Gerçeklikle Bağlarını Koparan Efsane: Syd Barrett*

“Seçme şansım olsaydı kendimle bile iletişim kurmazdım..”
Syd Barrett

1967 de Amerika turnesine çıkan Pink Floyd, turnenin ilk ayağı olan San Francisco konserinde Syd de vardır. Konser başlar, Syd sahnede öylece kalakalır. Acid ile iyice mahvolmuş beyin hücreleri hiçbir şeye yanıt veremez durumdadır. Ne gitarını çalar, ne de şarkılarını söyleyebilir. Artık iyice kararmış gözlerini seyircilerin arkasındaki bir noktaya dikip öylece bakar. Bu, son sahne alışıdır Pink Floyd’la.

 Cem Kor

Yaklaşık beş yıl sonra gurubun yayınlayacak olduğu Wish You Were Here (1973) albümü kayıtları ona ithaf ediliyordu. Albüm kaydedilirken vücudundaki tüm tüyler alınmış, oldukça şişman bir adam stüdyoyu ziyaret ettiğinde, grup üyeleri onun Syd Barrett olduğunu fark edememişlerdi. Fark ettiklerindeyse sarılıp ağlayan grup üyeleri ona Wish You Were Here’i dinlettiklerinde eski moda bir şarkı olduğunu söyleyerek gitti Syd ve bu son toplu görüşmeleriydi.

Sadece olağanüstü ışık ve ses efektleriyle yaptıkları müzikte değil, sinema ve felsefe gibi alanlarda da yaklaşık yarım yüzyıldır bir efsane olan Pink Floyd, 1965’lerde ismini o dönemin iki blues ustası olan Pink Anderson ve Floyd Council’den alarak kuruldu.

Dört müzisyenin enstrümanlarını çalmadaki özel becerileri, dönemin müziğine biraz daha farklı, aykırı bakış açıları ile müziği kısa bir süre sonra müzik çevrelerindeki diğer gruplardan kendini ayırır bir görünümde ortaya koydu. İlk kurulduğunda ismi Sigma 6 olan toplulukta George Roger Waters bas ve vokalde, William Wright tuşlu çalgılarda, Nicholas Mason davulda ve Syd Barrett gitarda o günlerin İngiltere’sinde biraz şaşırtıcı olarak da nitelendirilebilecek çalışmalarıyla beğeni topladılar. Üyelerin hiçbiri diğerlerinin gölgesinde kalmadı ya da onları gölgede bırakmadı. Ama içlerinde biri vardı ki Pink Floyd’u Pink Floyd yapan bu dört insanın arasında diğerlerinden oldukça farklıydı. Kısa sürede grubtaki yerini David Gilmour’a bırakan, 2006’da hayatını kaybedene kadar bir çok insanın yaşayıp yaşamadığını bile bilmediği Syd Barrett’i bugün biraz tanımaya çalışalım.

Bir çok insan belki onsuz şarkılardan tanıdı bir efsaneyi. Belki Syd‘in adını bile bilmeden, milyon kere Wish you were here dinleyenler vardır onun sadece bir aşk şarkısı olduğunu düşünerek. Oysa ki, o şarkı grup elemanlarının eski dostlarına olan özleminin bir yansımasıydı notalara ve sözlere…

60’ların ortasında kurulan ve kısa sürede müzikal bir dehaya dönüşen Pink Floyd’un kurucuları arasında yeralan Syd, normal bir çocukluk dönemi geçirdi. Başarılı ve popüler bir öğrenciydi. Babası, Syd‘in müzikal yeteneğini farkettiğinde ona hemen bir banjo, daha sonra da bir gitar alarak cesaretlendirdi. Syd 14 yaşındayken babasını kaybetti, bu erken ölüm onun psikolojik yapısını travma denebilecek derecede olumsuz etkiledi. Cambridgeli bir baterist olan Sid Barrett‘a gönderme yapmak için onun adını Syd olarak kendi adına kattı. Bu dönemde ilk bestelerine başladı. Syd ve David Gilmour beraber büyüdüler. David daha iyi bir gitaristti, ama Syd‘in söz yazma konusundaki başarısına yetişemedi.

1964’te grup arkadaşlarıyla beraber Pink Floyd‘u kurdu. Syd Barrett kendine has slide tekniği ve kaydedilen seslere verdiği efektler, konser sırasında arkada gösterilen yeni renk oyunlarıyla psychedelic müzik kavramını yaratmıştı. Grubun tanınmasına neden olan single’lar Arnold Layne ve See Emily Play, Barrett imzalı eserlerdi. Pink Floyd‘un ilk albümü olan The Piper At The Gates Of Dawn‘nın bir şarkı dışında hepsini bestelemiş, çıkan singleların çoğunu yazmış ve ikinci albümde de bir şarkı bestelemiş ve bir şarkıda gitar çalmıştı.

