Havalar ısınmaya başladı, ama neyse ki vizyon hala hız kesmedi sevgili okurlar… Öncelikle, fanatiği bol yönetmenlerden Michael Haneke son çalışması Beyaz Bant ile karşımızda… Dönem filmi meraklıları için Jane Campion imzalı Parlak Yıldız, Bourne takipçileri için serinin yeni bölümü Yeşil Bölge gösterimde… Romantik komedi Aşk Çeşmesi, fütüristik gerilim Kıyamet Melekleri ve Robert Pattinson’lu dram Beni Hatırla, haftanın diğer yenileri… Yaz iyice bastırıp salonlar çoraklaşmadan bu günlerin değerini bilelim der, herkese iyi seyirler dilerim!

Das weisse Band – Eine deutsche Kindergeschichte
Beyaz Bant

Yönetmen: Michael Haneke
Senaryo: Michael Haneke
Oyuncular: Christian Friedel, Leonie Benesch, Ulrich Tukur, Ursina Lardi, Burghart Klaussner
Yapım: 2009, Avusturya/Almanya/Fransa/İtalya, 144 dk.

2000’lerin en tartışmalı ve alternatif sinemacılarından Michael Haneke’nin son filmi The White Ribbon (Beyaz Bant) yine sarsmak, sormak ve sorgulamak üzere sizleri bekliyor sevgili okurlar… En iyi yabancı film dalında Oscar adayı; 2009 Cannes Altın Palmiye ve Altın Küre En İyi Yabancı Film ödüllerinin sahibi Beyaz Bant, ülkemizde ilk kez geçen yıl Filmekimi’nde gösterildi.

Daha ilk anlardan filmin bana Bergman’ın 1960 yapımı The Virgin Spring (Gençkız Pınarı)’nı anımsattığını söyleyebilirim. Gerek siyah beyaz dokuyla beslenen stilize görselliği, gerek dinginliğin içinde tuhaf bir huzursuzluk barındıran ritmi, gerek çizdiği kırsal portre, gerekse masumiyet, din, suç, ceza kavramlarını çarpıştırma üslubuyla…

I. Dünya Savaşının hemen öncesinde, 1913 yılında Almanya’nın kuzeyindeki bir Protestan köyünde geçen film, artık yaşlı bir adam olan köy öğretmeninin anlatıcılığında (sesiyle Ernst Jacobi), bizi yıllar önce yaşanan bir dizi suç öyküsüne götürüyor; bir sır ve entrikalar yumağının içine atıyor. Şöyle başlıyor sözlerine anlatıcı: “Bu acı dolu öyküler, bu ülkede olan bazı şeylerin nedenini belki açığa kavuşturabilir”. Haneke aslında daha bu noktada gereken ipucunu veriyor; geçmiş ve sonranın gerçekliği arasında bir neden sonuç ilişkisi kuracağını; geçmişin dinamikleri üzerinden sonranın tahlilini yapacağını fısıldıyor izleyiciye. Siyah beyaz görüntü, durağanlık, çözümsüz olaylar ve soğuk/mutsuz karakterler toplamında oluşan gizemli atmosferi bozmayacak denli sessiz ve derin bir fısıltı bu.

Evet, feodal sistem ve ataerkil düzenin baskısı altında şiddete maruz kalmış çocuklar büyütüyor bu köy. Ve bu çocuklar, II Dünya Savaşı’nın yetişkin Alman vatandaşları oluyorlar… Özetle Haneke, köy halkının ilişkilerine hakim sosyal dengeler üzerinden din, gelenek, eğitim, masumiyet ve masumiyetin göreceliği ya da dönüşümü gibi temaları ve aslında bu birleşenlerin bütününde Alman ulusal kimliği ve toplumsal ruh halinin zaman içindeki evrimini çözümlemeyi deniyor. Bir anlamda da, konuyla ilgili kişisel tezini atıyor ortaya: Almanya’da 20. yüzyıl vahşeti ve faşizmini yaratan hastalıklı ruh halinin kökenlerini, aşırı disiplin ve otorite tacizleriyle kötüleştirilmiş bir kuşakta arıyor.

