Enis Batur - Ekrem Işın

2000’lerin başında Enis Batur’un genel yayın yönetmenliğindeki Yapı Kredi Yayınları’nda editör olarak çalışmak, İlber Ortaylı ya da Ahmet İnsel’in derslerine katılmak kadar kafa açıcı bir deneyimdi. Bir nevi ruhsal, zihinsel konum ya da konumsuzluktan mustarip oldukça konumlanma debelenmesi… Ancak debelendikçe kendini daha da iyi hissetme garipliği…

Ali Ece Ali Ece

Enis Batur, Samih Rifat, Güven Turan, Ekrem Işın kare asının yanında Sabri Koz, (bir nevi dönem editörlüğünün Jimmy Page’i) Barış Tut, Cem Akaş, Selahattin Özpalabıyıklar, Murat Yalçın gibi Gümüş Karma ile sonradan yazar olarak da parlak ve özel yetenekleriyle karşımıza çıkacak Orçun Türkay, Cem İleri, Ömer Ayhan, (Enis Batur ve Ece Ayhan kitaplarının özel editörü) Burak Şuşut’un omurgasını oluşturduğu dönemin Genç Edebiyat karması… Kendimi saymıyorum çünkü ben onların yanında sadece “part-time edebiyat” genciydim. Arzu ettiğim müzik grubu ’nu kurana ya da daha doğrusu kurduğumu zannedene kadar…

Ara sıra “üretim atölyemiz”e arzı endam etme inceliği gösteren İlhan Berk, Sevin Okyay, İlber Ortaylı, Lale Müldür, Ara Güler, Vüsat O. Bener, Erhan Bener vs. de cabası…

YKY

Dönemin Yapı Kredi Yayınları Altın Çağı’ndan adını unuttuğum herhangi birisi varsa onları sevmediğim, takdir etmediğimden değil; bu yazıyı yazmadan önce 15 gün boyunca ideal sağ bek ararken hafızamın önemli bir kısmı yandığından…

Tüm isimler değerliydi tabii ki. Ancak “Enis Batur-Ekrem Işın diyalektiği” o altın dönemin ateşle barutu, Sartre ile Camus’sü, Mick Jagger ile Keith Richards’ıydı… Gündelik hayatta birbirini seven, sayan bu 2 Türk aydının zihin dünyalarındaki kültürel zıtlık ve bitmek bilmeyen tartışmaları aslında gayet birbirini tamamlayan diyalektiğin eş anlamı bir kültürel ziyafetti. O dönemde gibi harika süreli yayınların yanı sıra Ece Ayhan, İnternet Sanatı, Picasso, Stefanos Yerasimos’un kaleminden Süleymaniye Camii gibi şimdilerde çok daha fazla hissettiğimiz doğu-batı kültürü geriliminde kimilerince “alakasız” sayılan ancak o ortamda aslında nasıl da sahici kültür bağlamında birbirini tamamladığını şimdi daha net anladığımız bir üretim süreciydi.

enis-batur01

Normalde iş toplantıları sıkıcıdır ancak bizim için o dönem her toplantı bir Enis Batur-Ekrem Işın kültürel kapışması sahnesiydi. Kendi adıma her gün tekrar yaşanmasını ve hiç bitmesini istemezdim. Sadece Süleymaniye kitabının editörlüğünü yaparken aralarındaki “Süleymaniye Camii” mi yoksa “Süleymaniye Camisi” mi yazılmalı tartışmaları bile şimdi dönüp bakınca ne kadar da naif bir manidarlık taşıyormuş sahi… Bu dönemin siyasetin gündelik yarım dilinde boğulan suni ötesi Osmanlıca-Türkçe tartışmalarının yanında Sartre ile Camus’nün tartışması gibiymiş aslında.

İsteyen 1980’den sonra üreten en “önemli” 50 Türk aydını arasında Enis Batur ve Ekrem Işın’ı koymayabilir ancak üretim ve orijinallik dalında en “değerli” 50 Türk aydını kategorisinde ilk 25’te çok rahat yer alırlar… Şimdi kazara bu yazıyı okuyorlarsa kesin itiraz ederler ama özellikle o dönemde ben aynen böyle düşünüyordum. Bu satırları yazdığım an itibarıyla ise eminim. Kesin bilgi, yayalım!

