ninjalar

Her sene olduğu gibi bu seneki festivalde de işe öncelikle, başta Japon ve Çin olmak üzere Uzakdoğu filmlerini işaretleyerek başladım. Ama gelin görün ki Japon filmleri açısından kesat bir yıl bu yıl. Programa hepitopu üç film koymuşlar.

Ninja Frog

Kitano’nun kendine nazire olarak anlamlandırılabileceği “Yaşasın Yönetmen”in, yönetmeni daha önce tanımayanlar için bir şey ifade etmese de şimdiye kadar Kitano’ya az buçuk yanaşmış seyirciler için orta karar bir film olduğu söylenebilir. Yanılmıyorsam geçen sene yine festivalde gösterilen (ki bir ihtimal yanılıyor olabilirim ne zaman seyrettiğimi hatırlamıyorum çünkü…) Takeshi’s’in başka bir versiyonu olarak görülebilir.

İkinci film Kobayashi’nin “Yeniden Doğuş’uydu ki ben dahil birçok seyirci için yeniden doğuştan ziyade “öldüm öldüm dirildim” kıvamındaydı. Hayatta ilk defa bir filmde aslında “sıkılmadığım” halde sıkıldım. Nasıl anlatmalı?! Sürekli aynı sahneler, aynı kapıdan işe girmeler, aynı masada yemek yemeler, bitmek tükenmek bilmeyen yumurta çırpışlar… İnsan anlatırken bile sıkılıyor:)) kısacası salonu terk edenlerin çokluğu açısından da bu film yine bir ilke imza attı -bana göre tabi.

Madem Japonlardan başladık, gerçekten de seyrettiğim üçüncü film Miike’nin “Sukiyaki western django” suydu. Bu yılki festivalin seyrettiğim en “süper” filmiydi, kaldı ki western filmleriyle-son moda çekilenler dahil-aram pek hoş değildir. Bu film vesilesiyle bir sonraki modanın kung-fu filmleri olacağı iddiasında bulunmak istiyorum. Gelecek yıllarda da festivalde bir kung-fu özel bölümü yapılır herhalde:)) (çok şey mi istiyorum?)
Sonra sırasıyla Dante 01(bu arada işin biraz da geyik kısmına girelim salonlar izleyici kitlesi vs gibi-sanki buraya kadar çok ciddi ve önemli şeyler de yazdım da….) Film mükemmeldi ama Atlas’ın gözünü sevdiğim locaları gene kim kime dumduma durumundaydı. Locanın zaten ucuna oturdun oturdun yoksa hiç oturma daha iyi. Zaten numara mumara da hak getire… Hemen ardından “denizanası”, klişeleriyle birlikte geldi. Neyse seyrettim gitti işte.

Sırada bir Kore yapımı olan “Kara Toprakların Kızı” var. Kore dili bana hep ağlamaklı geldiği için filmlere yeteri kadar konsantre olamama gibi bir güçlükle karşılaşıyorum. Bunu yanında filmden çıktıktan sonra Kore aksanıyla Türkçe konuşmaya çalışmak biraz yıpratıcı oluyor. O yüzden Kore filmlerinden soğumak üzereyim.

İzlanda yapımı “Bataklık”, hem  başrol oyuncusu Ingvar E. Sigurdsson abimizin katılımıyla hem de film sonrası seyircinin klasik anlamlı anlamsız sorularıyla renklendi. Böyle durumlarda iki türlü seyirci vardır zaten; biri abuk sabuk da olsa soru soran, diğeri de kendi soramadığı için hasetinden çatlayıp soru soranları eleştiren (ki valla ben değilim) seyirci.

Fransız yapımı “İkinci Nefes” kendi çapımda atıp tutup “eğlendiğim her üç Fransız filminden birinde ya Daniel Auteuil ya da Gerard Depardieu oynuyordur” yaklaşımlı fikrimi doğrularcasına, gangster dünyasının “şerefli” üyelerine bakış atan, “niye kimse şapkasını çıkarmıyor (iç mekanlarda dahi)” gibi sorularla kafayı meşgul tutarak, 150 bilmem kaç dakikalık süresiyle kendi çapında sıkmayan ama oturulan koltukta çeşitli derecelerde dönüşler yapmak mecburiyeti doğuran bir filmdi.

“Düşüş” ve “Düşünme” her ikisi de Çarşambanın dibini düşüren müthiş  filmlerdi. Bu sabah seyrettiğim Ermanno Olmi imzalı “yüz mıh” kendi içsel dünyam açısından ziyadesiyle düşündürücüydü. Hele filmdeki “hiçbir kitap, bir insanla karşılıklı kahve içmenin keyfini veremez” meselli anlatımdan sonra bile, bir sonraki filme kadar olan arada canhıraş vaziyette yürüyerek beş adet kitap almama vesile olması dolayısıyla son derece manidardır. Böyle yalnızlık vurgulu filmleri severim, ciğerime çekerim. Bundan sonrası daha vahim ama… Yaklaşık iki saat önce 16.00 seansındaki filme girmek için Atlas’ın kapısından girdim ki, yine yaklaşık 15 dakika önce defterimin arasında olan  biletim kayıplara karıştığından kös kös eve döndüm. Film “Talih Yolları”ydı. Ne diyelim bu senenin kaybı da bu olsun: )))

Evet festival henüz bitmedi, görülecek iki filmim daha var. Şu an bir şey fark ettim; o kadar Çin min dedim ama hiç Çin filmine gitmemişim! Bir sonraki festivalde daha fazla uzak doğu filmi (vallahi olmaz mı bir kung-fu, Ninja film gösterimi??)  görme dilekleriyle çekileyim o zaman….

Ah! şikayet etmeyi unuttum, malum yiğitliğin şanındandır;

Emek’te hiç film seyretmedim bu yıl.  Atlas’ın asabi yer göstericileri iş başındaydı (latife ediyorum canım…:)) Fitaş’ın koltukları çok rahatsız, boynum ağrıdı. Atlas’ın koltuk araları çok dar, ama seviyorum orayı.

Bu yazılar da ilginizi çekebilir