OXFORD CİNAYETLERİkonuk ninja

Birinci Dünya Savaşı’ndan bir sahneyle başlıyor film. Çatışmanın olanca şiddetiyle sarsılan bir mevzinin önünde bağdaş kurmuş, elindeki deftere yazmakta olan bir adam silah arkadaşlarını olduğu kadar bizi de şaşırtıyor. Arka plandan gelen ses hem durumu izah ediyor hem de günümüze, Oxford Üniversitesi’ndeki bir derse getiriyor bizi.

Deniz AkhanDeniz Akhan

O adam deli değildi. Etrafında şarapneller uçuşurken çalışıyordu, çünkü bekleyemezdi. O defterin içeriği daha sonraya bırakılamayacak kadar önemliydi. Zihni dikte ettiğinde yazmak zorundaydı, bir saniye bile olsun kenara bırakamazdı. Hayatını riske atacak kadar önemli olan neydi? Diğer insanlar gibi ayağa kalkıp kaçmaktan alıkoyan neydi?

“Tractatus Logico-Philosophicus”, yirminci yüzyılın en etkili felsefi çalışması. O askerin adı Ludwig Wittgenstein‘dı; düşüncelerimizin sınırını koyan adam. Çözmeye çalıştığı muamma şuydu: Gerçeği bilebilir miyiz? Tarih boyunca bütün büyük düşünürler kimsenin aksini ispatlayamayacağı tek bir kesinlik arayıp durdular; “iki kere iki dört eder” gibi. Wittgenstein bu gerçeği bulmak için aslında matematiksel mantığı kullandı. Kesinliği elde etme anlamında, insanların şehvetlerinden uzak, değişmez bir dilden daha iyi ne olabilir ki? Denklem üstüne denklem kullanarak kusursuz bir yöntemle, ağır adımlarla ilerledi, ta ki korkunç bir sonuca ulaşıncaya kadar. Matematiğin dışında herhangi bir gerçek yoktur. Tek bir kesin gerçek, insanoğlunun sorularını cevpalayamaya yardım edebilecek, aksi ispatlanamaz argüman bulmanın yolu yoktur. Bu yüzden felsefe ölüdür. Çünkü “konuşamadığımız yerde, susmak gerekir.” (Bu söz Wittgenstein’ın “Tractatus Logico-Philosophicus” kitabının son cümlesidir -y.n.)

OXFORD CİNAYETLERİ

Konuşmayı yapan kişi Arthur Seldom; Oxford Üniversitesi’nin saygın ve meşhur matematik profesörü. Son kitabı Mantık Serileri kitabı kapsamında Wittgenstein’ın izinden giderek seri katillerin cinayetlerinde matematiksel bir temel olmadığını, söz konusu temellerin ancak psikoloji, sosyoloji vb. bilimlerle araştırılabileceğini iddia ediyor. Onun gibi düşünmeyen, (ama) takıntı derecesinde ona ilgi duyan, bunun için Amerika’dan gelen ve hatta Seldom’un bir zamanlar aşık olduğu bir kadının evinde pansiyoner olarak kalan Martin de filmimizin ikinci kahramanı. Yaşlı ve bakıma muhtaç olan ev sahibesinin kızı Beth, annesi yüzünden kendini kapana kısılmış, hayatını yaşayamamanın acısı ile ezilmiş hissederken evine gelen yakışıklı Amerikalı’ya ilgisini gösteriyor hemen.

Konferans sırasında Arthur Seldom tarafından madara edilen Martin eşyalarını toplayıp ülkeden ayrılmak üzereyken Seldom’la kapıda karşılaşıyor ve hemen akabinde evsahibesi Julia Eagleton’ın cesedini buluyorlar. Beth’in viyolensel çalmasıyla başlayıp cesede kadar zincirleme duraklardan geçerek ilerleyen kamera sahnesi 3 dakika 25 saniye sürüyor ve tek planda çekilmiş gibi görünüyor. Oysa göze çok batmayan geçişlerle ve kesmelerle birleştirilmiş, benim sayabildiğim kadarıyla, 7 adet plandan oluşuyor (Hitchcock’a selam). Seldom, Julia’nın evine gidişinin tesadüf olmadığını, konferans sırasında kendisine verilen bir kağıtta yerin, zamanın ve bir çember sembolünün bulunduğunu söylüyor. Çember; bir mantık serisinin ilk elemanı mı? Seldom’ın tezini çürütmeye çalışan bir katilin meydan okuması mı söz konusu?

Seldom ve Martin, ilk temaslarının kötü geçmesine rağmen, bu olay üzerine beraber çalışmaya başlıyorlar. Aslında buna tam olarak takım çalışması demek pek mümkün değil, çünkü Martin bir yandan kendini Seldom’a göstermeye, kabul ettirmeye çalışırken, diğer yandan onu bu akıl oyununda yenmek istiyor. Bir zamanlar Seldom’la bir ilişki yaşayan ve şimdi Martin’e aşık olan Lorna (enfes bir güzellik) bu çatışmanın alevlerini daha da bir yükseltiyor.

Gülün Adı

Gülün Adı romanı ilk yayımlandığı sıralarda derin tartışmalar yaşanmıştı. Kitabın yazarı Umberto Eco, Orta Çağ estetiği ve göstergebilim dalında tanınan saygın biriydi. Roman, Orta Çağ döneminde bir manastırda yaşanan cinayetlerin gizemini çözmeye çalışan Fransisken rahibi ve çırağının başından geçenleri anlatıyordu. Ancak romanın özelliği, zaten tek başına çok başarılı olan bu dedektiflik öyküsünde Orta Çağ dönemini sadece ilginç bir fon olarak kullanmayıp yazarın engin bilgisi sayesinde (Umberto Eco’nun dünyanın en büyük Orta Çağ kütüphanesine sahip olduğu söylenir) dönemin yaşam tarzı, dünyaya bakışı ve felsefesi hakkında çok nitelikli bilgiler vermesiydi. Bazı kişiler bu saygın kişinin entelektüel bilgisini popüler kültüre meze etmesine karşı çıktılar; roman otobüs terminalleri ve hava alanlarında bile satılır olmuştu. Buna rağmen roman yükselişinden ve popüleritesinden bir şey kaybetmeden sinemaya da aktarıldı ve aynı şekilde beğenildi.
Dokuzuncu Kapı

Gülün Adı’ndan sonra benzer formüllerle romanlar yazılmaya başlandı (Örneğin Roman Polanski‘nin Ninth Gate ismiyle sinemaya uyarladığı, Arthuro Perez Reverte‘nin Dumas Kulübü romanı). Dar bir kesimin derin entelektüel dünyalarında yaşayan bir konuyu sürükleyici bir cinayet bilmecesinin içine yedirmek açısından Oxford Cinayetleri bu formülün yeni bir örneği.

OXFORD CİNAYETLERİ

Arthur Seldom’un Wittgensteincı olduğunu belirtmiştim. Martin ise tam karşı cepheden bakıyor; doğanın özünde matematiksel bir temel olduğunu, dolayısıyla bu matematiksel temeli açığa çıkararak gerçeğe ulaşabileciğimizi düşünüyor. Aralarındaki bu zıtlık hem soyut düşünce alanında hem de günlük hayatın gerçekliğinde yaşanıyor. Bu sayede film içerisinde hem bilimsel teorilerin  hem de insani dramların zenginliği verilmeye çalışılıyor. Peki, bunda başarılı mı?

Filmde matematiksel teori, kuram ve ispatların zenginliği yaşanan cinayet öyküsüne ve insani çarpışmalara odaklı bir şekilde veriliyor. Bu da sezgisel olarak filmin uyarlandığı romanın bu konuda çok daha besleyici olduğunu düşündürtüyor, çünkü romanı okumadım. Ancak bunu bir eksiklik olarak değil, yönetmenin doğru bir tercihi olarak görüyorum. Bu tür unsurlar sinemada verilemez düşüncesinde değilim, ama aksi halde bu filmin 10 saat süreceğini, böylesi bir filmi de kimsenin finanse etmeyeceğini ve seyretmeyeceğini biliyoruz. Üstelik izlediğimiz film, sezgisel olarak romanda kaldığını düşündüğümüz bütün unsurların yokluğuna rağmen oldukça keyifli ve sürükleyici bir dedektiflik öyküsü. Sherlock Holmes ekolü dedektifliğin bilimsel ve matematiksel temelli olduğunu düşünürsek, gündelik hayatta böylesi bir kesinliğin olmadığını söyleyen felsefi arka plan bile tek başına filmi izlenmeye değer kılıyor. Arthur Seldom gibi baskın ve karizmatik kişiliklerin çevresindeki insanlarda meydana getirdiği negatif ve pozitif etkiler daha önce de benzeri görülmüş bir tema, ama filmin sonunda bu durum -bence- gayet şık bir biçimde terse yatırılmış.

Görebildiğim kadarıyla vasat bir seyirlik olarak değerlendirilen bu filmin hakkının verilmediğini düşünüyorum. Seyredilecek milyonlarca film arasında kolayca gözden kaçacaktır elbette. Ancak hem felsefe ve matematikle ilgilenenlerin hem de polisiye/dedektiflik öyküsü sevenlerin zevkle izleyecekleri bir film Oxford Cinayetleri. Ayrıca izleyicide Wittgenstein‘ı ve filmin uyarlandığı romanı okuma isteği uyandırıyor.

The Oxford Murders (2008)
Yön: Álex de la Iglesia
Oyuncular: Elijah Wood, John Hurt

Eleştiri Notu: 3.5/5
Seyir Notu: 5/5

Bu yazılar da ilginizi çekebilir