Ekim 2009’du, daha ortada Muhteşem Yüzyıl da,  Hürrem’in büyük aşkı Hünkâr Süleyman da yoktu.  Acı Aşk filminde kadınlara zarar verebilme kapasitesi yüksek bir sosyopatı canlandırdığı Orhan karakteriyle sinema kariyerindeki en zor, en önemli başrolüne soyunan Halit Ergenç’le, dizileri pek işe karıştırmadan sohbet etmiştik.

 Ege Görgün (Landlord)

Bayıla bayıla gittiğim bir röportaj değildi açıkçası. Dizi seyircisi olmadığım için nasıl ve ne üstüne bir sohbet kuracağım bir türlü şekillenmiyordu kafamda. Neyse ki La Vie Cafe’deki buluşmamıza gitmeden önce, kendisinin oynadığı ve bu ay sinemalarda boy gösterecek Acı Aşk filmini izleme imkanı sundular da bana, endişelerimden bir nebze olsa da kurtuldum. Artık konuşacak ortak bir mevzumuz vardı nihayetinde.

Halit Ergenç’in Bergüzar Korel’le birlikte kafeye girmesinin ve el sıkışmamızın üstünden 10 dakika geçmemişti ki, kafamdaki tüm endişelerin silindiğini fark ettim. Bunun sebebi Halit Ergenç’in samimiyeti ve güleryüzüyle ilk defa karşılaşan her iki yabancının arasına giren o olağan mesafeyi ortadan kaldırmayı başarmasıydı. Artık aramızda kalan tek mesafe vardı, o da oturduğumuz iki berjerin arasında kalan o küçük yuvarlak masanın yarıçapı kadardı.

Ben hangi konuyla başlayayım diye düşünürken daha, Halit Ergenç ilk soruyu patlattı: “Filmi nasıl buldunuz?”. Bir şekilde sinema yazarı olduğumdan haberdardı sanırım, bu da benim soruyu “beğendim” ya da “beğenmedim” gibisinden tek kelimelik bir yanıtla geçiştiremeyeceğim anlamına geliyordu. Filmin Onur Ünlü tarafından yazılan senaryosunun çok çarpıcı olduğunu ama senaryonun layıkıyla sinemalaştırıldığından çok emin olmadığımı söyledim. Gerçekten de iyi bir fırsatı kaçırmışlardı bana kalırsa. Hikayenin karanlık yanını ve felsefesini daha belirli kılacak bir anlatım, bir sinema duygusu yakalanamamıştı. Bu film bana bir Boris Vian, bir Hakan Günday romanı (mesela Zargana) okurken, ya da bir karanlık Zeki Demirkubuz ya da Tayfun Pirselimoğlu filmi (mesela Üçüncü Sayfa ya da Rıza) hatta Breat Easton Ellis’in romanından uyarlanan Amerikan Sapığı filmini izlerken duyduğum heyecanları hissettirebilecek hammaddeye sahipti çünkü. Seyircinin ise Issız Adam’la parellellikler (zıtlıklıklardan doğan paralellikler de dahil) kuracağını düşünüyorum ben. Çünkü burda da hali vakti yerinde bir metropol erkeği var hikayenin merkezinde, kadınlar yalnızca o merkezin uyduları durumundalar; çünkü filme çok sayıda benzer soundda müzikler seçilmiş. Öyle ki seyrederken bu filmin adını da Hissiz Adam koysalarmış keşke dedim kendi kendime… Halit Ergenç benimle aynı fikirde değildi.

Foto:Uluç Özcü

“Gamsız Adam da olabilir bir noktadan sonra. Ama asla Issız Adam değil. Çünkü ne konusu ne de Issız Adam’daki ana karakterin başına gelen olaylara verdiği tepkiler hiç örtüşmüyor. Yaptıklarını yapma sebepleri de farklı. İkisinin de travmaları var elbette ama sokaktaki erkeklere sorsanız yüzde doksan beşinin kadınlarla yaşadığı bir travma vardır mutlaka. Benzer tarzlarda çok fazla Türk filmi olmadığı için az sayıda filmi birbiriyle kıyaslamak zorunda kalıyoruz gibi geliyor bana.”

Acı Aşk felsefesi olan film. Doğulu kafasının nasıl işlediğiyle, daha doğrusu hangi sınıftan olursa olsun doğulu ruhuna egemen olan arabeskin sonuçlarıyla ilgili fikirler yürütüyor. Öyle ki senaryo halindeyken filmin adı Seni Tanrım Bile … imiş. İlham filmde pek çok kez çalan Seni Yakacaklar şarkısından elbette. Halit Ergenç’in böyle bir filmde başrol oynaması ise şu noktada ilginçleşiyor: Kendisi arabesk müzik ortamlarının tam ortasında büyümüş. Geçen sene kaybettiği babası Mehmet Sait Ergenç Türkiye’nin en eski arabesk bestecilerinden biri. Daha çok Kül Tablasıyım albümü ve Kıbrıs Barış Harekatı sırasında doldurduğu Girne’ye Bir Lefkoşe’ye 2 / Gidiyorum Kıbrıs’a isimli 45’liğiyle biliniyor ama, Ergenç’in dediğine göre bunlar aysbergin görünen kısmı sadece.

“Babam hayatında meyhaneye gitmezdi, içki içmezdi ama meyhane şarkıları yapardı, çingene şarkıları, arabesk yapardı. Coşkun Plak, Elanor Plak, Elif Plak’a kasetler yaptı. Yetmişli yıllarda geçen çocukluğum boyunca pek çok kez Unkapanı’na gidip ordaki insanlarla beraber olmuşluğum vardır. Müslüm Gürses, Orhan Gencabay benim çocukluğumu bilirler. Arabeskin içinde büyüdüm diyebilirim. Ergenlik çağlarımda çok fazla caz dinlemiş ve batı müziğine hayranlık beslemiş olsam da,- ki hala besliyorum – arabeskin yeri bende başkadır. Ayrıca arabeskin Türk halkının üstünde vaçgeçilemez ve yadsınamaz bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Müziğin de aslında tabandan geldiğine inanıyorum. Şu sıralar belki çok dinlemiyorum ama arabamda hala Müslüm Gürses’in, Orhan Gencebay’ın klasikleri vardır. Dolayısıyla arabesk benim için önemlidir ve ihtiyaç anında da yerleri doldurulamaz. Yerlerine başka bir şey koyamazsınız, özeldirler.”

Foto:Uluç Özcü

M. Sait Ergenç yalnızca ses sanatçısı değil, aynı zamanda Şehir Tiyatroları’nda pek çok oyuna çıkmış ve yine pek çok sinema filminde seslendirme yapmış bir oyuncu. “Babanızın tüm albümleri mevcut mu sizde?”, diye soruyorum, “Elbette,” diyor. Sonra aklıma Halit Ergenç’in arabeskin “şeytan müziği” olarak görüldüğü batı müzikleri konusunda eğitim veren bir konservatuarda okuduğu aklıma geliyor. O sıralarda, diyorum, arabeske olan bu düşkünlüğünüzü saklıyor muydunuz?

“Tabi. Mecbur kalabiliyordunuz buna. Çünkü hocalarınız klasik batı müziği hocası ve onlar asla tasvip etmiyorlar böyle bir beğeniyi. Hatta böyle bir beğeniye sahip olmanız ,- bunu isim veremeyeceğim bazı hocalar için söyleyeceğim – dersde eksik bilgi almanıza bile sebep olabiliyordu. Sizden esirgiyorlardı birtakım bilgileri. Onun için saklamak en mantıklısı oluyordu. Kimin oğlu olduğumu saklama gereği duymadım ama sormadıkları için söyleme gereği de duymamıştım. Yine de bazısı biliyor, bazısı bilmiyordu babamın kim olduğunu. Yalnız Haldun Dormen Tiyatrosu’nun seçmelerine gittiğimde Sait Ergenç’in oğlu olduğumu söylememiştim. Çünkü o bir seçme günüydü. Dans, müzik ve şarkı seçmesiydi. Seçmeleri kazandım, sanıyorum 10 gün sonra falan, o zamanki tiyatro müdürü hafifçe beni azarlar tonda ‘niye söylemedin Sait Ergenç’in oğlu olduğunu?’ diye sordu, ‘söyleyemezdim,’ dedim. Bir kez böyle saklamıştım babamın kim olduğunu yani.”

Halit Ergenç’in bir de Amerika macerası var. 90’lı yıllardaki seferlerinin ardından 2000 yılında gittiğinde bu kez birçok müzikal seçmesine katılmış Ergenç. (Sesinin ne kadar iyi olduğunu buradan anlayın artık…) Türkiye’de de başta Popcorn olmak üzere çeşitli müzikallerde rol almıştı zaten kendisi. Müzikallerden söz açılınca dayanamayıp soruyorum.

Müzikalcilerin, müzikal sevenlerin gay olduğu ya da gaylerin müzikalleri çok sevdiği gibi genellemeler, şakalar yapılır hep. Tecrübeleriniz bunu sormak için sizi doğru adres yapıyor. Bu genellemeler bir önyargı mıdır?

2000 yılında New York’ta izlediğim müzikallerde, katıldığım seçmelerde benim de dikkatimi çekmişti bu durum. Çok fazla sayıda seçmeye katıldım o yıl. Ve seçmelere katılan erkeklerin yüzde 98’i gaydi. Böyle bir şey var. O piyasada çok fazla gay var. Bu bir önyargı değil. Genellemeden doğun bir yargı, bir sonuç. Ben Amerika’ya müzikallerde oynama hayaliyle gitmiştim. Ama orada Amerikan müzikallerini daha derinlemesine inceleme fırsatı bulduğum ve müzikal dünyasının içine girdiğim zaman, o müzikallerin beni çok çekmediklerini, tam anlamıyla eğlencelik işler olduklarını gördüm. Ben roman temelli, dramatik altyapısı olan Les Miserables, Dr. Jekyll Mr. Hyde gibi müzikalleri seviyordum. O noktada müzikallerle ilgili sorun yaşamaya başladım. Geleceğimi bunun üzerine kuramayacağımı anladım. Zaten Amerikan toplum yapısı ve Amerikan kültürü içinde kendime yer bulamadım, rahat edemedim. O da benim dönüşümün temelini oluşturdu.

Müzikalden kopuşla bir arayış içine girmiş Ergenç. Çalışma izni olmamasına rağmen garsonluk, barmenlik yaparak hayatını kazanmış, yeni bir kariyer hayaliyle aşçılık okuluna bile gitmiş. Parasız bir dönemmiş. Türkiye’ye döndükten sonra neyse ki Osman Yağmurdereli bazı dizilerde rol almasına önayak olmuş. Sonra dizi işine daha ciddi sarılmış Ergenç. Baba, Dedem ve Gofret, Zerda, Aliye derken Binbir Gece masalları gerçek olmuş.

Halit Ergenç’e biçilen roller neden hep… kötü adam değil de, iyi adam değil diyeyim… yani ilk etapta seyircinin nefretini kazanacak karakterler oluyor? Acı Aşk’taki rolünüz de böyle. Üzerinize yapıştı mı bu?

Denk geldi aslında. Yapıştığını ya da yapışacağını zannetmiyorum. Hepsi farklı hikayeleri olan karakterler. Ama siz söyleyince şimdi ben de merak ettim, bakalım ne olacak.

Sizi hiç mi şöyle şeker kıvamında bir adamı canlandırırken göremeyeceğiz?

Belki seneye… Neden olmasın… (Gülüyor. Bu noktaya kadar nasıl olabildiyse sessiz kalmayı başaran Uluç, – hastaydı biraz, sanırım ondan – lafa atlıyor: “Baba olunca belki.” Bak şimdi. Sanırsınız, Esquire dergisi fotoğrafçısı değil de sabah programlarına izleyici olarak katılan başörtülü, kilolu, güleç bir teyze. Bir dahaki sayıya ben bu adamla röportaj yapmak istiyorum sayın editör. Arz ederim!)

İşin garibi yine de sokakta kovalanan Erol Taş’ın kaderini paylaşmıyorsunuz gördüğüm kadarıyla. Herkes sizi seviyor ve yakışıklı buluyor…

İnsan kötü bir şey yapıyorsa hayatta, mutlaka kendine göre haklı bir sebebi vardır. Ben de canlandırdığım karakterlerde buna dikkat ediyorum, o karakterin haklı sebebini bulursam o işi yapıyorum, o sebebi bulunca seyirci de buna inanıyor ve bir süre sonra yaptığım kötü davranışı haklı olmasa da, insancıl buluyor. Karşımızdaki insan bize ne kadar samimi davranırsa, kötü bir şey bile yapsa, onu sevme ihtimaliniz yüksektir. Çünkü aslolan samimiyet ve dürüstlüktür.

Sizin canlandırdığınız rollerin aksine, gerçek dünyada kadınlar daha acımasızmış gibi geliyor bana. Katılır mısınız?

Elbette erkeklerin hayattaki hırsları kadınlarınki kadar güçlü değil. İktidar her ne kadar erkeklerin elinde bile görünse aslında öyle değil. Erkek yapı itibariyle daha merhametli.

Gerektiğinde bu zaafımızı kullanıyorlar mı sizce?

Tabii ki…

Filmde bir soru vardı: Bir kadın için yapabileceğin en büyük fedakarlık nedir? Ben size bunu sormayacağım. Ama fedakarlığa, ödün vermeye hangi noktada son verirsiniz diye soracağım.

Herhangi bir kadından bahsediyorsak: karşımdakinin beni sömürmeye başladığı noktada dururum. Ama arada aşk varsa sonuna kadar gidebilirim. Çünkü o herhangi bir kadın değildir.

Ama sonunda biteceksiniz belki de, sizden geriye bir şey kalmayacak.

