Edebiyat, politika ve sinema üçgeninde bir yolculuk: Psikocoğrafya / Londra Yazıları (Merlin Coverley)

Geçtiğimiz yılın Ağustos ayında kitapçı raflarında sessiz sedasız yerini alan Psikocoğrafya adlı inceleme, Türkiye’de en azından kavram olarak aşina olmadığımız bir konuyu irdeliyordu. Merlin Coverley’nin Kalkedon Yayınları’ndan Selen Serezli çevirisiyle yayınlanan kitabını  kendimize pusula yapıp edebiyat, politika ve sinema üçgeninde bir yolculuğa çıkıyoruz.

  Murat Ocakcan

Psikocoğrafya nedir? Coverley’nin kitabını okurken bizim için birinci önceliğe sahip bu soruya net bir yanıt verebilmek için hikayenin orta yerinden başlayalım. 1955 yılında Sitüasyonist hareketin önemli isimlerinden Guy Debord, “Kent Coğrafyasının Eleştirisine Bir Giriş” adlı makalesinde kavramın çerçevesini çizer: “Psikocoğrafya, bilinçli ya da bilinçsiz olarak düzenlenen coğrafi çevrenin bireylerin duyguları ve davranışları üzerindeki  belirgin yasalarının ve  spesifik  etkilerinin araştırılmasıdır”.

Guy Debord ve tasarladığı Paris haritası

İkinci Dünya Savaşı sonunda Sürrealizm akımın gelecek düşleri, yaşanan büyük yıkımla öksüz kalınca, Marksist görüşlerini 20. Yüzyıl avant-garde’ıyla harmanlayan bir grup aktivist, sanattan toplumsal kurallara kadar pek çok alanda mevcut düzeni alaşağı edecek teoriler üretmeye başlar. 1940’lı yıllarda Lettrist Enternasyonel (LI) ve devamında Sitüasyonist Enternasyonel (SI) olarak adlandırılan bu akım, yaşamı dönüştürme ideallerinin temeline kent yaşamını alır. Bugün içinde yaşadığımız kentsel çevrenin düzenlenişi, otoritenin sıradan, mekanik ve itaatkar bireyleri yaratmakta kullandığı ölümcül bir silahtır ve SI’nın hedeflediği birey özgürlüğünü sağlayacak kentin yeniden inşasında (ve elbette baskılayan kentin yıkımında) kullanılacak kılavuz, Debord’un yukarıda bahsettiğimiz psikocoğrafi gözlem ve kayıtlarıdır.

Debord, SI’nin kuruluşundan önce Ivan Chtchleglov’un gelişini muştuladığı ve LI’nin yayın organı Potlatch’ta küçük, şakacı oyunların konusu olan Psikocoğrafya kavramı ve yöntemleri üzerine sıkı tanımlamalara girişir. Debord’un kaleme aldığı psikocoğrafi yöntemlerden birincisi détournement (saptırma)’dır. Mevcut ya da geçmişteki sanatsal üretimlerin, üstün nitelikli bir sosyal çevrenin oluşturulması için bir araya getirilmesidir détournement. Nesneleri kendi bağlamından kopararak yeni anlamlar yaratmayı amaçlayan dadaist-sürrealist düşüncelerle paralellik gösteren bu yöntem, Debord’un her işaretin başka bir şeye hatta kendi aksine dönüştürülmeye yatkın olduğu ifadesiyle, eski kültürel sınıfları yıpratmaya yönelik bir propaganda aracı olarak kullanılacaktır.

Debord, ikincil psikocoğrafi yöntem olarak dérive (sürüklenme) kavramını ortaya atar. Değişken çevreler aracılığıyla yapılan geçici seyahat tekniği olan dérive, düşmanın görüş mesafesinde bir manevra ya da keşif yolculuğudur. Dériveur, bu yöntemle yıkıcı bir konum alır, şehrin gerçekten ele geçirileceği güne dair bir buluşu ortaya koyar. SI’den Raoul Vaneigem, Üniter Kentçilik (Unitary Urbanism) üzerine yazdığı manifestosunda mekanın düşman işgalinde olduğu, sürekli bir sokağa çıkma yasağına maruz kaldığımızı ve bunun nedeninin sadece polisler değil, şehrin geometrisi olduğunu yazar. Dérive, işgali kırmanın ve kavgayı sokaklara taşımanın hazırlığıdır.

