
Sinemasız kalmayın çünkü sinema hayatı "eşsiz" kılar.
30 Oca
Ne çok çizgi roman yayınlandı son dönemde. Ne yazık ki onca çizgi romanın içinde sıradışı işlerin sayısı pek fazla değil. JBC Yayıncılık‘tan çıkan 30 Gün Gece her anlamda sıradışı olarak tanımlanmayı hak ediyor. Deniz Akhan‘ın birazdan okuyacağınız yazısı bunun ipuçlarını veriyor zaten. Ama öncesinde önsöz mealindeki bir girişle kısa bir süre için ben işgal edeceğim zamanınızı. Hoş görün…
Landlord
30 Days of Night, ta 2002’de basılmış. Hiç haberim olmadı. Benim elime rastlantı eseri geçtiğinde de ne böyle muhteşem bir çizgi roman okuyacağımdan ne de Hollywood’un onu beyazperdeye taşımak için kolları sıvamış olduğundan haberim vardı. Net hatırlayamıyorum, ama 30 Days of Night’ı 2005-2006 civarlarında ya Brüksel’de ya da Hollanda’daki bir çizgi roman dükkanından satın aldım sanırım. İndirimli çizgi romanların olduğu kolinin içinden -bütçem anca onlara yetiyordu- sırf diğerlerinden daha kalın olduğu için seçildi üstelik. Daha sonra okuduğumda kendimi ne kadar şanslı hissettiğimi hatırlıyorum. Elime geçtikten yaklaşık bir sene sonra internette bir sinema filminin çekileceğini okuduğumda gururla karışık bir sevinç duymuştum. Gurur, Türkiye’de çok az kişinin bildiği bir çizgi romanı çoktan okumuş olmamdandı.
İkinci sahne. Giovanni Scognamillo’nun evindeyim. “Usta” beni evinde ağırlıyor. 2007 ortaları muhtemelen. Tatlı bir sohbet tutturmuşuz. Daha önce birkaç kez görüşmüşlüğümüz vardı kendisiyle. Ben onu zaten biliyordum, o da beni bir süre editörlüğünü yaptığım Martin Mystere, Zagor gibi çizgi romanlardan tanıyordu.
Çizgi romanlara gelince konu, 30 Days of Night’dan söz ediyorum Usta’ya. Bu başarılı vampir hikâyesinden haberdar etmek istiyorum onu da. Ama Scognamillo boşuna Usta değil, çizgi romandan da haberdar, filme çekileceğinden de. Çizgi romanı Amerika’dan birileri çoktan yollamış ona. Ne kadar iyi bir hikâye olduğundan konuşuyoruz biraz.
Gerek filmleri, gerekse çizgi romanları değerlendirirken ilk kriterim hep hikâyedir. Algıda seçicilik diyebilirsiniz buna. 30 Days of Night’ın hikayesi karşısında, hele bir de korku altkültürüne aşıksanız, çarpılmamanız elde değil. Benzerine az rastlanır, içinden çıkılmaz bir kabus atmosferi inşa edilmiştir. Üstelik bu atmosferi yaratmak için perili bir ev, denizin dibinde bir üs ya da bir uzay gemisi gibi tecrit edilmiş bir mekandan faydalanılmamıştır. Sadece zekice bir fikir sayesinde, gündelik yaşamın sürdüğü, ailelerin kendini en güvende hissettiği, sosyal bir kasaba ortamı klostrofobik bir cehenneme dönüştürülmüştür.
Acımasız bir hikâyedir 30 Gün Gece’deki. Fantastikliğine aldırmayın, aslında gerçekçidir de. Bunu görmek için alegoriye sığınmanız ve vampirlerin yerine doğadaki herhangi yırtıcıyı, insanların yerine de onlara av olacak bir otçulu koymanız yeter. Doğada acıma yoktur. Barrow da yırtıcıların av sahası haline gelmiştir basit bir şekilde. Uygarlığın sağladığı imkanlardan yoksun olduklarında, insanlar açık ara daha üstün bir ırk karşısında oldukça kolay avlar haline gelmişlerdir.
Tabii bu kadar basit bir formülden ibaret olsa bir hikâyeden çok, bir belgesel etkisi yaratırdı üstümüzde 30 Gün Gece. Ama tüyleri diken diken eden dehşetin ve yüreği mengeneye sokan gerilimin ardından, edimsel coşkuyu tetikleyen insani unsurlar yerli yerinde ve tam zamanında etkileşime girerler. O kanlı katliam bir aşk ve fedakârlık hikâyesine dönüşür.

Vampir mitosu yerel bir halk efsanesinden doğdu, Bram Stroker ile dünyaya açıldı ve ardından sinema sayesinde gündelik hayatımızda kullandığımız deyimlere bile yerleşti. Ama her mitos zamanla parçalanır: yeni bir mitos inşa etmek için. Vampirler de bu durumdan nasiplerini aldılar. Değişen zamanla birlikte gotik estetikten sıyrıldılar; bir salgına dönüştüler. Dolayısıyla birer kurban, ölümsüzlüğe kavuşmalarına rağmen insani duygularını, vicdanlarını taşımaya devam eden tragedya kahramanları oldular. Eskiden anlatının merkezi vampirlere karşı mücadele eden sıradan insanlardı, şimdilerdeyse vampirlerin kendileri. Son zamanlarda gündemde olan vampir filmlerine bakın: Susuzluk, Gir Kanıma ve Alacakaranlık serisi… Hepsinde de vampirler acı içindeler; onlardan korkmaktan ziyade, onlara acıyorsunuz.
Bu dönüşüm gayet anlaşılır bir durum. Vampirler metafizik okumalara çok açık. En basitinden ölümsüzlüklerini ele alalım. Ölüm bizim için en büyük gizem, ama aynı zamanda yaşama anlam katıyor. Peki, ölümden uzak bir yaşamı nasıl anlamlandırabiliriz? Bu soru bile tek başına bütün vampir mitosunu değiştirmeye yetiyor. Ama diğer yandan vampirleri korku türünden çıkarıp dramatik karakterlere dönüştürüyor. Bu durum belli bir kesimi memnun ederken, eski usul vampirleri seven başka bir kitlenin de tepkisini çekiyor.
Steve Niles‘ın yazdığı ve Ben Templesmith‘in resimlediği 30 Gün Gece çizgi romanı, bu açıdan eskiye bir dönüş anlamında. Özgün bir fikirden yola çıkıyor, ama eskinin kalıplaşmış usulüyle ilerliyor. Nedir bu özgün fikir? Geceleri avlanan, gündüzleri tabutlarına saklanan vampirleri yılın belli dönemlerinde otuz gün boyunca güneşin görünmediği Alaska’ya götürüyor. Peki, kalıplaşmış usul ne? Elbette ki dehşet, kan ve gözyaşı…
Vampirler önden insan hizmetçilerini gönderip hazırlıklara başlıyor, karanlığa ve kışa hapsolan Barrow kasabasının dış dünyayla tüm bağını koparıyorlar. Hikâyenin merkezinde yer alan kasaba şerifi Eben ile karısı/meslekdaşı Stella olan biteni anlayıncaya kadar saldırı başlıyor. Vampirler kapana kısılmış insanlarla beslenmiyorlar sadece, yarattıkları terörün olabildiğince tadını çıkarıyorlar. Eben ve Stella, geriye kalan bir avuç insanla birlikte, güneşin tekrar görünüp bu otuz günlük kabusu bitirmesini beklerken hayatta kalmaya çalışıyorlar.
Hikâyenin başlangıcında etkileyici ve okuyanı içine çeken bir atmosfer yaratan çizgi roman, tıpkı sinemadaki süre kısıtlamasında olduğu gibi, sayfalarını etkili kullanma adına bir telaşa düşüyor. Sağ kalmayı başaran insanların korku, panik, endişe gibi çok çalkantılı duyguları nasıl yaşadıklarını doyurucu bir şekilde aktarmıyor. Oysa Piyanist filminin kahramanı Wladyslaw Szpilman‘ı andırıyorlar. Elbette ki vampirlerden kaçan insanlara nazaran, Nazilerden saklanan bir Yahudi cennette bile sayılabilir. Buna karşın, çizgi romanın hemen her sayfasında aksiyon var. Bir içişte (kan değil, su) sonuna varıyorsunuz.
Bir kabile halinde hareket eden vampirler besin zincirinin tepesindeler, ama en temel mesele varlıklarının sadece kurbanları tarafından bilinmesi -o da sonunda ölecekleri kısacık bir zaman için. Çünkü açığa çıktıkları zaman insanlar tarafından avlanmaya başlayacaklarını, hatta soylarının kuruyacağını biliyorlar. Bu yüzden en büyük silahları keskin dişleri, olağanüstü fiziksel güçleri değil; bütün dünyayı varolmadıklarına inandırmak. Şeytanın çocukları ne de olsa…
İşte bu noktada konu kaçma-kovalamacadan biraz çıkıyor. Kendi canını kurtamaya çalışan kahramanlarımız, bütün insanlığı tehdit eden bu hastalığa karşı dünyayı uyarmak görevini de üstleniyorlar. Gösterdikleri fedakârlığı öğrenmek istiyorsanız çizgi roman kitapçı raflarında sizi bekliyor.
Çizgi roman sanatında (tıpkı sinemada olduğu gibi) hikâye ve görsellik bir bütündür. Ama bu durum görsellik üzerine özel olarak eğilmemize engel değil. Hele ki 30 Gün Gece gibi bir çizgi romanda. Çünkü Ben Templesmith‘in foto-gerçeklikten uzak, yoğun stilize resimlemesi, sadece hikâyenin görselleştirilmesinin ötesine geçerek, bütün atmosferin harcını karıyor. Kimi zaman eskize benzeyen çizimleri, etkili boyama ve renk kullanımı ile bir araya geldiğinde gözlerimizi çarpıyor. Grinin ve soğuk renklerin hakim olduğu sayfalarda kanın rengi daha da bir parlıyor. Anatominin ve mekanın karakterin ruh haline, hikâyenin atmosferine göre çarpıtılması Alman dışavurumcu sinemasını akla getiriyor hemen.
Sinema demişken, çizgi romandan uyarlanan filmden de bahstemek gerek. David Slade‘in yönettiği aynı isimli film, bir uyarlama olarak gayet başarılıydı. Konunun aktarımı açısından çizgi romanın ana temalarına sadık, ama daha zenginleştirilmiş detaylara sahip bir senaryoya sahipti. Yukarıda bahsettiğim ve çizgi romanda yeterince üzerinde durulmadığını düşündüğüm o hapsedilme psikolojisi filmde daha geniş bir yer buluyordu kendine.
Peki, üzerinde özellikle durulmasına gerek gördüğüm çizgi roman görselliği? İşte o noktada, bir başka çizgi roman uyarlaması olan Sin City‘nin aksine, belli bir taviz verilmesi kaçınılmazdı. Çünkü Templesmith‘in stilizasyonu gerçek karakter kullanımına birebir aktarılacak gibi değil. Buna rağmen, makyajdan ziyade bilgisayar efektleri sayesinde, vampir karakterizasyonu açısından çizgi romana yaklaşmaya çalışılmıştı. Bunu bir eksiklik olarak görmemek gerekiyor, çünkü böylece film ve çizgi roman birbirlerinin yerine konamaz pozisyonlara sahip oluyorlar.
30 Gün Gece, bütün öğeleri yerli yerinde kullanılmış, oldukça keyifli bir deneyim yaşatıyor okuyucuya. Sadece çizgi roman severlere değil, korku türü ve görsel sanat meraklılarına da hitap ediyor. Üstelik JBC Yayıncılık bu çizgi romanı çok kaliteli bir baskıyla ülkemiz okuyucularına kavuşturdu. Bu serinin devamının da (Karanlık Günler, Barrow’a Dönüş, Kanemici Hikayeleri ve Üç Hikaye) yayımlanacağını haber veriyorlar. En kısa zamanda bekliyoruz…
"Eski usül vampirler geri dönünce: 30 Gün Gece – 30 Days of Night" için 6 Yanıt
cok bilgilendirici bir yazı olmus. 30 days of night filmin aksine muhtesem bir hikayeye sahip zaten. 2-3 cıkıcakmıs cok sevindim
Jbc'nin devamını çıkaracağını duymak günün en güzel haberi oldu. Güzel bir yazı olmuş , ellerinize sağlık.
Çok yararlı bir yazı olmuş, tebrikler.
Benim de filmle ilgili ötekisinemaya yazdığım yazı: http://www.otekisinema.com/2009/09/07/30-gun-gece…
İlk romanı 1 sene önce okumuştum ve neden çizgi romana sadık kalmamışlar ki filmde diye sormuştum kendime.
Korku dalında en başarılı çizgi roman serisidir 30 Days Of Night. İkinci romanı daha çıkmadı sanırım , çıkar çıkmaz alıp okuyacağım.
Buarada twilight'tan nefret ediyorum :)
filmi çok severek izlemiştim. yazınızdan anlaşıldığına göre, filmin esinlendiği çizgi roman da güzel. okunacaklar listesine ekliyorum o halde.
2010 Yılında ise 30 gün gece serisi x-files türkçe adıyla gizli dosyalar dizisindeki scully ve murder viranelerdeki vampirlerin peşinden koşacaklarmış kısacası 30 gün gece ile gizli dosyalar dizisi birleşerek yeni 30 gün gece serisini oluşturcak gibi,inşallah bu çizgi roman serisi türkiyeyede satılmaya başlar.
30 GÜN GECE / GİZLİ DOSYALAR HAKKINDA HABERLER İÇİN
http://splashpage.mtv.com/2010/04/18/x-files-30-days-of-night-comic-first-look-mulder-scully-vs-barrow-vamps/
http://www.fangoria.com/index.php?id=1088:the-x-files30-days-of-night-1-comic-review&option=com_content&catid=54:comics-reviews&Itemid=185
http://www.comicsalliance.com/2010/04/19/x-files-30-days-of-night-comic-book-crossover/
Yorum Yazın