Malumunuz, tıpkı tüm batı kökenli ‘çağdaş’ sanatlarda olduğu gibi, Türkiye sinema sanatı tarihi de bir öykünmeler silsilesinden ibarettir. Bu durumda, özgün olmaya çalışan sanatçılarımızın yapmak zorunda oldukları yegane şey, (Maalesef tabii!) bireysel ya da toplumsal genlerinde pek de var olmayan bir dürtüyü benliklerinde var ettikten sonra içselleştirip, akabinde de bir yapıt vücuda getirmektir.

Numan Serteli

Bu nihai durum -böyle- yazıldığı kadar kolay gerçekleşmeyen, zorlu bir süreç olup, ‘gönüllü’ sanatçısından oldukça da yoğun bir emek ister..

Bunu bekleyemeyen -en masumane deyişle tembel ya da sabırsız- sanatçı adaylarımızın, ‘uyanıklık’ etmeye çalışarak, en kısa yoldan önümüze koydukları ürünlerin hiçbir halta benzemediğine şahit olmakla ömrümüz geçmektedir.. Öyle değil mi? Ey sanatsever! Ey sinemasever!

Bu cümleden olarak, o ‘uyanıklara’ yakaladığın her yerde hak ettikleri gerekli cevabı elbette vermeni isterim ey eleştirmen arkadaşım; amma, sanatını özgünleştirme yolunda nasıl çabaladığına ve ne denli de önemli yol aldığına yıllar boyu tanık olduğun bir sanatçının eserine bakıp da: “Lan bu hiç orijinal değil ki” mealinde söylenmenin de pek bi orijinalliği olmasa gerek..

Koskoca Amerikan Sinema Endüstrisi’nin bile -geldiğimiz noktada- artık yaya kaldığını gördüğümüz bu ‘özgün yaratıcılık’ hususunda yerli filmlerden bekleyeceğimiz en önemli kriter, ele aldığı türün kurallarına uygun (Ya da tam tersi olarak, o kuralları -bilerek- yıkan) bir anlayışla kotardığı yapıtına kendi özgün bakışını ve el emeğinin ‘zihin açıcı’ lezzetini katmayı becerip beceremediğidir..

Yüreğine Sor, I’m Here ve Yaratıcılığın Sınanması

Lafı nereye getireceğim, başlıktaki Ses‘ten anlaşılmıştır gerçi; yalnız, geçen perşembe günü yaşadığım iki ‘sanatsal deneyim’, yukarıda yazdıklarımı bana yeniden hatırlattığından -müsaadenizle- sizinle de paylaşmak isterim..

O günün sabahı, gelecek hafta gösterime girecek olan, yönetmen Yusuf Kurçenli‘nin Yüreğine Sor adlı filmini izledim..

19.yüzyıl sonlarında Tanzimat Dönemi’ni yeni idrak etmeye başlayan Osmanlı’nın Doğu Karadeniz’inde, Müslümanlarla birlikte yaşayan Ortodoks Hristiyanların, üzerlerinde öteden beri süren baskılar sonucu gizlenmek zorunda kalmaları, inançlarını yaşayamamaları ve iki ayrı dinden, iki genç sevgilinin aynı sorundan muzdarip olarak, umarsızca sahiplendikleri aşkları üzerine bir film, Yüreğine Sor..

Sinemaya ne kadar da elverişli, adeta “beni film yap” diyen bir öykü, öyle değil mi?

Evet öyle.. Ancak, böylesine bize özgü, aynı zamanda evrensel de olabilecek kapsamda, zulmün ve cehaletin karanlığında debelenen insanların uğradığı eziyetin hikayesini, tamamen ‘laylaylom’ bir ruh hali pompalayan, folklorik amaçlı bir tanıtım filmi estetiğinde çekmeyi başaran ‘tecrübeli’ yönetmenimize ne demeli peki!?

‘Müsamerelik’ oyunculukları görmezden gelsek bile- başta güzeller güzeli Tuba Büyüküstün olmak üzere bütün kadronun pırıl pırıl ‘bayramlık’ elbiseleriyle ve yüzlerinde -açıkça fark edilen- bol bulamaç makyajlarla arzı endam eyleme halleri, filmin, içine bizi de dahil etmesini geçtim, kapısına dahi yaklaşmamızı mümkün kılmayacak bir yapaylıktaydı..

Bırakın yaratıcı olmayı, elindeki zengin hikayeyi, dümdüz ama ‘zanaatkarca’ anlatmayı dahi becerememenin bariz bir örneğini bu filmle gördükten sonra, gelelim aynı günün öğleden sonrası yaşadığım, birincinin tam tersi ikinci tecrübeme..

Ünlü olduğu kadar deneysel de olabilen yönetmen Spike Jonze‘un 30 dakikalık filmi I’m Here, eldeki senaryo bile denemeyecek basitlikteki ‘sıradan’ bir hikayeye müdahale eden yaratıcı bir dehanın, üzerinde çalıştığı işin sanatsal düzeyini bir takım dokunuşlarla nasıl yükselttiğinin ve seyircisini de etki altına alarak, film bitene kadar ağzı açık bırakabilmesinin müthiş bir örneği..

Geleceğin dünyasında, insanlarla birlikte ve kendi halinde ‘yaşayan’, mazbut ve de iyi kalpli bir erkek robotun, müzmin yalnızlığına son vererek, bir kız robotla tanışmasının hikayesidir, bu kısa filmde anlatılan..

Adeta, bir masaüstü bilgisayarı kasasından mamul kafasıyla, pek de yakışıklı sayılmayacak sempatik robotumuzun, ‘arıza’ olduğu kadar şirin, en az o kadar da sakar robotik bir kızcağızla, karşılıksız fedakarlığın doruk noktasına kadar yaşadığı bir aşk hikayesi.. Leyla ile Mecnun ya da Romeo ve Juliet de dahil, dünyanın bütün meşhur aşklarını sollayan, ‘acıklı ama mutlu’ bu aşk hikayesine şahit olduktan sonra, filmin başından beri dudağımın ucuna yerleşmiş bir gülümsemeyle, salondan ayrıldım..

Yüzü Güzel Ama Bahtı Kara

Bundan önceki filmi Kaptan Feza‘da, bıçak keskinliğindeki hayal gücüyle kaleme aldığı, çocuksu bi kırılganlıkla da sarmaladığı cesur senaryosunu, naif, ince ama ustalığı tartışılmaz bi sinema diliyle filme çeviren Ümit Ünal‘ın kıymeti, bu filminden sonra da -ne yazık ki- anlaşılamadı..

En azından- Türk Psikolojik Gerilim Sineması’na çağ atlatan Ses, aynı aymazlıktan nasibini almayacak demek isterdim, lakin, bu hususta hiç de umutlu olmadığımı belirtmeliyim.. dedikten sonra geçelim filmimizin konusuna:

Derya (Selma Ergeç) bir çağrı merkezinde çalışan ve annesi (Işık Yenersu) ile birlikte yaşayan genç ve de güzel bir kızdır..

Bırakın güzelliğini kullanmayı, bunun farkında bile olmayan -zamanımızda örneğine az rastlanır- bir tuhaf kız türünün temsilcisi olan Derya, içinde saklayıp büyüterek, zamanla da birer fobi haline getirdiği korkularının rahatsız ediciliğinden şikayetçidir..

Sabah ezanı duymak ve bıçak görmek gibi, gerçekleştiğinde kendini panik haline sokan fobilerinin bilincinde bir kız olarak Derya’nın, bu özel durumunu, yeni tanıştığı erkeklerle açıkça paylaşmasındaki çocukça saflığına, filmin hemen başındaki düğün sekansında tanık oluruz.. Bizim de yavaş yavaş tanımaya başladığımız bu kıza sempatiyle yaklaşmamamız imkansızdır artık..

Bir müddet sonra, korkularına eklenen kabuslar yetmezmiş gibi, gaipten gelerek kulağına yansıyan bir takım sesler duymaya başlaması, kızımızın hayatını tam anlamıyla altüst edecektir..

Nereden ve kimden geldiği belirsiz, bazen korkutucu, bazen alaycı, genelde de emredici olan, mekanik tınılı ‘erkek’ sesi, Derya’yı sabahın köründe uykusunda uyandırarak mesaisine başlamakta, günün kimi saatlerinde yeniden ortaya çıkarak, başlarda kendine direnen kızı, giderek etkisi altına almaktadır..

Zamanla amacı belirginleşen ses, Derya’yı, hem çocukluk arkadaşı, hem de iş yerinden patronu olan Onur (Mehmet Günsür)’a doğru yönlendirmekte; dediklerini sadakatle yaparsa eğer, hayatından çıkacağına dair vaatlerde bulunmaktadır..

Daha önceleri hep ‘evden işe, işten eve’ trafiğini kullanan, ‘yüzü güzel ama bahtı kara’ yaratılmış biçare kızımızın, bu ses’in buyruklarına uyarak, iş çıkışından, gece yarılarına kadar arşınladığı, büyük şehrin karanlık sokakları, onu, dönüp dolaştırarak kendi evine ve içinde yüzleşilmesi zor hayaletlerin uçuştuğu, geçmişinin ruhsal labirentlerine doğru sürüklemekte gibidir..

Sinemamızın Sınırlarımız Dışına Çıktığının Belgesidir

Günümüz Türk Sineması’nın ‘sanatçı’ dürtüsünü ve duyarlılığını benliğinde var ederek, her çalışmasını vasatın çok üstünde eserler haline getirmeyi başarabilen sayılı yönetmenlerimizden biri olan Ümit Ünal’ın, son filmi olan Ses’le, bir başarısına daha tanıklık etmenin gururunu yaşıyorum..

“Alla alla! Sana n’oluyor ağbicim?” demeyin.. Üzülürüm bak..

Her filmiyle özümde, umduğumdan da çarpıcı ve derin, sanatsal hazlar yaratan bir yönetmenin -hele kendisi bu toprakların da bir çocuğuysa- sadece hayranı değil, kulu kölesi bile olurum.. Evet! o kadar da yani..

Bir ilk olarak başkasının, yani Uygar Şirin’in yazdığı bir senaryoyu filme çeken Ümit Ünal, filmin adına layık olarak, ses tasarımında olduğu kadar, görsel tasarım açısından da kusursuz bir filme imza atıyor..

Esrarengiz sesin ilk duyumuyla birlikte neredeyse finaline kadar, parapsikolojik hatta metafizik mevzulu bir korku filmi havasını seyircisine eksiksiz olarak yaşatmayı başaran Ses -zıt neticelere kapı araladığı zamanda bile- filmin tümünü kaplayan meşum gerilimini bir nebze dahi olsun gevşetmiyor.. Ki film, bütün bu ‘doğa dışı’ görünürlüğünü, tamamen doğallığının içinden çıkarmasıyla zaten, kendini emsallerinden ayırmasını biliyor..

Filmin bütün yükünü (Senaryo icabi tabii) neredeyse tek başına omuzlayan Selma Ergeç, bastırılmış kadim korkularının tsunamisiyle yükselen bunalım denizinde boğulmamak için debelenen Derya’yı o kadar doğal, o kadar hakiki canlandırıyor ki, onun bu keder yüklü çabaları adeta perdeden taşarak, kalbimizi zorluyor..

Ümit Ünal’ın oyuncu yönetimindeki ezeli ustalığının, sinema tecrübesi sınırlı Selma Ergeç’in bu üst düzey oyunculuğuna olan muhtemel katkısını gözden kaçırmamak da gerekir deyu düşünüyorum..

Diğer rollerdeki Mehmet Günsür, Eylem Yıldız, Serra Yılmaz ve özellikle, inanılmaz etkili sesini, usta oyunculuğuna mükemmelen katarak perdeye yansıtan Işık Yenersu’nun varlıkları, filmin değerini iyice arttırıyor..

Ses’in, korku türünün gerektirdiği evrensel dil ve kuralları kullanırken ulaştığı yetkinlik, sinemamızın kesinlikle sınırlarımız dışına çıktığının bir belgesi gibi duruyor..

Bu filme kadar, en iyi korku filmimiz olarak hafızama çakılmış Taylan Biraderler‘in Küçük Kıyamet‘inin hemen yanına Ses’i yerleştirmekte, şahsen hiçbir mahzur görmüyorum.. Bu iki güzide filmimiz özelinde bir sıralama yapmak içinse, tarafsız bi karşılaştırma yapabilmek üzre sizden birazcık süre rica ediyorum..

Ses: Aferin, 8!

Yüreğine Sor: Daha Çok Çalış, 5!

I’m here: Aferin, 8!

3 YORUMLAR

  1. Ümit Ünalı çok sevdiğin ve ezik bir duygusallıkla bu yazıyı kaleme aldığın belli,zira küçük kıyamet filminin yanında amatör bir gerilim denemesi gibi duran ses filmini sahte bir duyguyla övmüşsün.Bence sen daha çok korku ve gerilim filmi izlemeli ve yazı yazarken duygularının esiri olmamalısın :).Haa bir de kızmaz isen, Kaptan Feza denen ucube ötesi kötü filme bile,gerdeğe yeni giren gelinin sarıldığı gibi sarılmana şaşırmadım doğrusu.dediğim gibi eleştiri yapmanın birinci şartı duygusallığı öldürmek,kayırmayı katletmek, süslü cümleleri parçalamaktır.

  2. "Esrarengiz sesin ilk duyumuyla birlikte neredeyse finaline kadar, parapsikolojik hatta metafizik mevzulu bir korku filmi havasını seyircisine eksiksiz olarak yaşatmayı başaran Ses -zıt neticelere kapı araladığı zamanda bile- filmin tümünü kaplayan meşum gerilimini bir nebze dahi olsun gevşetmiyor.. "

    Bu nasıl bir zorlama cümledir yarappim. Pöh…

  3. Pınar'ın yazdığı cümle ne ki! Her cümlesi bir paragraf maaşallah:)) Üstelik yazıları her daim uzun mu uzun… Oku babam oku… Okumam gelişti sayesinde…. Ben alıştım artık… Zorlama cümle olur mu? Doğal halidir bu… Pınar yeni okuyucu olmalı.. Alışacak… Alışacak:)) Vazgeçemez olacak!! "Pöh" öyle mi?

    Okuma kardeşim, okuma… Canın isterse:)

CEVAPLA