SI’nin ve Guy Debord’un teorilerinin nasıl uygulandığını öğrenmek için 20. yüzyılın saklı tarihine bakmamız yeterli. Coverley kitabında psikocoğrafya kavramıyla anılan Iain Sinclair, Will Self, Stewart Home gibi günümüz yazarlarının politik radikalliğini önemli ölçüde SI ve Debord’a borçlu söylerken, Debord’un ortaya attığı düşüncelerin tümüyle öncesiz olmadığı, bugün dünyanın her köşesi için psikocoğrafi okumaların mevcut olmasına karşın, William Blake, Daniel Defoe, Robert Louis Stevenson ve Charles Baudelaire gibi yazarları örnek vererek 17. yüzyıldan bu yana, özellikle Londra ve Paris düzleminde psikocoğrafya geleneğinin varlığına işaret ediyor.

Journal Of The Plague Year ve William Blake’in London’ı

Psikocoğrafya’nın özünde yer alan yürüme eylemi ve kentin hayal gücü aracılığıyla şekillendirilmesine ilişkin ilk bulgulara Daniel Defoe’nun iki eserinde rastlıyoruz. En ünlü eseri Robinson Crusoe’da yarattığı karakterle Defoe kendisinden sonra gelen yazarlara, kent gezginin düşsel seyahatine eşlik edecek olan yalnızlığı, özgürlüğü ve maceraperestliği armağan eder.  Journal of the Plague Year (Veba Yılının Günlüğü) adlı romanı ise belki de ilk psikocoğrafi tasarımdır. 1665 yılında Londra’da yaşanan veba salgınını anlattığı romanda karakterin kentte yolunu bulması, fiziksel yerleşim planının zihinsel bir haritayla okunmasına muhtaçtır. Ancak bu zihinsel süreç veba nedeniyle, herkesçe bilinen bir mekanı korkunç ve alışılmadık bir duruma getirir.

Psikocoğrafya’da kentin öznel bir algıyla, belli bir amaca yönelmeksizin boydan boya katedilmesinin öncülüğünü yapan Defoe’yu, güçlü mekan kavrayışı, muhalif düşünceleri ve anti-rasyonalizmiyle düşsel gezintilerinde kenti yeniden kuran William Blake takip eder. Iain Sinclair’in “Psikocoğrafya’nın manevi babası” olarak saydığı William Blake, şiirlerinde gezindiği Londra sokaklarında sonsuzluk deneyimini yansıtırken, kurulacak Yeni Kudüs’ün yerini kentin iktidar yapılarının yıkımını önererek gösterir. Yine Thomas de Quincey, Bir İngiliz Afyon Tiryakisinin İtirafları adlı kitabında, afyonun etkisi altında kentin yoksul mahallelerinde alt sınıflar arasında yaptığı gezintilerde bellek ve uyuşturucuyla çarpıtılmış imgelemiyle, ”kentli gezgini” yaratır. De Quincey’nin kentli gezgin figürü, Edgar Allan Poe ve Charles Baudelaire’in flâneur’ünden sitüasyonistlere kadar uzanan yolda başlıca esin kaynaklarından biri olmuştur.

Dr. Jekyll ve Mr. Hyde filminden bir sahne (1941, Yönetmen: Victor Fleming)

Psikocoğrafya’nın uyanıkken görülen düşlerinde, sıradanın arkasındaki sırrı açığa çıkarma yetisi, günümüz yazarlarında  (Sinclair, Ackroyd, Home) gizemi sembolize ederken gotik imgelere başvurma yoluyla kullanılmıştır. Yazar, psikocoğrafi keşifleri sonunda, gizil güç kaynaklarının ifşasıyla ötekileştirilenler ve mülksüzleştirilenlere iktidar tarafından verilen boş vaatleri pazara çıkarır. Robert Louis Stevenson’ın Dr. Jekyll ve Mr. Hyde adlı eserinde yarattığı gotik Londra atmosferi, alegorik bir şekilde, şehri sefalet ve zenginlik arasında iki zıt kutba böler. Psikocoğrafya’ya ve elbette Londra’ya kazandırdığı gotik yapı ile, görünen – saklı gerçek arasındaki gizemli ayrımı en açık şekilde ifade eden Stevenson, gelecek kuşaklara kabus benzeri bir rüya manzarası bırakır.