Önemli güç merkezlerini temsilen gerekli karakterler de öyküye özenle yerleştirilmiş: Nüfusun yarısından çoğunu oluşturan çiftçilerin patronu Baron (muhteşem performansıyla Ulrich Tukur), köyün çocukları üzerinde güçlü bir etkisi olan Protestan papaz (Burghart Klaussner)… Bu bağlamda, Papazın -bir aile geleneği olarak- yapılan hataları cezalandırmak üzere çocuklarının koluna taktığı beyaz bant gibi, üzerinde düşünülmesi gereken önemli imgeler de var filmde. Alman ulusal kimliğine bir eleştiri olarak yorumlandığında, beyaz bandın Nazi kolluğuna göndermeler taşıdığı olasılığına kadar çeşitlendirebiliriz düşüncelerimizi. Önemli olan şu ki, tarihsel gerçeklikten bağımsız düşünüldüğünde bile, birey mikro parçasında zuhur edecek bir şiddete ve aşırı otoriteye maruz kalma halinin makro düzeyde varabileceği toplumsal vahşeti çarpıcı biçimde anlatıyor Beyaz Bant.

Filmlerinde modern dünyanın açmazları, bireyin kendine yabancılaşması, duyguların yitirilmesi, burjuva yaşamı ve ahlakının zafiyetleri gibi konuları irdeleyen; son derece zorlayıcı, sarsıcı, huzursuz edici ve sert bir sinema diline sahip Haneke, malum, çağın sorunlarına duyarlı muhalif izleyici tarafından “ulu bilge” mertebesine oturtulmuş ve yönetmenliğiyle at başı giden düşünür imajıyla neredeyse bir “Haneke ve müritleri” hissiyatı yaratmaya muktedir olmuş acayip bir adam. Filmografisinden pek çok önemli iş sayılabilir: The Seventh Continent (Yedinci Kıta, 1989), Benny’s Video (Benny’nin Videosu, 1992), 71 Fragments of a Chronology of Chance (Tesadüfi Bir Kronolojinin 71 Parçası, 1994), Code Unknown (Bilinmeyen Kod, 2000), The Piano Teacher (Piyanist, 2001), The Time of the Wolf (Kurdun Günü, 2003), Caché (Saklı, 2005), Funny Games (Ölümcül Oyunlar, 2007).

Her Haneke filmi gibi Beyaz Bant da, sinemayla “eğlencelik seyir” kavramının ötesinde bağı olanların mutlaka izlemesi gereken bir film. Belki görünürde yönetmenin önceki işleri kadar sert ya da şiddetli değil, ama darbesini sessizce, hissettirmeden indirmeyi biliyor. Bu noktada, filmin ruhu ve atmosferinin oluşumunda büyük pay sahibi olan Christian Berger sinematografisine de son bir büyük alkış lütfen!

The Bright Star
Parlak Yıldız

Yönetmen: Jane Campion
Senaryo: Jane Campion
Oyuncular: Ben Whishaw, Abbie Cornish, Kerry Fox, Paul Schneider
Yapım: 2009, İngiltere/Avustralya/Fransa, 119 dk.

Olağanüstü bir aşk filmi bu hafta vizyonda sevgili okurlar! Uzun zamandır özlediğimiz türden, ismi gibi ışıl ışıl… Bright Star (Parlak Yıldız). Size ilk cümleden, en kısa ve öz haliyle şu tarifi verebilirim: Dönem filmlerini sevenlerden ve hala şiirin romantizmine inananlardansanız, hele de Jane Austin uyarlamaları tadında bir film izlemeyi özlediyseniz Parlak Yıldız’a yaşamınızda, belleğinizde ve kalbinizde mutlaka yer ayırmalısınız.

Şu an yazmaya çalışırken bile ellerimi titretiyor… Ve filmin duygusunu sizlerde de canlandırabilme arzusuyla, izninizle birkaç örneğe sığınıyorum: 90’lardan başlayarak Sense and Sensibility (Aşk ve Yaşam), Pride and Prejudice (Aşk ve Gurur) ya da The Duchess (Düşes)‘in bende yarattığı heyecan ve coşkuya Parlak Yıldız’da yeniden kavuştum. Kendi adıma, filmin yönetmeni Jane Campion’a teşekkürü bir borç bilirim!

Önceki yıllarda The Piano (Piyano, 1993) ve The Portrait of a Lady (Bir Kadının Portresi, 1996) ile gönlümüzü fetheden Jane Campion hakkındaki düşüncelerim Parlak Yıldız ile iyice netleşiyor. O, özellikle dönem filmleri konusunda çok başarılı bir yönetmen, iyi bir öykü anlatıcısı ve -her türlü ayrımcılıktan kaçmama rağmen- kadın olduğundan mıdır bilmem, özellikle aşkı anlatmakta hünerli bir sinemacı.

