
Sinemasız kalmayın çünkü sinema hayatı "eşsiz" kılar.
23 Tem

![]()
Sartre, “Ya anlatmayı ya da yaşamayı seçmeli insan” demiş. Burada anlatmak (yazarlık/felsefe) yerine başka bir şey de koyabilirsiniz, önemli değil. Ya hayallerinizin peşinde koşarak (başarılı olsanız bile) yaşamınızı tüketeceksiniz ya da yaşamınızın akıntısına kapılıp hayallerinizden vaz geçeceksiniz. Her iki durumda da benliğiniz eksik kalacak. Ecel anınızda benliğinizin çerçevesini kuşatabilir, hatta sahip olduğunuz benlik parçalarını o çerçevenin içine yerleştirebilseniz bile gördüğünüz boşluklar bütün ufkunuzu kapatacak. İkisi arasında bir denge tutturmak mümkün değil, ama çok daha beter bir durum olduğu düşünülürse halinize şükretmeniz gerekir: Ne hayallerinizde ne de yaşamınızda başarıya ulaşmak…
Başarı gibi ekonomist çağrışımları olan ve sonuç odaklı görünen bir sözcük kullandığıma bakmayın. En nihayetinde sonsuz tehlikelerle dolu bir dünyada hâlâ yaşayabiliyor olmak da bir başarı, değil mi? Niyeti, süreci ve sonucu toptan kapsayan bir kavram bulamadım sadece.
Bu “ara”dalık durumundan pek çok insan muzdarip. Gençliğinin başında mümkünler denizinin enginlerine kulaç atmanın heyecanına kapılan insanlar, yaşamlarının bir noktasında, kıyıdan hiç de uzaklaşmadıklarını görüyorlar. Yaşamak için ayakları karada, ama kendilerini çağıran suyun serinliğini hissederek zamanın akışına kapılıyorlar. Aşılmaz ölüm duvarı korkulu bir sona dönüşüyor, insan kendini omuzlarından tutup sarsıyor: Hiçbir şey için geç değil, bir kulaç atsam değişir her şey, gerekirse boğulana kadar yüzerim bundan sonra. Böyle böyle geçiyor zaman -hâlâ.
Bu senenin başlarında vizyona giren Revolutionary Road filminde izlediğimiz evli çiftin hikâyesi geliyor akla: Tanıştıklarında hayalleri olan, yaşama isteğiyle kavrulan genç kadın ve erkek, derin bir uykudan uyanmışcasına, temiz bir banliyö evinde konformizme teslim olmuş buluyorlar kendilerini. İdeal Amerikan Ailesi etiketinin bir yalan olduğunu farkediyorlar. Ne yaşamlarında sağlam bir zemine kavuşmuşlar ne de hayallerinin ışığını koruyabilmişler: Arada bir yerde kaybolmuşlar. Çocukları olmasına, “güvenli” hayatın bilindik çatısına rağmen, solmakta olan yaşam enerjilerini tekrar yeşertmek için planlar yapıyorlar. Ancak karısının yeniden hamile olduğunu ve işyerinde terfi edeceğini öğrenen erkeğin cesaretini kırıyor, korkularını depreştiriyor. Kadınınsa bu geri adım karşısında cesareti bileniyor, arzusu kamçılanıyor ve kendini trajik bir sona teslim ediyor.
Dustin Hoffman ve Emma Thompson gibi iki büyük oyuncuyu bir araya getiren Last Chance Harvey de (birebir örtüşmese de) benzer durumda iki insanın hikâyesini anlatıyor. Harvey (Dustin Hoffman), iyi bir caz piyanisti olmak için her şeyini feda edebilecek bir adam, ama yeterince yetenekli olmadığını kabullenip reklam müzikleri besteleyerek yaşamına devam etmiş. Ama, bu kabullenme ona huzur kazandırmamış; biraz da işkolikliğinin etkisiyle, kızıyla çocukluğundan itibaren kuramadığı ilişki, boşandıktan sonra ve kızı Londra’da yaşamaya başladığında tamamen bir protokole dönüşmüş.