Edgar Allan Poe ve Charles Baudelaire

Londra’nın ürkütücü labirentlerinden Paris’in sokaklarına adım atıldığında kentli gezgin Flâneur’e (gezenti, aylak adam?) doğru evrilir. Flâneur figürünün ilk tanımı Charles Baudelaire tarafından yapılmakla birlikte, Flâneur’ün modern toplumdaki konumunu çözümleyen, Pasajlar adlı projesiyle Walter Benjamin olmuştur. Baudelaire ve Benjamin Flâneur kavramını Edgar Allan Poe’nun The Man of the Crowd (Kalabalıkların Adamı) adlı hikayesinde somutlar. Kalabalık Londra sokaklarını bir kahve dükkanındaki masasından izleyen isimsiz anlatıcının bakışları garip görünüşlü bir adamı yakalar. Merakını yenemeyip adamın amaçsız yolculuğunun asla sona ermeyeceği duygusuna kapılana dek gece boyunca yaşlı adamı takip eder. Kalabalıkların adamıdır o. Yalnız olmayı reddeder. Kalabalığın içindedir ama ondan uzakta ve uyumsuzdur. İç yüzü ve dürtüleri belirsiz bir modern kent gezginidir. Paris, genişledikçe gezgin için keşfedilmemiş bir orman haline gelir. Kentin keşfi, bir tür seçilmişlik ve gizli bilgilere erişme anlamına gelir ki bu noktada Flâneur, sokakların gizemini çözen bir dedektife dönüşür. Ancak kentin vahşi sokaklarının ehlileştirilmesi suretiyle Flâneur’ün bilgisi işlevsizleştirilmiştir. Kamusal alanların özelleşmesi ve sokakların trafik nedeniyle yürümeyi kısıtlaması ise Flanêur’ün eylemine ölümcül darbeyi indirir.

Walter Benjamin

Walter Benjamin, ölümü nedeniyle tamamlayamadığı Pasajlar adlı yapıtında Poe ve Baudelaire’in Flâneur’ünü analitik bir araç ve bir yaşam tarzı olarak ele alır. Flâneur’ü  modern yaşam ve sanayi devriminin bir ürünü olarak turistin ortaya çıkışındaki paralellik çerçevesinde görür. Benjamin’e göre o, kahramandan ziyade uygarlaşmamış kalabalık tarafından yönetilen çarklardan biridir. Flâneur’ün anlatısında vücut bulan, kaybedilmiş bir savaşın kurbanının akibetidir. Charles Baudelaire adlı eserinde şöyle diyor Benjamin: “Kalabalık, flâneur’ü bir fantazmagorya gibi çağıran tanıdık kentin önündeki örtüydü. Kalabalığın içinde şehir bir manzara, bir odaydı. Her ikisi de mal satmak için gezentilikten (flânerie) yararlanan mağazaların harcında kullanıldı. Alışveriş merkezi, Flâneur’e vurulan son darbeydi.” Şehrin umursamaz gözlemcisi, Benjamin’in düşüncesine göre kitlenin tüketime davet edildiği piyasanın gözlemciliğine soyunmuştur. Çelişkili rollerin figürü olan Flâneur’ün evi kabul ettiği sokaklardaki yolculuğu, kendisine düşman kesilen yeni kentin kuşatması altında sona erdiğinde, Blake’in zihinsel yolcusu ve Robinson karakteri Flâneur’ün elinden tutar.

Xavier de Maistre, Odamda Seyahat ve Odamda Gece Seferi adlı anlatılarında ev hapsi cezası infaz edilirken odasında yaşadığı komik ve eğlenceli hikayeleri konu alır. De Maistre bu anlatısıyla, sokaklardan aforoz edilen Flâneur’e içsel bir yolculuk önerir gibidir. Joris-Karl Huysmans ise Tersine adlı romanının bir bölümünde, Dickens’ın eserlerini okuduktan sonra Londra’ya gitmeye karar veren Parisli kahramanı Des Esseintes’i gidiş trenini beklerken bir İngiliz restoranına oturtur. Des Esseintes restoranda gördüklerini okuduklarıyla bağdaştırmanın memnuniyetiyle seyahatten vazgeçerek evine döner ve planını hayata geçirip Londra’ya gitmiş olsaydı büyük bir hayal kırıklığına uğrayacağından hiçbir şüphe duymaz. De Maistre ve Huysmans’ın zihin yoluluğunu Arthur Rimbaud, Roman (Romans) adlı şiirinde kendi türettiği robinsonner fiili ile kullanır. Kelime besbelli Robinson Crusoe karakterinden gelir (şiirin İngilizce çevirisinde “crusoeing” kelimesi türetilir). Bilincin gezintisi, gündüz düşü görmek olarak adlandırılabilecek Robinsonculuk’un izleri Céline, Weldon Kees ve Chris Petit gibi sanatçıların eserlerinde görülür. Artık Flâneur ve zihinsel yolcu arasında neredeyse hiçbir ayrım kalmamıştır.

Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda Dadaizm’in hemen bitişiğinde yeşeren Sürrealizm, şehir algısına tutku, cinsellik ve bilinç dışıyı aşılayarak Psikocoğrafya’nın sınırlarını biraz daha genişletir. Bu dönemde Andre Breton’un Nadja ve Louis Aragon’un Paris Köylüsü adlı romanları Paris sokaklarının Flâneur’ünü Freud’un teorisyenliğinde bilincin karanlık bölgelerinde gezdirir. Nadja’nın Paris’i erotik bir dönüşüm içinde resmedilirken, Paris Köylüsü daha sonra Sitüasyonistlere de ilham verecek biçimde şehrin ehlileştirilmesine lanet okur.

Günümüzde Psikocoğrafya, yazımızın başlangıcında sözünü ettiğimiz Sitüasyonist Enternasyonel macerasından sonra, deyim yerindeyse, yeniden Londra’ya döner. Coverley, dünyanın pek çok yerinde psikocoğrafi çalışmaların çeşitli grupların aktiviteleri aracılığıyla gerçekleştiğini ancak bu eylemlerin Sitüasyonistler ve onların avantgard atalarından esinlendiğini, bugün psikocoğrafi hareketlerin geldiği noktayı daha duru bir biçimde görebilmek için Londra’ya bakmak gerektiğini söylüyor. Bu yargı pek çok açıdan tartışılabilir olmakla birlikte, iyimser bir bakış açısıyla Psikocoğrafya’nın adı sık duyulan son büyük vaizlerinin bu bölgeden çıkması ve tabii Coverley’nin kitabın başından beri tüm yön işaretlerini Londra’ya çevirmesi nedeniyle, mazur görülebilir olduğu düşüncesindeyiz.

J. G. Ballard

Bugün Psikocoğrafya’nın konumlandığı cephenin sitüasyonistlerin iktidar tarafından yönetilen şehre çevirdikleri silahla donandığını görebiliyoruz. Türkiyeli okuyucunun da yakından tanıdığı J. G. Ballard, Death of Affect (Etkinin Ölümü) kavramıyla teknoloji ve medyanın diktatörlüğü altında insanın duygusal durumunu tanımlamıştır. Ballard’a göre baskının derecesi öylesine artmıştır ki, bilinç dışı dahi artık bir sömürgedir. Çarpışma, Beton Ada ve Yüksek Bina adlı romanlarında modern yaşamı duygusallığın ölümüyle resmeder. Ballard’ın romanlarında yaşanılan çevre, boğucu bir sıkıntıyla birlikte en uç davranış şekillerinin gözlemlenmesine neden olur. Ballard için apartmanlar, çevre yolları, toplu konutlar ve arabalar bireyin özgürlüğünü koruyan bir sığınak değil, insanoğlunun sürüklendiği dört başı mamur çöküntünün ateşleyicileridir.

İngiliz yazar Iain Sinclair, sürrealizm ve Blake’ten bu yana Londra’da süregelen düşsel geleneği birbirine eklemlediği 1975 tarihli Lud Heat adlı eseri ile psikocoğrafyanın bir nevi marka ismi haline gelir. Mimar Hawksmoor’un Doğu Londra’da konuşlanmış kiliseleri ekseninde kentin ekonomik, politik ve dini kurumları arasındaki gizemli fakat gerçek ilişkinin konu alındığı eserde, kentin kiliseleri, veba çukurları ve meşhur cinayetlerin işlendiği mahalleri harita üzerinde geometrik şekiller takip edilerek anlatılır. Sonraki eserleri arasında yer alan Lights Out For The Territory ve London Orbital, Sinclair’in kent yürüyüşleri sırasındaki düşüncelerinden oluşan denemelerdir. Bu kitaplarda Sinclair’in düş gücü, kenti gizemli ve doğa üstü bir yere dönüştürür.

