni güldürdün Allah da seni öldürsün emi!
Filmin, eğlenceli hali ‘istemeden’ oluşmuş bu akla ziyan sahnelerini peşpeşe izlemekten tam manasıyla ‘şok olmuş’ vaziyette salondan çıktığımda, tecrübeli bir sinema yazarının bana dönüp: “Ayıp olmasın diye çıkamadım ama perdede olan bitenlere şahit olmamak için de gözümü kapatmak zorunda kaldım..” dediği, senarist ve yönetmenliğini Korhan Uğur beyefendinin yaptığı Öldür Beni’nin hakkında ‘teknik ve sanatsal’ açıdan konuşmak ne kadar doğru olacak bilemiyorum..
“Türk filmleri üzerine elimizden geldiğince lütfen kötü şeyler yazmayalım..” babından hep lafı edilen, malum ‘iyimser’ tavsiye kulaklarımda çınlıyor çınlamasına da, hiç bir iler tutar yanı olmayan bu ‘kordela’ hakkında -fazla incitici olmadan- ne yazmam gerektiğini arıyor fekat ne yazık ki bulamıyorum a dostlar.. Yoksa, -en azından, bunun gibi düşük bütçeyle yapılmış- Türk filmlerine pozitif ayrımcılık yapmaya her zaman hazırım ve çoğu sinema yazarı gibi ‘naçizane’ yapıyorum da zaten..
Yönetmenlik hususuna hiç değinmeden söyleyecek olursam: Öldür Beni, kötü diyaloglarla süslü ‘çorba’ bir senaryodan, en hafifinden ‘müsameremsi’ oyunculuğa; alakasız bir filmden araklanmış gibi duran müziğinden, meşum kamera cambazlıklarına kadar bir filmi film yapan tüm öğelerin bir tanesinde bile sıfırın üstüne çıkamıyor.. (Köyden çıkmak üzre bir o yana bir bu yana koşturan Ozan’ın, atlıkarıncada dönercesine yapılmış o ‘komik ötesi’ yakın plan çekimler de neydi yahu!?)
İddia edildiği gibi, fantastik türüne değil de ötesine layık olan, hatta -her açıdan- ‘teribıl’ denebilecek, şaka gibi bir film ama ne yazık ki şaka değil, hakiki bir fecaat.. Oh be rahatladım!.
"Dikili’ye bağlı Tahtalıköy’e hoş geldiniz: Öldür Beni" için 7 Yanıt
gerçekten hakaret bıyutunda bir yazı olmuş ellerine sağlık bundan önce olduğu gibi bundan sonrada çok iş yapıcaz bu piyasada yani karşılaşırız sözüne güvendiiğim bilirkiişilerden güzel yorumlar alırken senin gibi birinden bu yorumları almak pek fazla koymaz adama kalemine sağlık ne kadar iş bilmesende :)
Lütfen dikkat !! bilinçsiz yere hakaret ettiğiniz oyunculuğunla dalga geçtiğiniz insanlar tiyatro kökenli bu işin eğitimini almışlardır .Ben filmi izledim sıradan bir film değil bence türk sinemasında bir ilk cesaret isteyen konu işlenmiş
Öldür Beni
Türk Sineması’nda Üslup Çoğulluğu – [Avantajlar ve Dezavantajlar]
Şahin Sınır
Öyle bir film düşünün ki, bugüne değin izlediğiniz en kötü aşk sahnelerinden mürekkep sahneler içersin, hatta filmin o mecraya hangi sıra nasıl taşındığı kati surette anlaşılmasın! Yoksa, filmin mimarları, estetik tavırlardaki müspet bütünlük arayışının darmadağın edildiği bir stratejiyi mi devreye soktu bu filmde? Cevabı biz de bilmiyoruz…
Öte taraftan farklı üslup denemeleri yapan bir yazarı andıran genç yönetmenin (Korhan Uğur) senaryoya bağlı kalmaksızın, deneyci bir tavırla bu filmi çekmiş olması (sahneler arası geçişlerdeki dağınıklıktan bu iddiamızı temellendirmek mümkün), izleyiciyi farklı duygulanımlara da sevk ediyor. İlk iddiamızdaki dezavantajı dengeleyecek bir durum olarak da değerlendirebiliriz bu stratejiyi. Çünkü Türk sinemasında çokça görmeye alıştığımız “duygu manipülasyonu”na girmeden (ya da başka bir ifadeyle, sinemadaki tüccar zihniyetinin geleneksel stratejilerine başvurmadan) 20 dakikada bir, sizi başka bir evrenin karmaşık atmosferine sokmayı başarıyor bu film.
Kısıtlı bir bütçeyle 16 günde 16 ayrı deneme-yanılma…
Film, senaryosu açısından oldukça farklı ve bugüne değin Türk sinemasında hiç işlenmemiş bir konuyu ele alıyor: “Ölüler yaşayanları rahatsız eder”. Film, bu düşünceye temelden karşı çıkıyor ve bizi “tam tersinden bakmaya” davet ediyor. Yaşayanların ölüleri sürüklediği bu dayanılmaz mahcubiyeti, ölülerin üzerinden alıp, yaşayanların üzerine yüklüyor. Yıllardır süre gelen geleneğe karşı çıkarak “yaşam”ı değil, “ölüm”ü sorguluyor. Bunun yanı sıra, filmde zaman ve mekanın kurgulanış düzeni oldukça ilginç. Tanrı’nın insanlara yeni bir şans verdiği mekan küçük, sessiz bir köy. Oysa burada bir senaryo boşluğu var gibi. Çünkü diyalogların birinde –bütün bilgece sözlerin tek hakimi ve en büyük sinema hatalarından biri olan bu klasik kahraman tipolojisi- Hulusi Dede, bu köyün Tanrı’nın insanlara hayattayken yapmak istediklerini yapmaları için, ölüm öncesi bir fırsat olduğunu söylüyor. Oysa bir insanın yapmak istedikleri bir köyde mümkün olabilir mi? Hele de köyden dışarı çıkamıyorsanız! Tenis oynama sahnesi (ki barındırdığı ironi, izleyici açısından kayda değer) bu eleştirimize bir cevap olabilir, ancak raketleri turistler unutmuş yüzyıllar önce. Ya kişi burada, teknolojik bir malzeme arzularsa?
