
Sinemasız kalmayın çünkü sinema hayatı "eşsiz" kılar.

![]()
İnanamayacaksınız… Bu hafta vizyona tam 10 film giriyor. Nasıl yaparım, ne ederim diye düşünebilirsiniz… Hangi filme ya da filmlere para harcayacağınıza karar vermek zor olabilir. İyisi mi, siz önerilere bir göz atın… On filmin dördü Türk yapımı… Her zevke hitap edecek bu bereketli haftada, herkesin bir şeyler bulabileceğine inanıyorum… İyi seyirler…
Yönetmen: Hoyt Yeatman
Senaryo: Cormac Wibberley, Marianne Wibberley
Seslendirenler: Nicolas Cage, Sam Rockwell, Jon Favreau, Penelope Cruz
Haftanın en iddialı Hollywood filmi, kuşkusuz ki, öncelikle çocuklara hitap eden eğlenceli aksiyon “G-Force”. 3 boyutlu filmler furyasına yeni katılan “G-Force”un konusu kısaca şöyle; Hayvanların casus olarak kullanılmak için eğitildiği gizli bir devlet programnda çok iyi eğitilmiş fareler dünyanın kaderinin kendi ön ayaklarında olduğunu keşfeder. G-Force’un üyeleri, kararlı tim lideri Darwin; havalı ve gözüpek silâh uzmanı Blaster; seksi savaş sanatları uzmanı Juarez; istihbarat uzmanı Mooch ve bilgisayar ile bilişim uzmanı, yıldız burunlu köstebek Speckles’den oluşmaktadır. Usta yapımcı Jerry Bruckheimer’ın elinden çıkma film, senaryo konusunda sınıfta kalsa da, macera ve 3 boyutun avantajını kullanmayı bilmiş. Nicolas Cage, Sam Rockwell, Jon Favreau ile Penelope Cruz tarafından seslendirilen filmden tam olarak zevk almak istiyorsanız, filmi orijinal dilinde seyredin derim. Tabi yanınızda götüreceğiniz, çoluk-çocuk ya da minik yeğeniniz yoksa…
Yönetmen: Alex Pastor, David Pastor
Senaryo: Alex Pastor, David Pastor
Oyuncular: Chris Pine, Piper Perabo, Emily Van Camp, Chris Meloni
Ölümcül virüsten kaçan dört arkadaş, güvenli bir yere ulaşmak için hızla yol almaktadırlar. En iyi yer olduğuna inandıkları ıssız kumsala giderken diğer insanlarla temastan kaçınırlar. Ama, virüs bulaşmış kişilerle, boş yol ve kasabalarla karşılaştıkça çocukluk masumiyetleri zayıflar. Karşılarındaki en büyük düşmanın virüs değil, iç dünyalarındaki karanlık olduğunu keşfederler. Alex ve David adlı İspanyol kardeşler, İspanya’da yoğun şekilde görülen kuş giribinin etkisinde kalarak bu filmi çekmeye kalkışmışlar. Bir zombi filmi kadar sert olmayan, ancak psikolojik olarak seyirciyi avucuna alan bu film, günümüzde sıkça gündeme gelen domuz gribi haberlerini akla getiriyor. Ölümcül bir salgın yüzünden insanlığın son anlarını yaşadığı günlerde geçen, hızlı bir yol hikayesi… Meraklısına… (Filmle ilgili Landlord yazısı için tıklayın.)
