Sinema ve müzik

Demokrasinin “dinlendiği” yıllardan kalma bir hikayeyi anlatıyor “El Clan” filmiyle yönetmen Pablo Trapero. Diktatörlüğe boyun eğildiği, “Robin Hood”ların türediği 1980 Arjantini’ndeki bir ailenin, bir çetenin gerçek hikayesini anlatıyor kamerasıyla.

asdf Arquímedes Puccio’nun (Guillermo Francella) yönettiği Puccio Çetesi, 80li yıllarda faaliyetlerini sürdüren küçük oluşumlardan yalnızca biri. Yukarıdan gelen görevleri yerine getirip hem parasına bakıyor hem de ülkedeki “küçük” sorunların halledilmesine katkıda bulunuyor. Fakat beş çocuklu (iki kız üç oğlan) bir aile babası olarak gizlice bu işi sürdürmesi, hele kaçırdıklarını evde saklaması pek de olası değil. Bu sebeple de aile bireylerinden yani oğlanlardan yardım almak ve eşinin yaşananları görmezden gelmesini sağlamak zorunda. Filmin ilk büyük eksiği de burada çıkıyor gün yüzüne, ailenin bu olayları nasıl kabullendiğini, babanın onları nasıl ikna ettiğini anlatmıyor. Evet, muhtemelen ekonominin kötü olduğu zamanlarda kalabalık bir aileyi doyurmanın en iyi yolu olarak görebilirler bu işi, ya da paranın kokusuyla büyülenmiş olabilirler, ancak yine de izleyicinin merakını gidermeye yeterli değil. Gerçek bir hikayeden perdeye aktarıldığı, böyle bir babanın, annenin ve çocukların böylesi bir ilişkisi olduğu düşünüldüğünde insanı daha da rahatsız ediyor yaşananlar, bu durumu nasıl kabullenebildiklerini daha çok merak ediyor insan.

Hikaye genel itibariyle Alejandro Puccio (Peter Lanzani) üzerine odaklanıyor. Alex’in çeteye nasıl dahil olduğunu, paranın tadını aldıktan sonra nasıl normale indirgediğini gösteriyor. Hayatını bu korkunç gerçek üzerine kurduğunu ve bu kırılgan yapıyı ayakta tutmanın zorluklarını sunuyor izleyiciye. Ve bütün bunlardan, bu yalan dünyadan kurtulmak ve kendi hayatını kurmak istediği sırada da geçmişi yakasına yapışıyor, yukarıdakilerin güç kaybetmesiyle açığa çıkıyor.

el-clan-portada“El Clan” filmiyle Trapero sarsıcı bir hikayeyi, bir dramı oldukça uzak bir yerden, mümkün olan en uzak mesafeden aktarıyor beyazperdeye. Ne duygulara, ne ilişkilere ne de korkunç gerçekler altındaki sebeplere değiniyor yeterince. Akıp giden etkileyici bir hikaye, ancak Trapero’nun imzasını görmek pek de mümkün değil.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAPLA