Gün geçmiyor ki sağdan soldan devşirdiği fikirleri, temaları konjonktürel doğrularla birleştirerek parsayı toplama amacıyla yola çıkan fakat korku sinemasının içler acısı halini ortaya koymaktan öteye gidemeyen bir film daha karşımıza gelmesin. Bu defa görev sırası çöp filmlerde oynamaktan sıkılan Jordan Peele’nin “aşırı övgüler ve inanılmaz gişe rakamıyla semalarımıza giren” ilk filmi Get Out’ta. Referans noktası kendisi olanlar derneğine üye olduğumdan herhangi bir beklenti içine girmedim ve filmin kötülüğü karşısında hayal kırıklığına uğramadım ama seyircinin düşünebilen, temel düzeyde de olsa mantık yürütebilen bir canlı türü olduğunu hesapla(ya)mayan bir filmle karşılaşmayı da beklemiyordum. Get Out’un neden ve nasıl beğenildiği sorusuna, uzunca düşünmeme rağmen, getirebileceğim mantıklı bir açıklama ve filmi beğenenlere sunabileceğim en ufak fikir kırıntısı yok ama karşı cenahta olanlara gerekli argümanı sağlamayı görev belledim; Jordan Peele’nin “Numaranı ver koçum.” deme veya beni evimden aldırma ihtimalinin olmamasının sağladığı konforla yaylım ateşine başlıyorum.

Yazının bundan sonraki kısmı film hakkında önemli ipuçları içermektedir.

Get Out düşünsel anlamda kaplumbağa hızıyla ilerleyen, içindeki her temayı bir yerlerden bildiğiniz, hatırladığınız bir film olduğundan kendisini durdura durdura incelemekte fayda var. Filmin açılış sahnesinde “Tamam, nerde bu sokak?”, “Sakın, korkma.”, “Sakin ol, geriye dön ve ilerle.” tarzı sözlerle yürüyen – bütün film “siz anlamazsınız” mantığıyla kendi kendine konuşturulan, hisleri ve düşünceleri açıklattırılan kişilerle dolu- siyahi bir gencin kaçırılışına şahit oluyoruz. Bunu takip eden sahnede karşımıza bir çift çıkıyor: Beyaz kadın, siyahi erkek – ırkçı değiliz, film oyunu buradan kuruyor efendim. Beyaz kızımızın ailesiyle o hafta ilk buluşma var, taşradaki “ihtişamlı Güney çiftliklerini andıran” evlerine gidecekler ve kızımızın ailesi, sevgilisinin siyahi olduğunu bilmiyor! Bir korku filmindeyiz, açılışta bir siyahi kaçırılmış, -saçmalayın, bizim gencin başına tabi ki iş gelmeyecek- kızımız altını fosforlu kalemle çizerek “Sen benim ilk siyahi sevgilimsin.”, -saçmalıyorsunuz, kahramanımızın büyük resmi görmesini ilk siyahi sevgili olmadığı gerçeği sağlamayacak- “Ailem ırkçı değildir.” – tabi ki ırkçı ya da daha beter bir şey çıkmayacaklar- gibi cümleler kuruyor ve sizden bir gizemi çözmeniz, hikayeden etkilenmeniz, karakterle empati kurmanız bekleniyor, cidden.

Klasik korku sineması trükleriyle geçen yolculuktan sonra ailemizle karşılaşıyoruz, gencimizi çok sıcak karşılayan baba, evi gezdirirken bir atlet fotoğrafının önünde duruyor. “Bu benim babam, atletti, 1936 Olimpiyat elemelerinde Jesse Owens’a elenmişti.” tarzında cümleler kuruyor, “Jesse Owens binlerce kişinin önünde Hitler’in üstün Aryan ırkı tezini paramparça etmişti.” şeklinde diyalog devam ediyor. Filmin politik doğruculuğu ve ayrımcılığı eleştireceğim diye kendini rezil rüsva etmesine yol açan zincirin ilk halkasında duralım tekrar: İnanılmaz tesadüf sonucu (!) Jesse Owens’la yarışan bir atletin evindeyiz, nasılsa siz anlamazsınız/bilmezsiniz diyerek kim olduğu ve neyi temsil ettiği açıklanmış. Neden? Hadi biraz sürekli en üstte olan alt metinleri kurcalayıp, karakterleri Jesse Owens öyküsüne adapte edelim. Kahramanımız Chris, Jesse Owens ise, “kendi ırkının üstün olduğunu savunan” Hitler ve şürekâsı kim? Ailemiz olmasın sakın. Eğer öyleyse Hitler döneminin korkunç politikalarını aratmayacak yöntemlerle üstün ırk tezini mi yaşatmaya çalışıyorlar ve tezimiz doğruysa hepsinin alt edilmesi mi gerekiyor? Jesse Owens tek başına başardıysa… Evet, karşımızda maalesef “polisiye olay örgüsünde” Hansel ve Gretel usulü kırıntı bırakma işini devasa Salihli ekşi maya ekmeği bırakmayla karıştıran bir eser var ve bu iş bitmek bilmiyor. İlk andan itibaren Asimov’un robotlarının prototiplerinden bile daha tuhaf duran iki siyahi hizmetçimiz var ve bu tuhaflığın gerekçesini bir türlü bulamıyoruz. Sakın, insanları hipnotize ederek iyileştiren psikiyatr kaynananın marifeti olmasın? Yoksa aynı şey mazlum Chris’in başına mı gelecek? Yok canım, mutlaka biz abartıyoruzdur.

Sahte bir dedektifle hem komiklik yapmaya hem de kendini aklamaya çalışan filmin polisiye yönü, korku yönünden; korku yönü de fikri yönünden beter ve neresinden tutsanız elinizde kalacak her bir başlık için yukarıdakilere benzer sözler söylemek mümkün, biz en iyisi sorularla devam edelim: Eli Roth’un kimsenin özdeşim kuramayacağı beyazları Slovakya’da açık arttırma usulü bir vahşet çetesine kurban etmesi eleştirilirken, Jordan Peele’nin aynı şeyi yaparak övgüye ve paraya boğulmasının sebebi, ikincisinin ilkinden daha işlevsel ve konjonktüre uygun kurbanlara sahip olması mı yoksa Eli Roth’un yaygın eğilime karşı çıkıp politik doğruculuğa el hareketi çekmesi mi? Filmin ulu Frankenstein’dan Rosemary’nin Bebeği’ne kadar uzanan bir halkadan çaldıklarını muteber gösteren eğreti ve sahte felsefesi mi? Batı’ya Batı’dan baktıkları için bir adım geriye atamayan Batılılara; Batı’ya Doğu’dan bakmalarına rağmen Doğuluların da eşlik etmesini sağlayan “herkes kendi zencisini yaratır” düsturu mu? Bu sorulara verilecek cevaplar var ve hiçbiri Get Out’un lehine değil. Abartıla abartıla devasa kartopuna döndürülmeye çalışılan Get Out’un sonunda, Kevin Smith’in düşük zekalılar için Tusk’a koyduğu “Bakın bu bir parodidir.” tarzı açıklama yok diye parodi olduğunu anlamadıysam sözlerimi geri almaya hazırım, ötesi yok.

Tanju Baran

Paylaş

HENÜZ YORUM YOK