1800’lerin ilk çeyreğinde geçen Parlak Yıldız, İngiliz romantik şiirinin son temsilcilerinden, 25 yaşında yaşama veda eden John Keats (Ben Whishaw) ile Fanny Brawne’ın (Abbie Cornish) kısa süren ama çok büyük aşklarını taşıyor sinema perdesine. Bir evi ve geliri olmadığı için, söz konusu dönemde birinin kocası olma hakkına da sahip olmayan yoksul şair Keats ile varsıl aile kızı Brawne’ın şiirle büyüyen aşklarını adım adım yaşıyoruz.

Burada konudan bir parça sapmam gerekse de, tarifi güçlendirmek için sizlere Piano filminden küçük bir hatırlatma yapma gereği duyuyorum. Adamın, sevdiği kadının çorabındaki küçük deliği bulup, oradan tenine dokunduğu sahneyi… Yönetmen yine aynı incelikle işlemeye koyuluyor Keats ile Brawne’ın öykülerini. Bir aşkın doğuşu, serpilmesi, ilk baştaki o çekingen ve ürkek halleri, ilk itiraf öncesindeki hırçınlıkları, gururu ve doruğa ulaşması bu kadar mı güzel anlatılır… Sadece sevgilinin dünyadaki varlığını bilmekten duyulan haz, ilk öpücük… Ve ne yazık ki, ölüme karşı koyamamanın çaresizliği, onunla olmayı sürdürememe ya da onun var olmadığı bir dünyayı kabullenebilmenin kederi…

Keats ile ilk ayrılışlarının ardından, günlerce kalkamadığı yatağından soruyor Brawne: “Bu aşk mı? Bir daha asla gülümsemeyeceğim. Ölecekmişim gibi acı çekiyorum”. Ve ancak sevdiğinden gelen bir mektupla yeniden yaşama dönüyor: “Keşke kelebek olsaydık ve üç yaz günü yaşasaydık. Seninle geçireceğim o üç gün, 50 yıldan bile mutlu geçerdi… Ayrılığımız beni yavaş yavaş öldüren bir zehir gibi. Kağıdı öpücüklerinle doldur. En azından dudaklarım, seninkilerin dokunduğu bir yere dokunur”.

Keats ve Brawne’ın aşklarını derinden hissedebilmemizde, filmin şiirsel anlatımı ve güçlü görselliğine ek olarak oyuncu performanslarının da payı büyük. Ben Whishaw ve Abbie Cornish, bu sıra dışı çiftin masumiyetini mükemmel biçimde izleyiciye yansıtıyorlar… Unutulmaz final sahnesinde Cornish, şairin sevdiğine verdiği “Parlak Yıldız” adını en ışıltılı haliyle, dolu dolu taşıyor ve uçsuz bucaksız kırlarda gözden yitip giderken, kendisine yazılmış eşsiz dizelerle bizi de aşkın sonsuzluğuna erdiriyor: “… Yaslanıp sevdiğimin kabaran göğsüne / Hep onun yumuşak alçalıp yükselişini duymak / O tatlı sallantıyla her an uyanık / Dinlemek durmaksızın o ılık soluyuşu / Ve hep böyle yaşamak / Ve hep böyle yaşamak, ya da hiç uyanmamak…”

Green Zone
Yeşil Bölge

Yönetmen: Paul Greengrass
Senaryo: Brian Helgeland (Rajiv Chandresekaran’ın romanından)
Oyuncular: Matt Damon, Greg Kinnear, Amy Ryan, Brendan Gleeson
Yapım: 2010, Fransa/ABD/İspanya/İngiltere, 115 dk.

Savaş/aksiyon/dram türündeki film, Irak savaşının ilk dönemlerinde geçiyor. Çavuş Roy Miller ve ekibi, Irak çölünde depolandığı düşünülen kitle imha silahlarını bulmak üzere görevlendirilir ve bu ölümcül kimyevi maddelerin peşine düşerler. Ancak sanılanın aksine, kendilerini, görevlerinin hedefini  tamamen değiştirecek bir örtbas olayının içinde bulurlar. Farklı amaçları olan ajanlar tarafından etrafı çevrilmiş olan Miller, bölgedeki savaşla ilgili gereken yanıtları bulmak zorundadır.

