i am legend

Vizyona çıkış tarihi 25 Ocak olan Ben Bir Efsaneyim / I am Legend sezonun merakla beklenen büyük bütçeli yapımlarından biriydi. Çarşamba günü İstinye Park’ta sinema yazarları için yapılan ön gösteriminde filmi izledik. İşte ön gösterimden enstantaneler eşliğinde film izlenimleri ve eleştirmen görüşleri… Kuvvetle muhtemel ki ilk kez Tersninja.com’da…

Bu satırların sahibi bir zamanlar gazetelerin hafta sonu eklerinde sinema yazıları yazarken alışmıştı basın gösterimlerine. Aslında alışamamıştı. Neden derseniz:

Dışarıdan bakanların “Oh, keyfe bak. Hem beleş film izliyorlar, hem izzet-i ikramdan faydalanıyorlar, sonra oturdukları yerden filmlere b.k atıyorlar,” şeklinde değerlendirdikleri bu gösterimlerin, Avrupa yakasındaki sinemalarda yapılması yazılmamış bir kuraldır. Ama tipik Kadıköylü özellikleri (1 nolu dip not) sergileyen şahsımın Asya yakasında ikamet etme durumu da yazılmamış bir başka kuraldır. Hal böyle olunca basın gösterimi benim için “beleş film, izzet-i ikram” değil, “sabah erken kalkmak”, “köprü trafiğine girmek”, “bir film biletine tekabül eden parayı yol masrafı olarak harcamak” anlamına gelmektedir. Diyeceksiniz ki, “işin değil mi, o kadarına da katlanıver!” Hayır efendim, o öyle değil. Sinema yazarlığı hiçbir zaman “iş” olmadı benim için, çünkü hiçbir zaman kendimi geçindirebilecek bir para kazanmadım sinema yazarak. Diğer işlerimin yanında hobi olarak sürdürmek zorunda kaldım sinema yazarlığını. O kendini “öyle büyük, şöyle büyük” ilan eden gazeteler bir iki ünlü isim dışında sinema yazarına para falan vermiyorlar anlayacağınız. Onun için sinema yazarı olacağım, diye evden falan kaçmayın, kötü yola düşerseniz maazallah.

Çarşamba günkü gösterime gittim. Tersninja.com okurları için, ama ne yalan söyleyeyim daha çok iki film üst üste gösterildiği için… (maliyetler direk yarıya iniyor)

Gösterimler genelde Küçükçiftlik G-Mall’da yapılır. Ben de bünyeyi Kozyatağı’ndan hareketle minübüs+taka+dolmuş formülü üstünden hedefe intikal ettiririm. Ama adres İstinye Park olunca işler biraz karmaşıklaştı. Efendim adamınızı tanıyın diye söylüyorum, bendeniz değişimlere anında uyum sağlayabilen tıynette bir insan değilimdir. Durumu uzunca mütalaa ettikten sonra yola, benim Milenium Falcon’la (94 model Broadway, çok temiz, sinema yazarından) çıkmaya karar verdim.

Daha önce bir kez gitmiştim, onun için İstinye Park’ın içinde sinemayı kolay buldum. Yok yerini o zaman öğrendiğim için değil, ilk seferinde dersimi alıp, sinemayı sora sora bulmam gerektiğini öğrendiğim için. Bu yüzden orada bulunanların fark edeceği gibi sinemaya girerken yüzümde muzaffer bir eda vardı. (O anda, geçen sefer Falcon’la gelmediğim için hala alacağım bir ders olduğunu, çıkışta önce arabayı sonra çıkışı bulmak için otoparkta seri katiller gibi dönüp duracağımı bilmiyordum tabi. O kadar dolaştım ki alışverişten dönen bir kadının, ben ikinci defa yanından geçerken hareketlerinin belirgin şekilde hızlandığını fark ettim, kapı kapanma sesinden sonra duyduğum ilk ses kapılarının otomatik olarak kitlenmesiydi.)

İçeride Uğur Vardan’a, “naber,” dedim, ama kaptan yanıt vermek yerine halı saha maçlarında hep yaptığı gibi fırça kaymayı uygun buldu bana, “Ne, o lan, dedikodu yazarı mı oldun?” Haydaa! Hayatta işi olmaz ki bu adamın internetle, kesin biri yetiştirdi Ulak yazısında ondan söz ettiğimi. Gülümseyerek karşılık verdim sadece, o gülümsemeye “Bundan sonra böyle, ayağınızı denk alın!” ifadesi yüklemiştim ama sanırım bunu bir tek ben anladım. Daha ağır ve damarıma basma amaçlı bir itham Cumhur Canbazoğlu’ndan geldi. “O yaptığını …… da yapıyor biliyorsun, “ diyerek pek hazzetmediğim bir gazeteciyi andı gülerek. Duymamış gibi yaptım, konu değiştirebilmek umuduyla  “Heath Ledger ölmüş, abi!”