Burada filmin içeriğine dair daha pek çok kritik yapmak mümkün! Ama ben merceği başka yere yöneltmek istiyorum (yazımın derdide budur): Filmin alımlanma tarzına…
Bu filme dair karmaşık haleti ruhiye içinde kalan izleyicinin yorumlarından filme dair ve genel film değerlendirme alışkanlıklarımıza dair bazı profilleri sizinle paylaşmak istiyorum. Kentsoylu hayatın içinden gelen kesim, bu filmi kategorize edememenin rahatsızlığı içinde, “Öldür Beni”de popülist aksiyon, gayri ahlaki ucuz sahneler, pulp fikir aktarımı, standartlaşmış zihinlere uygun sinema ritüelleri ve belki de kente dair modernlik imgeleri bulamamanın üzüntüsü içindeydi. Filmi beğenmeyenlerin ve ivedi(k) eleştiri getirenlerin (üst-derecede estetik bilimi okumuş tahsilli eleştirmen edasıyla) filme tavır alışında ben sınıfsal bir hınç yakaladım. Buna karşılık Anadolu yerlisi, kimlik tipolojisinde memleket ahvaliyle duygudaşlık kurarak yaşayan kesimdeyse filmdeki mesajların içeriği ve köyün kendine has natüralizminin bir mest etkisi yarattığını gördüm. “Bu filmin türü nedir?” sorusu cevap alamıyorsa bunu, bu filmde emeği geçen ve amatör ruhla (arkasına büyük finansörlerin kendi “beğeni kalıplarını dikte etme arzularını” almaksızın) emeğini katan ekibin zengin muhayyilesine vermek gerekir.
Türk sineması bu tarz draması, mizahı, gerilimi ile karmaşık duygularla bizi yüzleşmeye bırakan çalışmalara ihtiyaç duymalı kanımca. Ayrıca filmde çalışan bütün ekibin ilk deneyimi olması itibariyle, ağır eleştiriler sunmayı elbette etik ve samimi bulmuyorum. Sinema izleyicisi için bir filmdeki noksanlıkları görmek bir hayli kolaydır. Oysa emek, çaba ve cesaretin ürünü olan her çalışma bizce alkışlanmaya değerdir. Bir filmden beklenen en önemli unsur, senaryosunun tutarlı ve her şeyin nihayetinde yerli yerine konulmasıdır. Öldür Beni’nin bunu başarıyla sergilediğini düşünüyorum. Metafizik bir konuyu toparlamak, onu, yıllarca standart senaryoları izlemek zorunda bırakılmış Türk seyircisine anlatmak, filmi izleyenlerin kafalarında soru işareti bırakmak ve bir yandan da bu sorulara cevap aramanın hazzını yaşattırmak oldukça zor bir iştir.
Merhaba,
Öncelikle Burak Bey'den aldığınız mesaja cevabınızı okudum sonra bahsi geçen yazıyı okumak için buraya geldim. İlk yazıda dedim herhalde oyuncu kapris yapmış, Numan Bey de sinirlenmiş dedim. Sonra bu yazıyı okumaya başladım. Başlamamla bitirmem bir oldu. Sonuna kadar gelemedim. Açıkcası, bir film eleştirisi değil bu. Oldukça "fazla" anlatmışsınız zaten filmi. Tek tek cümle cümle didiklemişsiniz. Tabir-i caizse spoiler vermişsiniz. Ben yazamam ama izlerim ve film eleştrisi de okumayı severim. Hayatımda bu kadar saçma sapan eleştri de görmedim. Burda ne oyuncuyu savunmak için varım ne de filmi. Filmi izlemedim bile. Ama sizin yaptığınız gerçekten rencide edici bir şey ve çokca da terbiyesizlik boyutunda. Her nasıl benim üslubum böyle derseniz deyin. Kişiye değil oyunculuğa, senaryoya söyledim lafımı derseniz deyin. Doğru bir üslup değildir fikrimce. Saygılar.
arkadaşlar merhaba bu filmi bende izledim gayette eli yüzü düzgün bir filmdi lütfen eleştirmeyi bilmiyosanız böyle bir işe kalkışmayın.
bu nasıl bir eleştiridir? saçma sapan… bu kadar gıcık olunmaz oyuncuya, senariste, vs… gereksiz buldum. filmi az önce izledim. düşük bütçeli ancak başarılı bir film olmuş. hollywood çeksin, efekt mefekt izleyip dibiniz düşer tabi mesaja değil görüntüye aldandığnız için. :/ saçma… çooook saçmasınız numan bey…
burası numan bey in alanı.ne cüretle saçma olduğunu söyleyebilirsinizki! sizin saçma olarak algıladığınız şeyin bu filmi varetmiş insanlar için, bir tecrübe olma ihtimali aklınıza gelmedi mi? numan bey in güçlü bir bilgi birikimi ve mizah duygusuyla yazdığı hiçbir yazısında ben,sizin girdiğiniz entiriler kadar kaba bir dil görmedim.
Yorum Yazın