İşkoliklik genelde insanın kendini bir tek iş alanında başarılı ve dolayısıyla anlamlı görmesinden doğar. Harvey için bu durum da değişmek üzere, çünkü patronlarından artık zamanın gerisinde kaldığı ve eğer son şansını da değerlendiremezse kovulacağı uyarısını alıyor. Bu sıkıntıyla kızının düğünü için Londra’ya gittiğinde anketör yer hizmetleri görevlisi Kate’i (Emma Thompson) tersliyor, ama daha beter terslenmeyi kızından görüyor; gelini damada kendisinin değil, üvey babanın teslim edeceğini öğreniyor. Bu dramatik darbeye rağmen düğünden sonra yemeğe katılmadan ülkesinin yolunu tutuyor işini kaybetmemek için, ama kader… Uçağı kaçırıyor ve kovuluyor.
Hikâyenin Kate cephesi de hiç iç açıcı değil: Yalnız ve sevgiye muhtaç. Annesi de kendisi gibi, bu nedenle sürekli onun duygusal baskısına göğüs geriyor. Nedenleri de sağlam kendine göre: Annesi kanserden yeni kurtulmuş ve Polonyalı komşusunun cinayet işlediğinden şüphelenen evhamlı bir kadın. Gittiği yazarlık kursuyla canlı tuttuğu kitap yazma hayalinin halen gerçekleşmemesi bir yana, arkadaşlarının ayarladığı kör randevuda da hezimete uğruyor.
Bu iki orta yaşı geçkin insan havaalanının barında bezgin ve bıkkın bir halde tekrar karşılaşıyorlar. Hem işinin hem de ailesinin bağlarından kopmuş olan Harvey sadece özür dilemekle kalmıyor, Kate ile beraber Londra sokaklarını arşınlamaya başlıyor. İzleyen herkese Richard Linklater‘ın enfes filmi Before Sunrise‘ı hatırlatan bu bölümde üzüntü, acı ve keder paylaşıldıkça azalıyor…
Hayatımızın dip noktasında kader bizi kendimize uygun biriyle birleştirdiğinde mevcut halimizden sıyrıldığımızı hissederiz; kendimize biçtiğimiz değerin haksız olduğunu başkasının bize verdiği değerde görür ve kişiliğimizin baskın güzelliklerini açığa çıkartırız. Sadece iki kişinin anlayabileceği ve yaşayabileceği bu durumu seyirciye aktarmayı başaran Dustin Hoffman ve Emma Thompson arasındaki kimya filmin en önemli unsurunu oluşturuyorlar. Ancak kendini naifliğe teslim eden senaryo bu unsurun gerisinde kaldığı için dört başı mamur bir film yok karşımızda.
Harvey ve Kate Londra’yı beraber dolaşıncaya kadar kendimizi kolaylıkla özdeşleştirebileceğimiz portreler çiziyorlar. Birbirlerini bulmuş olmalarının mucizesi bile yeterli aslında, ama senaryoyu da yazan yönetmen Joel Hopkins bununla yetinemiyor. Ne Revolutionary Road’un acımasız gerçekliğine ne de Before Sunrise’ın romantik inandırıcılığına yüz vererek koca bir hayatın açtığı yaraların bir günde kapandığı bir masal anlatıyor. Seyircinin duygularına hitap ederek umut vermeyi amaçlayan hikâye sıcaklığını vermeyi başarıyor, ama okuyanın tamamen kendi algı ve fikir açıklığı nedeniyle üzerinde düşüncelere daldığı sıradan bir gazete haberine benziyor. Böylesi bir düşünme sürecine girmek için sadece algı ve fikir açıklığı yetmez, yaşanmışlık da gerekir. Bu nedenle film aslında orta yaş ve üstü seyirciye hitap ediyor, daha genç seyirci kitlesi için bir “kendini iyi hisset” filmi olmanın çok ötesine geçebileceğini sanmıyorum. Hayatının akışını değiştirmek için son demlerini yaşadığını düşünen 30′lu yaşlardaki ve hayatının gemlerini elinden kaçırdığını düşünen daha yaşlı seyirci bu filmde hiçbir şey için geç olmadığını görerek kendini avutabilir.
Sonuçta masallar gerçek değildir, ama gerçeklere değinir.
Önemsiz Not: Sıkıntılı bir sınav nedeniyle, zaten son zamanlarda kendimi ancak döverek yazabildiğim sıkıcı yazılarıma ve film seyretmeye bir iki ay ara veriyorum. Bu sayede kurumsallaşacağız diye yazarlarına takım elbise ve kravat giydirmeye karar veren Landlord’un gazabına bir süre de olsa uzak kalmış olacağım :)
Baki muhabbetle…
Yorum Yazın