Küçük bir araştırma sonrası haklı çıktım, Uğur’a havadis veren kuş, çiçeği burnunda SİYAD üyesi Olkan Özyurt’tu. Bakın buraya yazıyorum, bu çocuk iyi muhabir. Olkan’la birlikte Altyazı dergisinin tamamı da üye yapılmış meğer. SİYAD’ın ismi yakında AYAD olursa şaşmayın yani.  

Günün ikinci gözde mevzusu ise Yeni Şafak gazetesi yazarı Ali Murat Güven’in SİYAD yazarlarını Coşkun Çokyiğit ve Nihal Bengisu Karaca dışında SİYAD’ın komple solculardan teşekkül bir topluluk olduğunu ileri sürdüğü yazı silsilesiydi.
(Ali Murat beye notumdur:  eğer beni ille de yön bildiren kelimelerle kategorize edecek olursanız, biliniz ki tercihim “sağı solu belli olmayan” kategorisidir. Safım ise dostların ve doğru bildiğimin yanı…) 

İlk seyrettiğimiz film, Mike Nichols’un yönettiği, Tom Hanks, Julia Roberts ve P. Seymour Hoffman’ın oynadığı politik komedi Charlie Wilson’s War idi. Başkan’ın Adamları / Wag the Dog tadındaki bu film 8 Şubat’ta gösterime girecek, onu sonraya bırakabiliriz yani. Ama iyi filmdi, hoş filmdi başka…

Sonra sıra IMAX salonunda izleyeceğiz diye gaza geldiğimiz Ben Bir Efsaneyim’e geldi. Salona girdiğimizde gelişkin algılarım sayesinde hemen ortada bir sorun olduğunu fark ettim. Bu perde nerdeydi, dev Imax perdesi nerde… Sinema sahibinin gelip “Kusura bakmayın, akşam bizim hanıma yıkattırdım, temiz temiz seyredin diye. Ama sıcak suda mı yıkamış, ne yapmış, çekmiş perde,” diyecek hali yoktu herhalde. Warner Bros. yetkilisi Duygu Kutlu kendini kahramanca öne attı o an ve “IMAX kopyası gümrükte takıldığı için filmi normal salonda izleyeceğiz, özür dileriz” açıklaması yaptı. Keyfim tam kaçacaktı ki, arkalardan bir sinema yazarı kalkıp sanki filmin IMAX kopyası farklı montajlanmış bir versiyon falanmış gibi, “onu seyretme imkanımız olacak mı peki?” diye sordu da eğlendim, derdimi unuttum.    

Ben bir Efsaneyim filmini değerlendirmeye başlamadan önce onun ne kadar ne kadar önemli bir geçmişe sahip olduğunu bilmek gerekiyor. (Bu filmle ilgili önceki yazımı okuyanlar dört paragraf aşağıya atlayabilirler.)

Korku ve bilimkurgu edebiyatıyla haşır neşir olanların yakından tanıdığı bir isimdir Richard Matheson. Ama hayatında eline kitap almamış olanlar bile, eğer bu yüzyılın ikinci yarısının herhangi bir dilimini yaşadılarsa ve tabi televizyonun, sinemanın günah sayıldığı bir mezhebe mensup değillerse Matheson’un eserlerinden farkında olmadan mutlaka sebeplenmişlerdir. Onun kitabından uyarlanmış ya da senaryosunu onun yazdığı bir filmi izlemişlerdir. Mesla Spielberg’in The Duel filmini, ya da Roger Corman’ın kült Edgar Allan Poe uyarlamalarından birini…. Hiç olmadı onun yazdığı Alacakaranlık Kuşağı bölümlerinden birine denk gelmişsinizdir.

Matheson’un en bilinen eseri 1954 tarihli bilimkurgu, korku, fantezi kırması romanıdır. Romanın kahramanı büyük bir salgının ardından Dünya’da yaşayan tek kişi olarak kalmış Robert Neville’dir. Neville yine de yalnız değildir çünkü salgın virüsünün yaşayan ölüler haline getirdiği (aslında vampir demek daha doğru olur) insan sürüleri vardır. Gündüzleri dışarı çıkamayan bu sürülerin tek amacı gece olunca bu son yaşayan adamı öldürebilmektir. Ama evini bir kale haline getiren Neville, bu tehlikeyi yıllardır bertaraf etmeyi başarmıştır. Türkiye’de ilk kez Hepimiz Vampiriz adıyla yayımlanan kitabın (Ocak 1972 Milliyet Yayınları/ Kara Dizi) sonradan orijinal isme bağlı kalan baskıları da çıkmıştır.

Matheson’un bu kitabı iki kez sinemaya uyarlandı. 1964 tarihli İtalyan prodüksiyonu ilk uyarlama The Last Man Standing On Earth dönemin sinemasal eğilimlerine uygun olarak gotik bir atmosferde geçen klasik bir Vincent Price filmiydi. Senaryosunu kendi yazmış olsa da, Matheson bu filmden pek de tatmin olmamıştı. 1971 tarihli The Omega Man ise ilkinden tamamen farklı bir film olmuştu. Boris Sagal’ın yönettiği, Charlton Heston’un başrolünü oynadığı film bilimkurgu sinemasının klasikleri arasında sayılır. Matheson’un romanının ve The Omega Man’in bugün hala güzel örnekleri karşımıza çıkan “Yaşayan Ölüler” filmlerine esin kaynağı olduğunu düşünmek yanlış olmaz.

Matheson’un romanından yeni bir uyarlamanın daha yapılacağının dedikoduları 90′lı yılların ikinci yarısından itibaren dillerdeydi aslında. Hatta filmde o zamanlar henüz Vali olmayan Arnold Schwarzenegger’in oynayacağı konusunda anlaşıldığı konuşuluyordu. Tom Cruise ve Michael Douglas diğer iki olası isimdi. 2002′de Schwarzenegger filmin yapımcısı oldu. Bu sancılı süreç sonrası çekimlerine ancak Eylül 2006′da başlanan filmin başrolü ise gişe filmlerinin garantili tercihi gözde ismi Will Smith’e kaldı.

Filmi genel olarak çok beğenmediğimi söyleyebilirim. Neden diye sorarsanız da, öncelikle Omega Man’in üstüne pek bir  şey koyamadığı için derim. İlk yarı dünyada tek başına kalan Neville’ın psikolojisine yoğunlaştığı için ölü bir tempoyla ilerleyen film, ikinci yarı CGI desteğiyle işi aksiyon/gerilime döküyor. Bazı sinema yazarları sevdi ama mesala ben ilk yarıyı ikinci kez izleyeceğime Robinson Cruseo’nun herhangi bir versiyonunu izlemeyi tercih ederim. Tabi buradaki gibi muhteşem New York görüntüleri olmayacaktır ama ne gam!

Neville’ın evindeki rutinini gösteren ilk sahneleri izlediğinizde, şu soruyu sorun kendinize: buradakinin I,Robot filminin girişindeki yaklaşımdan ne farkı var. birbirinden farksız evde tek başına yaşayan iki yalnız adam portresi. (Üstelik oyuncu aynı ve iki filmin isminde de I var) O yalnızlık duygusunu güçlendirmek için akla gelen çare Neville’ı mankenlerle iletişim kurmaya çalışan bir adam olarak resmetmek oluyor. Anlatım gücüne bakarsak filmin ne  yazarı, ne de yönetmeni hayatlarında hiç yalnız kalmamış gibiler sanki. Kısaca, Ben Bir Efsaneyim’in ilk yarısında yeni bir buluş, farklılık getiren bir yaratıcılık ve seyirciyi etkileyecek bir zeka yok. İkinci yarı için de aynısını rahatlıkla söyleyebilirim. Çağan Irmak’ın Ulak’ı iyi bitiremediğini sanıyordum ama Francis Lawrence’ın yalapşap finalini izleyince Çağan Irmak’ı kutlamak geldi içimden.   

Şanlı geçmişinin, büyük bütçesinin, arkasına aldığı tanıtım kampanyasının hakkını veren bir film değil Ben Bir Efsaneyim. Ama Omega Man’i bilmeyenlerin mutlaka izlemesi gerekiyor filmi. Onların bu filmden benden daha fazla keyif alacakları muhakkak. Ama onlarda bile ilk yarıda sıkıntı emarelerinin başgöstereceğini tahmin ediyorum. İkinci yarı ilgileri biraz daha canlanacaktır elbette ama bu kez de filmin sönük finali yüz üstü bırakılmış hissiyatına bürünmelerine neden olacaktır. 

Burçin S. Yalçın – Sinema Yazarı

Biraz ortadayım açıkçası. Hiç sevmediğim bir şekilde ilk yarıyla, ikinci yarıyı birbirinden ayırmak zorundayım. Siyah ve beyaz kadar birbirlerinden farklılar çünkü. İlk yarıda dünyada tek başına kalmasının Robert Neville’ın ruhunda yarattığı tahribat, bir yandan hayatta kalma mücadelesi çok iyi veriliyor. İnsanın yalnız kalma korkusunu iyi yansıtıp, felsefi düşüncelere sevk ediyor. Ama ikinici yarında yaratıkların ortaya çıkmasıyla birlikte film biraz sıradanlaşıyor. CGI’lı kalabalık sahneler biraz itici olmuş. Onun dışında eli yüzü düzgün bir film. Bir de din meselesini bu kadar kör göze parmak vermeseler biraz daha zeki bir metin ortaya çıkarmış gibi geldi bana.

Serdar Akbıyık – Star Gazetesi Sinema Yazarı

Günümüzdeki insan hayatının vardığı sonucu eleştiren yapımlardan bir tanesi. Finaliyle umut tazelese bile genel yapısıyla bulunduğumuz konumu gerçekçi ama karanlık biçimde ortaya koyuyor. Will Smith iyi bir performansla filmi tek başına götürüyor. Bu tür filmleri severim çünkü sonuçta karanlıktan yola çıkarlar ve ışığa varırlar. Filmin hikayesi birçok bilimkurgu filmine göre sade işleniyor, çok fazla aksiyona dayanmıyor. İnsanın yalnızlığını çok iyi anlatıyor. Ama bunun da bizim suçumuz olduğunu ortaya koyuyor. Karanlıktan çıksa da umut dolu bir film. Seyredilmesi önerebilinecek bir film.

 DİP NOT 1

Kadıköy, herhangi bir günün herhangi bir saati hep aynıdır. Belki bazen az biraz daha kalabalık ya da az biraz daha tenha. Ama tıpkı İstiklâl Caddesi’nde olduğu gibi sokaklar her daim insanlarıyla cıvıl cıvıldır. Mağaza vitrinlerinin önü ufak birer istasyon haline gelir bu trafikte. Kafeler, yemek mekânları ise sahibinin somurtmasına yol açmayacak kadar işlektir. Kadıköylü’nün yüzü genelde asık değildir zaten. Moda’dan yokuş aşağı akıp gelen eski İstanbul ruhu, barlar sokağı Kadife’den kabarıp köpüren genç enerji ve orta yaşlı Kadıköy müptelalarının bilge sakinliğiyle birleşince oluşan semt aurasıdır bunun müsebbibi. Kadıköy’ün yalnızca mektup adresi değil, bir müptelalık olduğunu bilen bu orta yaşlı kesim sayesindedir ki, “Kadıköy sakini”, sakin kelimesinin iki anlamının da hakkının verildiği bir tabir haline gelmiştir.

1 YORUM

  1. sanırım landlord, sebebini benim de anlayamadığım filmin geniş hayran kitlesini göz önünde bulundurarak film hakkında yumuşak bir yazı yazmış ya da nalet olsun insanlık bende kalsın deyip kimse darılmasın, herkes kardeşçe yaşasın mantığından hareketle yazabileceği en aklı selim, ifadelerle yazısını yazmaya çalışmış
    ancak, ilk yarının ölü olduğu görüşüne katılmıyorum. bahçıvan girmemiş new york caddelerinde neville’in geyik avlayışı ve avını aynı cadde üzerinde yuvalanmış aslanlara kaptırması eşine az rastlanır mükemmellikte bir açılış sekansıydı. hele ikinci yarıdaki, seni bana tanrı buldurdu; yeterince dikkatli dinlerseniz tanrıyı duyarsınız gibi freud’un en manyak hastasından bile çıkmayacak aptalca bir laf salatasıyla yaptığı finali görmektense sinemada elektriklerin kesilmesini dilerdim.
    bu filmin neden bu kadar beğenildiğini anlayamıyorum. belki de filmin, neville’ın yalnızlık psikolojisine yönelmesi ve bu yalnızlık içinde will smith’in öksüz kalmış çocuk gibi mahsun yüz ifadesi insanları etkilemiştir. çünkü smith’in hem görsel olarak hem de gişe anlamında seyirci üzerinde oldukça olumlu bir etkisi var.

    hadi amerikalıların sevmiş olmasını anlayabilirim. koca new york’u hayalet kasabaya çevirmişler, tonla da para harcamışlar, e will’i de oynatmışlar daha ne olsun? gerçi aynı bütçeyle filmi İstanbul da çekmiş olsalardı seyirci sayısı 2 milyona ulaşır mıydı acaba? ayrıca, 150 milyon doları nereye harcadıklarını da anlamadım. filmin amerikada çekilmiş olması maliyetleri şişirmiş olabilir ama e yuh artık. sinema biraz da duygu işidir tabi. ancak bu filmden insanlara ne tür duygular geçti onu da bilmek isterdim.

CEVAPLA