Şarkı sözlerinde uyuşturucunun etkisinden dolayı hayali şeylerden bahseder. Astronomy Domine‘de gökyüzündeki gezengenlerden bahsederken Chapter 24‘te mistik öğeler ve büyülerden bahsetmiş. Uyuşturucu etkisinde yazdığı şarkılara baktığımızda ise ilk versiyonu dakikalarca aynı melodi üstüne kurulu Interstellar Overdrive, bir konserden sonra gördüğü hayali bir kız hakkındaki See Emily Play ve uyuşturucu sarmayı anlattığı için yasaklanan Candy And A Current Bun‘ü görürüz. A Saucerful Of Secrets`ta iki şarkıda grupla çalan Syd konserlerde sadece tek akora basarak bütün konser devam etmesi gibi birçok sorun yüzünden önce şarkı sözü yazarı olarak anlaşma yapar ancak daha sonra gruptan tamamen ayrılır.

“Benim her ne olduğumu sanıyorsanız, ben o değilim”

Elde edilen bütün bu başarılara rağmen işler Pink Floyd cephesinde aynı değildi ne yazık ki. Gruba yakın olan herkesin farkettiği bir şey vardı. Syd Barrett, yani grubun yaratıcı, parlak genç şarkı yazarı/vokalist/gitaristi yavaş yavaş gerçeklik ile bağlarını koparıyordu. Kimisi bunu aşırı uyuşturucu tüketimine bağlıyordu – Syd o zamanlarda normalin çok üstünde LSD kullanıyordu. Kimisi de başarının getirdiği aşırı baskıya bağlıyordu. Liderlerinin rahatsızlığının sebebi ne olursa olsun, Pink Floyd’un geleceği 1967’nin sonlarında belirsizleşmeye başlamıştı.

“Sanırım Syd o zamanlar temsil ettiğimiz saykedelik dönemin bir kurbanıydı” diyor Waters bir söyleşisinde. “Herkes konserlerden önce asit takıldığımızı zannediyordu, ama maalesef bunu yapan bir tek Syd’di. Sadece aşırı dozda kullanıyordu. Çok korkutucuydu, neler olduğuna inanamadım. Bir radyo programına çıkacaktık, bütün gün onu bekledik, ama o gelmedi. ertesi gün ortaya çıktığında ise bambaşka birisi olmuştu.”

Syd, Pink Floyd’a ismini vermiş, grubun o güne kadarki iki hit single’ını o yazmıştı. Korkutucu gitar tekniği, tuhaf sahne performansı, onu dönemin ufo ve the roundhouse gibi kulüplerinde yeni yeni toparlanmaya başlayan Londra’nın henüz olgunlaşmamış underground kültürünün otantik kült figürü haline sokmuştu.

Syd’in solo yılları

1970 başında The Madcap Laughs adlı ilk solo albümünü çıkarır. David Gilmour ve Roger Waters bu albümde prodüktör olmuştur. Solo albümdeki şarkılar ise Pink Floyd‘dakilerden farklı sadece gitarı ile yapılmış sade bestelerdi. Syd kayıtlarda zorluk çekmişti ve bazı şarkılarda yaptığı hataları düzeltmeden albümü yayınladılar. Bu albümden sonra Barrett sadece bir solo konsere çıktı. O konserde de üçüncü şarkıdan sonra sahneden indi ve bu onun son solo konseri oldu. Aynı senenin sonunda Barrett adlı albümünü çıkardı. Bu sefer de prodüktörler David Gilmour ve Richard Wright`dı. David Gilmour tarafından bu albümün kayıtlarını yapmak bir faciaya benzetilir. Çünkü Syd ile çalışmak hiç de basit değildi. Bu albümden sonra ise Syd Barrett üçüncü solo albüm için planlar yapmış ama böyle bir albüm asla olmadı. 1972’de Syd Barret müziği geri döner ve Stars adını verdiği bir grup kurar. Fakat bu grup da verdiği 3 konserden sonra Syd Barrett tarafından dağıtılır. 1974’te tekrardan müzisyen arkadaşlarının yardımıyla stüdyoya giren Barrett sözleri yazılmamış bir kaç deneme şarkısından sonra devam etmek istemez ve müziği bırakır.