Yapacak bir şey yok. Dediğim gibi bu herhangi bir kadın olmamalı. (Arkamdaki masalardan birinde oturan Bergüzar Korel’e bakıyor bunu söylerken.)

Hayatınızda hiçbir kadına el kaldırdınız mı?

Hayır, hiç. Yok, bir kere kaldırdım… Aliye’de. (Gülüyor.)

O noktaya getiren biri olmadı sizi hiç?

O güdüm olmadı hiç. Çok sinirlendiğim zamanlar oldu. Ama bir sigorta mekanizması var kafamda. O noktaya geldiğimde üç adım, dört adım sonrasını düşünmeye başlıyorum. Ve o anda kendimi tutabiliyorum ya da başka yöne sapabiliyorum. Ben bugüne kadar kimseye yumruk atmadım mesela. Çocukken kavga etmeyi öğrenmedim. Güreşi çok severdim, güreşip karşımdakine üstünlüğümü gösterdiğim anda benim olayım bitiyordu. Tahribat değil de, kafamdaki haklı haksız meselesini halletmektir benim.

Yeni biten bir diğer filminizde Atatürk’ü canlandırdınız. Bunun tam tersini düşünelim. Teklif gelse, mesela Abdullah Öcalan’ı da oynar mısınız?

Oynarım tabi. Önemli olan hikayenin ne anlattığıdır. Sonuçta verilen mesajı benimsemem gerekiyor. Eğer filmin mesajı doğruysa, o hikaye içindeki en olumsuz karakteri bile oynayabilirim. Çünkü bu da pozitif bir şeydir.  Hitler’i de oynarım.

Şu anda benle değil de moda deyimle “kankanızla” oturuyor olsaydınız ne hakkında konuşuyor olurdunuz?

Benim yeğenim aynı zamanda en yakın kankam zaten. Onla da genellikle teknoloji, uzay ve uçmak üstüne konuşuruz.

Uçmak..?

Benim en büyük tutkumdur uçmak…

Ve elini iPhone’una atıp, bir vedoyu bulup gösteriyor bana. Videoda çok dik bir uçurumdan atlayıp uçan sincapların perdelerinden esinlenmiş özel kostümleriyle havada süzülen, hatta Süpermen gibi dikine ilerleyen adamlar var. (Wingsuit Base Jumping) Bunları tekrar tekrar gösteren Ergenç’in çocukça heyecanı gözden kaçacak gibi değil. Şu anda röportaj yapılan ünlü bir oyuncu değil, yeni aldığı cicililerini (a.k.a. misket) arkadaşlarına gösteren 10 yaşında bir çocuk. Ama bu tutkusunu yeterince yaşayamamış belli ki. Ne Ölü Deniz’de yamaç paraşütü yapmış, ne de başka bir extreme atraksiyon. Neden diye soruyorum? Tüm içtenliğiyle “Benim çok uzun süre hiç param olmadı. Çok ciddi parasızdım” diyor. “Param olmaya başladığında çalışmaya başlamıştım ve artık vaktim yoktu”. Diğer büyük tutkuları ise denizaltılar ve tüpsüz dalış yapmakmış Halit Ergenç’in.

Hayatınızda tanıdığınız en dürüst insanı düşünün ve ona 10 verin. Halit Ergenç’in notu kaç olurdu?

8

En yakışıklı adamı düşünün…

6

En iyi insanı…

7

En yetenekli insanı… Mesleki olarak düşünebilirsiniz…

8

Acı Aşk’ta kadınlara kötülük yapan bir adamı canlandırıyorsunuz. Kadınlar bu yaptıklarına bakıp ondan nefret edebilirler kolaylıkla. Peki yaptıklarınızdan dolayı sizden nefret edebilecek kadınlar var mı sizin geçmişinizde de…

Muhakkak zamanında benden nefret etmiş insanlar vardır geçmişte. Herkes yaşadıklarında belli oranda kendini haklı görür çünkü. Ama bana göre öyle birileri varsa eğer o insanların o noktada kendilerini sorgulamaları gerekir diye düşünüyorum. Çünkü hayatta hiçbir şey tek taraflı değildir.

Böyle bitti sohbet Halit Ergenç’le. Eve geldiğimde dizileri benden hallice takip ettiği için Aliye’ye yaptıkları yüzünden hala Halit Ergenç’e kin güden eşim “Nasıl biriymiş Halit efendi?” diye sordu hemen. “Gayet cana yakın, sevilesi biri,” diye yanıt verdim. Yazının başında size söylediklerimi ona da söyledim. “Hıh,” diye burun kıvırdı bizimkisi. “Oyuncu, oğlum, o, oyuncu!” Sert bir tornistanla odadan çıkarken ben hala şaşkınlıkla arkasından bakıyordum.