Hakkı İnanç: “Öykü bahçesinden çıkmadan şiiri koklamak daha doğrudur.”

Hakkı İnanç

Genç öykücülerimizden Hakkı İnanç ilk öykü kitabı Bozuk ile Selçuk Baran Öykü Ödülü’nü kazanmıştı. Çok bekletmeden Ateş Etme Silahsızım‘la tekrar okuyucu karşısına çıkan İnanç’a ulaştık ve keyifli bir sohbet gerçekleştirdik…

Ercan Dalkılıç (2) Ercan Dalkılıç

Kısa cümlelerle giriştiğiniz minimal kurmacalardan oluşuyor öyküleriniz deyiş yerindeyse. Nasıl yarattınız bu yapıyı? Kimlerden etkilendiniz?

Aslında öykülerimi bir kalıba sıkıştırmamayı yeğlerim. Bir yapı yaratabildiysem bunu düşe kalka gerçekleştirmişimdir. Önceleri tamamen bilinçsizdim. Yazmak aklımda yoktu. İşletme eğitimi görüyordum ama aslında reklamcı olmak istediğimi sanıyordum. Bu yolda bir akademiye kaydoldum. Karşıma ‘yaratıcı yazarlık’ dersi çıktı. Hoca ilk gün bizden duvar konulu bir yazı yazmamızı isteyince öyküye paldır küldür girmiş oldum. Elimden çıkanın öykü olduğunu -ya da onu andırdığını- sonradan öğrendim. O zamanlar öykünün ne anlama geldiğini bile bilmiyordum. Düşünün, yirmili yaşların ortasındayım neredeyse, daha Sait Faik’i tanımıyorum. Ama cahil cesaretiyle yazıyorum da yazıyorum.

Hakkı İnançHocam Bilgin Adalı’nın önerisiyle Sevgi Soysal’ın Tante Rosa’sını okudum ilkin. Hiç sevmedim. Herkes yazar bunu, deyip kitabı bir kenara attım. Birkaç hafta sonra Bilgin Hoca, derste Tante Rosa’dan bir öykünün çözümlemesini yapınca işler değişti. Okuduğumdan hiçbir şey anlamamışım. Kitabı ikinci kez elime aldığımda Sevgi Soysal’ın anlatımına âşık oldum. Derken Sema Kaygusuz’la tanıştım. Sandık Lekesi’ni, ardından Doyma Noktası’nı hatmettim. Leylâ Erbil bambaşkaydı. Çok sevdim. Oğuz Atay’ı, Sevim Burak’ı, Orhan Kemal’i. Kafka, Poe, Gogol, Camus, Buzzati beni büyülediler. Ve ah Nâzım Hikmet! Sait Faik baş tacımdır. Selçuk Baran’ın yarası yaramdır. Orhan Pamuk’u da anmalıyım sanırım.

Bunun yanında diğerlerinden daha kısa olmakla birlikte “şiirsel bir sesi olan” farklı öykü denemeleriniz de mevcut…

Kısa öyküde yoğunluğu sağlamak için az sözcük kullanılır. Bu da onu şiire yaklaştırır. Öykü bahçesinden çıkmadan şiiri koklamak genellikle daha doğrudur. Ben özellikle Ateş Etme Silahsızım‘ın son öyküsünde yaramazlık yapıp komşu bahçeye geçtim.

ateş etme silahsızımYeni öykülerinizde de bu tip denemelere soyunacak mısınız?

Bunu bir deneme olarak görmüyorum. Tek bir öykü tanımı yapamayız. Yapmamalıyız. Her metnin kendi olurları vardır. Bazen öyle gerekir. Başka türlüsü içinize sinmez. Aklımdaki öykünün şiirde göz hakkı olduğunu düşünürsem komşu bahçeye yine girerim.

Öyküleriniz çok hayatın içinden, gündelik manzaralar sunuyor okuyucuya. Fakat kullanılan dil sanki gündelik hayata ait değil gibi geldi bana. Sözgelimi Sait Faik’ten başka bir şey yapıyorsunuz bu açıdan bakıldığında…

Sait Faik’in yaptığını yapabilmem zaten mümkün değil de… Hiç böyle düşünmemiştim. Aslında öykü yazarken özellikle diyalogların sahiciliğine çok önem veriyorum. Sokağın dilini yakalamaya çalışıyorum. Yani pazarcının psikoloji profesörü gibi konuşmaması gerekir. Üçüncü tekilden anlatırken de yazar sesimi gizleme gayretindeyim. Ama örneğin bir ölünün ağzından yazıyorsam orada daha bilge bir tavır takınıyorum. Tespitinizi sıkı bir eleştiri olarak alıp, üzerinde biraz kafa yormalıyım galiba. Çünkü öykü dilimi gündelik hayattan ayırmak gibi özel bir çabam yok.

Hakkı İnançİstanbul dışında yazmak biraz zor bir iş bugünkü şartlarda. Artıları ve eksileri neler Anadolu’da yaşamanın?

İlk kitabım çıkığında Giresun’da yaşıyordum. Birkaç ay sonra Bodrum’a taşındım. Ateş Etme Silahsızım‘ı orada yazdım. Bence İstanbul’da yaşamakla Anadolu’da yaşamak arasında yazma eylemini etkileyecek ciddi bir fark yok. Ancak bu kişiden kişiye değişiklik gösterebilir. Sizi yazmaya iten, besleyen şey büyük kentin keşmekeşiyse Giresun’da tıkanıklık yaşayabilirsiniz. Ya da kasabanın dinginliğine alıştıysanız Eminönü’nde ilham perinizi kaybedebilirsiniz. Şunu hep söylüyorum: Nerede yaşadığınızdan ziyade nasıl yaşadığınız etkiler kalemi. İş yazdıklarınızı yayımlatmaya geldiğinde durum değişiyor tabii. İstanbul çok büyük ama edebiyat dünyasında herkes birbirinin bir şeyi. Etkinliklerde pek çok yazar ve yayıncıyla tanışma şansınız var. Yayınevine Anadolu’nun ücrasından kuru bir zarf yollamak başka, elinizde dosyanız, daha önce yaratıcı yazarlık kursuna katılıp cebine yüzlerce lira koyduğunuz editörün odasında çay içmek başka. Ben o kuru zarflarla çok kapı aşındırdım. Ve ancak ödül vesilesiyle kitabım çıktıktan sonra bir editörün odasında çay içebildim. İstanbul’da yaşasam birilerine kendimi sevdirip dosyamı daha çabuk yayımlatabilir miydim? Pek sanmıyorum. Onu da beceremezdim. Hep daha iyi yazmak zorundayım ve bundan şikâyetçi değilim. Başta söylediklerimle çeliştim galiba. Düzeltiyorum: Taşrada yaşıyorsanız kitapla, kağıtla, kalemle İstanbul’dakilerden daha çok haşır neşir olmalısınız. Ki bence bu bir artı.

***