“Mutlu olmayı düşlemediğim bir hayat seçtim”

Syd o dönemlerde artık pek fazla insanla görüşmüyordu. Onu ziyaret etmek özel bir dünyaya davetsizce girmek gibiydi. Verdiği son röportajlarda “kayboluyorum” diyordu. “Birçok şeyden kendimi soyutlayarak…” Ve “tutarlı konuşamıyorum, üzgünüm” diyordu yakın çevresine. “Birisinin benimle ilgilendiğini düşünmek çok zor. Ama bilirsin, halen tek parçayım. Gitar ve tozla çevriliyim” diyordu son röportajında. Oturduğu bodrum katında geçiriyordu bütün zamanını, etrafında resimler, plaklar, gitar ve amfileriyle. Yerin altında daha güvenli hissediyordu kendini. Syd’in de bazen kendini odaya kapatıp günlerce kimseyi görmek istemediği biliniyordu. Pink Floyd’la son aylarında sahneye çıktığı zaman bütün konser boyunca bir iki nota çalmaktan başka hiçbir şey yapmıyordu. Syd, 25 yaşında ve yaşlanmaktan korkuyordu. “Her zaman bu kadar içedönük değildim” diyordu. “Bana göre gençler eğlenmeli, ama ben eğlenmiyorum.” Artık acid kullanmıyordu, ama bu konu hakkında da konuşmak istemiyordu. “Sanırım konuşması kolay birisi değilim artık. Çok dağınık bir kafam var. Sandığın gibi birisi değilim ama.”

Syd Barrett, grubun belki de en gizemli elemanı. Barrett’ın en önemli özelliği gitardaki yetkinliğinin yanında resim ve felsefeyle de ilgilenmesi idi. Yaşamının her dilimi sanatla donanmış Barrett’ın. Sanatını en çok etkilemiş müzikçi ve gruplar ise The Beatles, Rolling Stones, Donovan ve Bob Dylan gibi ayrıcalıklı müzisyenler. Giyim kuşamına fazlasıyla önem verirken, bu önemin içinde yatan resmi koşullara karşı isyankardır. Özgürlüğü her şeyiyle bir bütün olarak algılamak ve yaşamın her boyutunda özgürlüğü ile birlikte olmak isterdi. Eleştirmekten ve eleştirilmekten nefret ederdi. Hep yaşadığı ana hesap veren bir kişiliğe sahipti. Tek amacı büyük bir müzisyen ve ressam olmaktı. 1968′de gruptan ayrıldığı halde grubu her an, en çok etkileyen müzisyen oldu.

Pink Floyd’da Syd Barrett etkileri

1975 yılında Pink Floyd, Wish You Were Here albümünü kaydederken Shine On You Crazy Diamond (ki baş harfleri SYD olmaktadır) ve Wish You Were Here şarkılarını Syd Barrett için bestelemişlerdi. Shine On You Crazy Diamond’ın kayıtlarında Syd, kaşları dahil vücudundaki bütün kılları kesmiş ve kilo almış bir halde stüdyoya gelip gitar kayıtlarını ne zaman yapacağını sormuş. Onu gören grup üyeleri ise ağlamışlardır. David Gilmour o kişinin hala Syd olduğuna inanmak istemese de, Roger Waters onun Syd olduğundan emindir. Ona yazdıkları Wish You Were Here‘i ona çaldıklarında ise Syd Barrett şarkıyı çok eski moda bulmuştu. Oradan ayrılan Syd Barrett ile grup üyeleri bir daha hiç buluşmamışlardır. Grup ayrıca Dark Side Of The Moon albümündeki deliliği anlatan Brain Damage şarkısını Syd‘den esinlenerek yazmış ve Roger Waters, 1982 tarihli Pink Floyd: The Wall filminin baş kahramı Pink’i yaratırken eski arkadaşı Syd‘i düşünerek yaratmıştır.

Bugün hala dünyanın en çok satanlar arasında albümleri yer alan Pink Floyd’un bu kurucu, aykırı ismi Syd Barrett, Cambridge’deki evinde inziva hayatı sürdürüyordu ve resim yapmaya devam ediyordu. Syd, 7 Temmuz 2006 günü 60 yaşındayken, Cambridge’deki evinde pankreas kanseri sonucu hayatını kaybetti.

  1. * : Passage Dergi’nin Kasım-Aralık 2012 / 14. Sayısında yayınlanmıştır.
  2. Kaynaklar: Pink Floyd – Orhan Kahyaoğlu – Sinan Güler / İmge Yayınları, 1984