Yönetmen: Cemal Şan
Senaryo: Cemal Şan
Oyuncular: Ferhat Gündoğdu, İsmail Hacıoğlu, Şevket Çoruh, Ayça Bingöl
13 yaşında töre cinayeti yüzünden hapise girmiş olan Serhan, kanser hastalığı nedeniyle yattığı hastanede Volkan’la tanışır. Volkan, dj.lik yapmakta olduğu barda çalışan Tuğçe’ye yakınlık duyunca, bar sahibi Cihan ile çatışır. Cihan, sert karakterli birisi olmasına rağmen sanatın her türüne tutkun bir adamdır. Hayatındaki en büyük hayali bir kitabı olmasıdır. Volkan, Serhan’a son günlerini güzel yaşatmaya çalışırken Cihan’ın gölgesi üzerlerinde olacaktır. Kanımca haftanın en iyi Türk filmi “Sonsuz”. “Eşkıya” filmindeki Şener Şen-Uğur Yücel ilişkisine benzer bir düzlemde kader arkadaşı olan Serhan ve Volkan’ın hikayesi, Türk seyircisini çabucak avucuna alacağa benzer. Türk sineması ve Yeşilçam’a saygı duruşunda bulunan sahnelerin de yer aldığı “Sonsuz”un ilginç bir senaryo ve uğraşılmış sahnelerle Türk seyircisini çekeceğini düşünüyorum.
Yönetmen: Egemen Ertürk
Senaryo: Egemen Ertürk
Oyuncular: Burak Önal, İpek Özkök, İlyas Salman, Osman Tanburacı
Boğaz Körler Derneği’nde Semra ve Başkan Ahi, yerel gazetelerini okurken, ilginç bir gelişme yaşanır. Bakanlık, Çin Engelliler Olimpiyatları’na katılımı amaçlayan bir faks göndermiştir. Bu faks dernek üyeleri arasında branş seçimi şakalarına sebep olurken, dernektekilerin yardımıyla büyüyen Zeki’nin, ağzından dökülen “futbol” sözü, konuyu ciddileştirir. Öneri “Çıngıraklı Top”, bir başka deyişle körler futbol takımıdır. Haftanın kayda değer Türk filmlerinden biri olduğunu söyleyebileceğimiz “Çıngıraklı Top”, uzun bir talihsizlikler zinciri sonunda nihayet vizyona giriyor. (Filmle ilgili Numan Serteli yazısı için tıklayın.)
Yönetmen: Haluk Piyes
Senaryo: Haluk Piyes
Oyuncular: Haluk Piyes, Necmettin Çobanoğlu, Jülide Kural, Öykü Çelik
Yıllarca tetikçilik yaparak hayatını kazanan Bülent, iki oğlunun gözleri önünde eşini öldürmüştür. Bu çocuklardan Duman, hiçbir şeyi hatırlamak istemezken, Barut olayları sorgulayarak yaşadığı travmanın üstüne gider. Hapis yattıktan sonra iki oğluyla aynı evde yaşamaya başlayan babayla oğulları yüzleşir ve sevgisizliğin onları ne hale getirdiği açığa çıkar. Şiddete karşı şiddetli bir sinema düsturuyla yola çıkan yapım, Almanya’da tanınan bir Türk oyuncu, Haluk Piyes’in projesi. Deneysel ve akıcı bir anlarım tadı yakalamaya çalışılan filmde zorlama ve yapay sahnelerin de olduğunu (Özellikle Haluk Piyes’in sahnelerinde) belirtmek isterim. Haluk Piyes, canlandırdığı karakter Barut’u senaryoda belki daha iyi yaratmıştır ancak filme pek de başarılı şekilde konumlandıramamış. Bir sinema projesi olmaktan öte bir sosyal sorumluluk projesi olarak da kendini adlandıran yapım, bakalım Türkiye’de beklediği ilgiyi görebilecek mi?
Yönetmen: Bruce McDonald
Senaryo: Tony Burgess
Oyuncular: Stephen McHattie, Lisa Houle, Georgina Reilly, Hrant Alyanak
İşte karşınızda zeka dolu bir zombi filmi! Bu filmde insan eti yiyen gerizekalı zombiler ve onlarla köşe kapmaca yapan talihsiz insanlar yok. Küçük bir kasabaya yayın yapan cool bir radyo istasyonunda yani tek bir mekanda geçen filmin alt metinlerinde Kanada milliyetçiliğini görmemek çok da zor değil. Kelimelerden ( nedense sadece İngilizce kelimeler) virüs kapan insanlar, kendilerini bilmez bir hale geldikçe salgın yaygınlaşmakta. Konusu ise şu; Mazy, Pontypool kasaba radyosunda program yapmaktadır. Kasabada korkunç şiddet olayları olduğu şeklinde söylenti yayılmaya başlar. Radyo ekibi, bu söylentilerin İngilizceyle yayılmış bir virüsten kaynaklandığını anlarlar. Kurtarılma ümidiyle yayını sürdürürken acaba radyo dalgalarıyla virüsün yayılmasına yardım mı etmektedirler?