Iain Sinclair

Peter Ackroyd, Sinclair’in Lud Heat adlı yapıtından esinlenerek yazdığı Hawksmoor’da katil ve kurbanın nesiller boyunca kötülüğün doğduğu mekanlara geri dönüşünü anlatır. Ackroyd’un tavrı tutucu, irrasyonel ve muhafazakar düşüncesiyle sitüasyonistlerden ayrılmaktadır. Sürekli geri dönülen geçmişe dair antikacılık anlayışıyla tarih, sonsuz bir donukluk içinde tekerrür eder. Bu nedenle Ackroyd’un metinlerinde, psikocoğrafyanın doğasındaki devrimci değişim talebi ya da Sinclair ve çağdaşlarının yoğun bir biçimde üzerinde durduğu Thatcher karşıtlığı okunmaz.

1990’lara gelince Stewart Home, birtakım grup isimleri altında faaliyet göstererek (Neoist Alliance, New Lettrist International ve London Psychogeographical Association) radikal sol, sınıf savaşı, Hegel, sitüasyonizm, gizem gibi konuları kendini ciddiye almayan bir anlayış içinde avant-bard adı altında kavramlaştırır. Home’un provokatif, açık saçık ve alaycı metinlerinin, Psikocoğrafya’nın amaca indirgendiği bir uzmanlar çağında, hiçbir programı ve gündemi izlemeyen yöntemi ve köklerinin farkındalığıyla Psikocoğrafya’ya özgürleştirici, nefes aldıran bir alan sağladığı düşünülebilir.

London (1994), Robinson In Space (1997)

1994 yılında Patrick Keiller, London adlı deneysel belgeselinde Londra kentini isimsiz bir anlatıcı ve kurgusal Robinson karakterinin yolculuklarıyla anlatır. Yıl 1992’dir. Muhafazakarlar bir kez daha iktidara gelmelerine karşın, Londra’nın sosyal ya da kültürel yapısı üzerine hiçbir programa sahip değildir. İktidarın tek önemsediği yer, kentin finans merkezi City of London bölgesidir. IRA bombalama eylemlerine devam ederken, kraliçe kentte düzenlenen mutad törenlerini ihmal etmez. Robinson’a göre İngiltere’nin 19. Yüzyılda Fransız Devrimi’ne karşı tepkisi ve İngiliz Devrimi’nin başarısızlığı kentin yokoluşunun temel nedenidir. Londra bu yüzden yalıtılmış ve kaybolmuştur. Keiller, Robinson karakteriyle kenti yeniden kurmaya uğraşır. 19. Yüzyılın Fransız şairleri (Rimbaud, Apollinaire, Baudelaire) ve 18. Yüzyıl romantik İngiliz yazarlarına (Walpole, Sterne) duyduğu ilgiyle, Robinson kentteki anıtsal yapıları bu sanatçılara özgüler.

Keiller’in Robinson’u, atası gibi ıssız bir adadadır. Ancak buradaki yokluk, kavramlardadır. Keiller, daha sonra Robinson In Space (Robinson Uzayda) adlı 1997 tarihli filminde şehrin dışına çıkar ve Defoe’nun ikiyüz yıl önce izlediği yolu takip eder. Robinson, İngiliz kapitalizminin sonuçlarını ve sanayi devriminin çöküş manzarasını araştırır.

Psikocoğrafya pek tanışıklığımızın olmadığı bir terim. Coverley’nin Psikocoğrafya’ya Giriş olarak okunabilecek metni, genel hatlarıyla son derece bilgilendirici ve yol gösterici olmasına rağmen, kitapta adı geçen eserlerin pek çoğunun Türkçe’de yayınlanmamış olması büyük bir sorun. Dileriz Kalkedon Yayınları tarafından Coğrafya Kitaplığı dizisinin birinci kitabı olarak yayınlanan bu eserin arkasından sözü edilen kitaplar da okuyucuyla buluşma şansı yakalar.

Psikocoğrafya (Londra Yazıları)

Yazar: Merlin Coverley

Çeviri: Selen Serezli

Kalkedon Yayınları, 2011, 125 sayfa

İlk yayınlanış tarihi 18.01.2012.