Tam da muhteşem şair Atilla İlhan’ın Enis Batur’u “Fransız olmak”la itham ettiği günlerdi. Kitap eklerinin sahiden de gazete tirajlarına etki ettiği, Replikas’ın Erkin Koray’ın bıraktığı yerden yola çıkıp şahane ilk albümünü yaptığı dönem, çok değil en fazla 12 yıl önce…

İlhan Berk’le aynı asansöre denk geldiğim 1 dakikaya Ece Ayhan’la aralarındaki tatsızlığı bitirmeleri için rica edecek kadar naifoğlu naif olduğum, Beşiktaş-Kadıköy vapurunda ilk romanım “Ayın En Güzel Hali”nin ilk sayfalarını yazmaya çalıştığım, Radikal Futbol Eki’ni okumak için salıları iple çekerken bir yandan da Fender Jaguar almak için okuldaki arkadaşlarımdan para topladığım günler…

fender jaguar

Her sabah önce Ekrem Işın’la kahvaltılı sohbet fırsatını kaçırmazdım. Harbiden YKY’deki “aşırı batı”cı tayfa Ekrem beyle sabahları çorba içmemize bıyık altından gülerdi. Ancak “en batı”lı müziği de Ekrem Işın, ben ve tabii ki Orçun Türkay dinlerdik. Bize gülenlerden farklı olarak New York, Los Angeles bizim için poplaştırılmış zamane “jazz”ı değildi. (Jazz-caz farkı için bakınız Kaan Koç’un güzel şiir kitabı Biraz Konuşmasak) Benim için New York, Television’ın Marquee Moon şaheserinin % 51’i olan, Fransız şaire hayranlığından soyadını Verlaine olarak değiştiren gitarcı Tom Verlaine’di. Ya da o dönemde New York’un yeraltı kralı olan Sonic Youth. Los Angeles ise tabii ki The Doors!

Ekrem Işın sıkı bir caz-rock’çıydı. Benim gibi Amerika’nın dış politikasını hiç sevmeyen Ekrem Işın için Rolling Stones’un en iyi dönemi bile “Amerikan Siyah Sound”u diye tarif ettiği 1969-1973 dönemiydi… Ancak o dönem New York ve Amerikan edebiyatına delicesine hayran olan tayfa nezrinde sabah çorba içtiğimiz için “bir acayip”tik.

ravi shankar

Her anlamıyla “kırılma” niteliğindeki bir gün “Sanat Dünyamız dergimizde müzik, neden sadece klasik müzikten ibaret ki? Mesela Ravi Shankar’ın eksiği ne sizin için?” diye sormuştum. Bir iki kişi güldü, “İyi de pop müzik mi koyacağız?” diye aklınca küçümsedi… Rock müzik bir ara dünyanın en popüler müziğiydi doğru ama Verlaine’den Rimbaud’dan etkilenen Television-The Doors’la Macarena şarkısı aynı kategori miydi yani? Tabii Enis Batur hem klasik ve neo-klasik müzik hayranı, hem de eskiden full time (70’lerdeki eski T-Rex, David Bowie yazıları) o dönemde ise part-time da olsa rock’çıydı. Daha yeni Cumhuriyet Pazar Eki’ne George Harrison’ı yazmıştı. Ancak Ekrem Işın-Enis Batur diyalektiğinde akıllara hemen Ekrem Işın’ın iş yerinde arada ney üflemesi geldi. “Ney de koyalım o zaman!” diye biraz alaycı bir tartışma bile açıldı. Oradan konu tabii ki sağ-sola kadar gitti. Her öğlen arasında Rolling Stones’un 68 olaylarını anlatan şaheseri Street Fighting Man‘i dinlerken kendinden geçen Ekrem Işın, ney üflediği onun nezrinde daha da önemlisi ney stilleri ve neyzenler üzerine kitap hazırladığı için “diğer taraf”tan mıydı yani?

İstanbul’da Gündelik HayatBirkaç gün sonra tartışma büyüdü, diyalektik ise ben ve Orçun Türkay’a halen dinlediğimiz orijinal Led Zeppelin, Byrds, Doors, Zappa, Captain Beefheart plakları olarak döndü. Önce Ekrem Işın, Led Zeppelin ve Doors’ları aramızda paylaştırdı. Enis Batur, Zappa’ları getirip paylaştırarak rövanşı almaya çalıştı. Ben bu arada geceleri elektro gitar çalmayıp roman yazmaya çalışmıyorken sırayla bir Enis Batur şiiri, bir de Ekrem Işın’ın başyapıtı İstanbul’da Gündelik Hayat‘ı okuyordum. Öyle ki aralarındaki kültürel rekabet nezrimde adil oynansın diye Enis Batur’dan kaç sayfa okuyorsam Ekrem Işın’dan da o kadar sayfa okuyordum!

İşin aslı gerçekten de birbirlerini çok seviyor ve sayıyorlardı ama benim de parçası olduğum altyapı edebiyat takımımız diyalektiğindeki rekabet her geçen gün büyüdü. Ekrem Işın “Süleymaniye” kitabındaki dil, Enis Batur ise bir Türk mimari şaheserinin Türk olmayan biri tarafından yazılıp işlenmesinin daha özel olacağı konusunda haklıydı. Olan bana oldu, kitabın editörlüğü bitmek bilmedi… Üstelik de yayınevindeki ilk görevimdi! Neyse ki Süleymaniye’nin en güzel fotoğraflarını çeken Ara Güler fotoların negatifleriyle çıkıp gelerek son dakika golü atan usta santrfor gibi olayı çözdü. En doğrusu Ara Güler’in fotoğrafların arkasına yazdığı dil esas alınarak kitabı yayına hazırlamaktı…

Zaman Enis Batur’u, ülkedeki siyasi konjonktür ve değerlerin her şeye rağmen batılılaşma sürecini temelinde ilerletilmesi konusunda, Ekrem Işın ise ülkemizde “Batı”nın etkisinin batıdaki fast-food pop edebiyat ve pop entelektüelliğin uyduruk çimentosu üzerine kurulu olmaması mutlaka öz kültürün de hesaba katılması gerektiği konusunda haklıydı.

AtillaIlhanEnis Batur’u da Ekrem Işın’ı da (sağ bek aramaktan vakit buldukça) aramaya çalışıyorum. Ve o bana artık çok kısa gelen sohbetlerde daha çok futbol konuşuyoruz. Bu üçgende onlara göre “uzman” olduğum tek konu futbol tabii! Lakin benim hayattaki çözmem imkânsıza yakın olan en büyük mesele halen Enis Batur-Ekrem Işın diyalektiğini nihayete erdirip ikisinin toplamı bir eksiksiz büyük kültür teorisi çıkarmak. 2014 Türkiye konjontüründe bu maçta en az 5-0 yeniğim. Ama zamanında Karşıyaka’da Atilla İlhan heykelinin yanında Enis Batur okuyup tek başımayken “Ah be koskoca iki şair, ne var bu kadar tersleşecek, gerilecek” dedikten sonra içi bir nebze de olsa rahatlamış bir yarı deliyim. Belki de bu gösteri toplumunun suya tirit sahte kanaatleri yerine herkesin Enis Batur-Ekrem Işın kültürel kapışmasına ihtiyacı var.

Enis ve Ekrem hocalar, plaklarınız bende ve Mete Avunduk’tan aldığım süper taktikler sayesinde sizin bana bahşettiğiniz günkünden bile daha temiz daha yeniler… Ne zaman isterseniz buyurun gelin! İkinizin de hem fikir olduğu bir sözü asla unutmam: “Asla asla demeyeceksin. Hele mesele edebiyat ve kültürse…”

***

HENÜZ YORUM YOK

CEVAPLA