Yönetmen: Mustafa Uğur Yağcıoğlu
Senaryo: Mustafa Uğur Yağcıoğlu
Oyuncular: Emre Altuğ, Birce Akalay, Zeynep Beşerler, Irmak Ünal
Çapkın bir adam olan Erkut, sevgilisi Eda tatildeyken onu bir başkası ile aldatmaktadır. Eda durumu öğrenince intikam almaya karar verir, hiçbirşey olmamış gibi eve döner. Erkut ertesi sabah keyifle kalkar ama yanında Eda olduğunu iddia eden başka bir kadın vardır. Erkut yeni Eda’yı tanımaya çalışırken ertesi gün bir başkası ile uyanır. Ve bir gün “Ben aynı kadını istiyorum” diye isyan eder. Emre Altuğ haricinde (Ki oda belli sahnelerde) parlak oyunculuklara şahit olamayacağınız hatta bazen deliye döneceğiniz film, belki sadece kız arkadaşınızla vakit geçirebilmek için gidebileceğiniz bir yapım. Hollywood’un elinde sağlam bir romantik komedi olabilecek bir fikir varken bunu sündürerek başarısız bir filme imza atan ekip için söylenecek çok bir şey de yok sanırım.
Yönetmen: Gabor Csupo
Senaryo: Billiam Coronel, Josh Lieb
Seslendirenler: Hank Azaria, Sandor Fabry, Karoly Gesztesi, Judit Hernadi
Vlad ve Joska, dünyanın her yerinden gelen göçmenlerin yaşadığı bir apartmana yerleşirler. Ev sahibeleri Greta, çirkin, yaşlı bir kadındır ve Vlad’dan çok hoşlanmaktadır. Hayalleri bir restaurant açmak olan Vlad ve Joska’nın arkadaşlıkları hızlı gece hayatında onları komik bir maceranın içine sürükleyecektir.
Yönetmen: Chris Nahon
Senaryo: Chris Chow
Oyuncular: Gianna Jun, Allison Miller, Masiela Lusha,Gabor Csupo, Liam Cunningham
Saya vampir anne ve insan ırkından bir babanın kızıdır. 16 yaşında, naif bir görüntüsü olsa da aslında 400 yaşındadır ve iki ırk arasında kalmanın acısını yaşar. Hayatını samuray becerilerini geliştirmeye ve dünyayı vampirlerden temizlemeye adamıştır, diğerleri gibi hayatta kalması kana bağlı olsa da. El altından yürütülen bir organizasyon için çalışırken, Tokyo’ da üssü olan bir Amerikan ordusunun üzerine yollanınca, Saya tüm vampirlerin atası olan Onigen’ i yok etme şansı olduğunu düşünür. İnsan üstü güçlerini ve kılıcını kullanarak işe koyulur. Bu esnada yüzyıllardır ilk defa bir insanla ilişki kurar ki o da Onigen’ in üzerinde en büyük etkiye sahip olan üssün generalinin kızıdır.
Yönetmen: Mats Stenberg
Senaryo: Thomas Moldestad
Oyuncular: Ingrid Bolso Berdal, Marthe Snorresdotter Rovik, Kim Wifladt, Fridtjov Saheim
Norveç dağlarının eteklerinde 4 genç korkunç bir şekilde ölür. Aralarından kurtulan genç bir kadın en yakın yerleşim yerine ulaşmayı başarır. Genç kadını, yolda bulan kişi, onu en yakın hastaneye götürür. Bir süre sonra kendine gelmeye başlayan kadın hastanenin koridorlarında dolaşmaya başlar. Hastanede sanki kimseler yok gibidir. Yoksa kâbus hâlâ sona ermemiş midir?
"Fırat Sayıcı ile Vizyona Yeni Girenler (18 Eylül 2009)" için Bir Yanıt
Malum bu hafta vizyonda film bombardımanı var. Blood: The Last Vampire da bir animeden uyarlanması vesilesiyle izlemek için ilk seçtiğim film oldu.
Bir japon sinema ve anime ‘manyağı’ olarak, japon özlü bir filmin, başka milletler tarafından herhangi bir şekilde ele alınmasına oldukça –hatta anlamsızca bile diyebilirim-muhafazakar yaklaştığımı söyleyebilirim ama bu durum diğer japon sineması hastaları için de geçerli olsa gerek. Üstelik bu filmle ilgili her ne kadar çok fazla şey okumamış da olsam, pek de iyi yorumlar almadığından haberdar olarak filmi izledim.
İlk olarak şunu belirtmeliyim ki, filmi, hakkında yazıldığı kadar kötü bulmadım. Ama bu iyi bir film seyrettiğim manasına da gelmez. Yaklaşık 45 dakikalık bir animeden yola çıkılarak kotarılmış filmin ana teması animedekinden çok da farklı olmamakla birlikte takdir edilir ki 90 dakikalık bir film çekebilmek için daha tutarlı bazı şeyler eklenmiş filme.
Olaylar Saya adında, genç kız görünümlü ama yaşının oldukça fazla olduğunu bildiğimiz yarı insan yarı vampir bir vampir avcısının etrafında gelişiyor. Animede, Saya’nın daha çok vampir tarafı ele alınmışken, filmde Saya’nın insan yönünün ağır bastığını söyleyebiliriz. Film, Saya’nın insan yönünü, kızın geçmişini ayrıntılarıyla ele alarak yapıyor. Üstelik kimseyi ilgilendirmez belki ama, bunu yaparken filmin bana müthiş bir sürpriz yaptığını da söyleyebilirim. Yıllar sonra Yasuaki Kurata’yı, ninja iblislerle çevrilmiş vaziyette aksiyonda izleme şansını seyirciye veriyor. Vampirlerin başı Onigen ile karşılaşmak için önüne çıkan her vampiri, ortadan kaldırmakta beis görmeyen Saya, bu işi yaparken, kendi kişisel tarihinde de önemli bir yol katediyor ve yarı insan yarı vampir olmasının nedenini buluyor. Şu an açık açık yazamasam da filmi seyretmeye başlayan hemen hemen her seyircinin rahatlıkla kavrayabileceği bu neden, klişelere yaslanan filmin kötü yanını oluşturuyor. Ama son dönemde çekilen filmlerden kaç tanesi klişe içermiyor ki zaten? Animede, Saya’ya ‘yardımcı’ karakter konumundaki öğretmenin yerini, filmde alan, Amerikan Üssü’ndeki generalin kızının ve animedeki yaratıkların filmde vücut bulmuş hallerinin öteki kötü yan olduğunu söylemeliyim.
Toparlayacak olursam, animedeki aksiyonun hemen hemen aynısını, olay örgüsünü biraz değiştirerek meydana getiren filmde, ben oldukça eğlendim. Tabii bunun nedeninin %80’ini, Saya’yı yetiştiren samuray rolündeki Yasuaki Kurata’dan kaynaklandığını itiraf etmeliyim. Geri kalan %10’unu Japonlara aşina olmayan seyircinin Last Samurai’dan hatırlayabileceği Onigen rolündeki Koyuki oluşturuyor. Geriye kalan %10’u da genel olarak dağıtayım, ayıp olmasın.
Ve son olarak, eğlencenin dışında ille de felsefik bir film izlemek isteyen seyirciye, filmdeki, yüzyıllardır süregelen ana-kız çatışmasına(!) odaklanmasını salık veriyorum. Bu arada, filmde Saya’nın okul eteğinin, animedekinden bir parmak kısa oluşu da gözümden kaçmadı. Yazmadan geçmeyeyim…
Yorum Yazın