Yönetmen Paul Greengrass, ünlü serinin ilk iki filmi olan The Bourne Supremacy (Medusa Darbesi), The Bourne Ultimatum (Son Ültimatom) ve Bloody Sunday (Kanlı Pazar), United 93 (Uçuş 93) gibi filmleriyle tanınıyor. Greengrass, kısa bir süre önce yaptığı açıklamada serinin gelecek bölümünde yer almayacağını açıkladı.

When in Rome
Aşk Çeşmesi

Yönetmen: Mark Steven Johnson
Senaryo: David Diamond, David Weissman
Oyuncular: Kristen Bell, Josh Duhamel, Danny DeVito, Jon Heder
Yapım: 2010, ABD, 91 dk.

Romantik komedi türündeki film, özel hayatında hayal kırıklıkları yaşayan bir genç kızın aniden değişen kaderiyle aşkı buluşunun öyküsünü anlatıyor. Güzel Beth, ablasının düğününe katılmak için Roma’ya gider. Buradaki gezisi sırasında, kentin en romantik tarihi yapısı olan meşhur Aşk Çeşmesi’ne de uğrar ve çeşmeye dilek dilemek için atılmış bozuk paraları toplar. Fakat birden bire Beth’in şansı döner ve bu paraları oraya atmış olan dört erkeğin çekim alanına girer. Sosis tüccarı Al, sokak sihirbazı Lance, romantik ressam Antonio ve fotomodel Gale artık onun peşindedirler. Beth ise yeni hayranlarından kaçmaya çalışırken Nick adında yakışıklı bir gazeteciyle tanışır.

Aşk Çeşmesi’nin yönetmeni Mark Steven Johnson’ı daha önce çektiği Daredevil ve Ghost Rider/ Hayalet Sürücü gibi filmlerinden tanıyoruz.

Legion
Kıyamet Melekleri

Yönetmen: Scott Stewart
Senaryo: Peter Schink, Scott Stewart
Oyuncular: Paul Bettany, Lucas Black, Tyrese Gibson, Adrianne Palicki, Charles S. Dutton, Kevin Durand, Dennis Quaid
Yapım: 2010, ABD, 100 dk.

Fantastik macera türündeki film, insanlığı kurtarmak üzere yeryüzüne inen meleğin ekseninde bir kıyamet öyküsü anlatıyor. Garson Charlie, çalıştığı yol üstü lokantasında müşterilere servisi yapmaktadır. Fakat birden televizyon yayını ve telefonlar kesilir, lokantada bulunan insanlar dış dünyayla bağlantılarını kaybederler. O sırada içeri giren yaşlı kadın, tedirgin kalabalığa korkutucu şeyler söylemeye başlar. Artık onlar, taze kurban arayışındaki çılgın katillerin hedefidirler…

Kıyamet Melekleri, Scott Stewart’ın 2000 yılında çektiği What We Talk About When We Talk About Love adlı filminin ardından ikinci yönetmenlik denemesi. Stewart’ın You Don’t Mess With the Zohan (Zohan’a Bulaşma!), Iron Man (Demir Adam), Superman Returns (Superman Dönüyor), Sin City (Günah Şehri), The Lost World: Jurassic Park (Kayıp Dünya), Pirates of the Caribbean (Karayip Korsanları) gibi filmlerin görsel efektlerinde imzası var.

Remember Me
Beni Hatırla

Yönetmen: Allen Coulter
Senaryo: Will Fetters
Oyuncular: Caitlyn Rund, Moises Acevedo, Noel Rodriguez, Kevin P. McCarthy, Chris Cooper, Robert Pattinson
Yapım: 2010, ABD, 128 dk.

Romantik dram türündeki film, kendi hayatlarında yaşadıkları kayıpların ardından ortak bir acıda ve duyguda yolları kesişen iki gencin öyküsünü anlatıyor. Kardeşi intihar eden Tyler, bu olaydan sonra anne ve babasının ilişkilerinin çıkmaza girdiği zor bir dönem geçirmektedir. Ally ise annesinin cinayetine tanık olmuş bir genç kızdır. Ve hayat iki genci bir araya getirir…

Beni Hatırla, yönetmen Allen Coulter’in 2006 yılında çektiği ilk filmi Hollywoodland (Hollywood Ülkesi)’nin ardından ikinci uzun metraj sinema çalışması. Son dönemde Twilight (Alacakaranlık) ve New Moon (Yeni Ay) ile yıldızı parlayan Robert Pattinson’ın ise film için kendi başına bir potansiyel izleyici kitlesi oluşturacağı söylenebilir.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAPLA