
Sinemasız kalmayın çünkü sinema hayatı “eşsiz” kılar.
22 Haz
Mayıs, 1984. Vecdi Sayar editörlüğünü üstlendiği Video Sinema dergisi ilginç bir söyleşiye yer veriyor. Söyleşiyi yapan entelektüel Yeşilçam filmlerinin yönetmeni Engin Ayça, karşısında ise ikinci filmi Yalan, Günah, Yorgun gibi filmleriyle türkücülükten yönetmenliğe terfisini artık iyice perçinlemiş bir isim var: İbrahim Tatlıses. Sevdalandım filminin setinde yapılmış bu keyifli söyleşinin bir kısmını, yukarıda adı geçenlerin hoşgörüsüne sığınarak sizlerle paylaşıyoruz.
Sizinle bugüne kadar sinema konusunda hiç söyleşi yapıldı mı?
Yapılmadı sayılır. Kimi magazin dergilerinde yapılanlar sinmayla pek ilgili değildi. Ciddi bir şekilde pek yapılmadı. Ne yapıyorsun, ne ediyorsun pek ilgilenmediler.
Sinema yapmak nereden aklınıza geldi?
Zaten türkücü olduğumuz için, arabesk de okuyorum bu aralar, teklifte bulundular, haliyle menfaatleri olsun diye teklifte bulundular. Onbir film falan çektik başka yönetmenlerle… Onlar çok şey öğrettiler bana, sinemayı sevdirdiler. Onların sayesinde sinemayı öğrendik. Öğrendik derken yani bildiğimiz bir şey yok. Sadece duygularımızı konuşturuyoruz. Bir takım yanlışlıklar görmüşüz onlardan, onların yaptığı yanlıştır, benim düşündüğüm doğrudur fikrine inanıyorum yani. Saygım da büyük sinemaya, ama sömürücü sinemacılara değil.
Daha önce sinemaya giderdiniz değil mi?
Çok, çok. Bu kadar sevmezdim ama sadece sinemaya gidip artistleri seyrediyorduk, işte vurdulu kırdılı aşk filmleri. Urfa’da gidiyordum. Şimdi burada İstanbul’da fırsat bulamıyorum.
Sinemayı böyle sevmeye başladıktan sonra, yönetmenliğe nasıl geçtiniz?
Aklımda öyle bir şey yoktu yani, yönetmenlik yapacağım falan gibi. Gerçi büyüklerimize, ustalarımıza saygum çok büyük, ama öyle ustacıklara değil. Senede 7-8 film çekip, birer milyondan parayı ceplerine koyup, jön kim olursa olsun, şarkılarıyla markılarıyla işi bitirelim diyenlere değil, gerçek ustalara saygım büyük.
Yönetmenlik yapmama Adana işletmecisi Nabi Yılmaz sebep oldu. Bir film çekecektik ona “Yalan” adında. Hikaye benimdi, senaryoyu Mehmet Aydın yazdı. Bu işi dedi, ben sana çektirmek istiyorum, hikaye senin, şu senin bu senin, sen çek, dedi. Yahu olur mu? Olmaz. Şudur. Budur. Öyle deyince beni bir heyecan sardı, hani bir de acaba nasıl olur, ben fikrimi söylüyorum. Doğru olduğu halde, buyur sen çek lafları. Mütevazı değil, öyle katı: “Buyur sen çek.” Bugüne kadar da çok sinirlenmiştim yönetmenlere. Aklı başında yönetmenlerle çalışmak istiyordum. Nabi bey böyle söyleyince beni bir heyecan sardı, Allah Allah becerebilir miyim, beceremez miyim, şudur budur, girelim dedik. Sağolsun Kaya Ererez’i aldık kameraman olarak, o da 25 senedir bu piyasada, bilgisi, deneyi var. Onun da çok katkısı, yardımları oldu. Sinemada bir takım şeyleri ondan öğrendim. Mesela ilk çalışmamla şimdiki arasında yüzde yüz fark var. İnsanlar göre göre, çalışa çalışa, bir de beynin yardımıyla öğreniyorlar. İşte yönetmen olmam böyle oldu. Oysa ben yönetmenlik havasında değildim, hevesim de yoktu. Ama duygularım var. Duygularımı dile getiriyorum, duygularımı resimliyorum. Bir sahnede nasıl oynanacak, onu kafamda canlandırıyorum, öyle oynatıyorum. Okulu yok bu işin. Varsa da benim için yok, ben okuluna gitmedim. Yani görerek, duyarak, dinleyerek öğreniyorum. Bir sahne vardır, tek planda çekersin, bir sahne vardır ki, o sahnenin havasına göre 3 plana bölersin, 7-8 plana bölersin, 100 plana bölersin. Bana diyorsun ki, bunlara nerede öğrendin. Vallahi soruyorlar arkadaşlar da nereden öğrendin diye, ben diyorum, işte az önce söylediğim gibi, duygularımla… Beyin işi bu, bunu kullandığın zaman, kafanı çalıştırdığın zaman, insanoğlunun yapmayacağı şey yoktur. Şimdi bana sorsanız, iki bin, iki bin beşyüz türkü var, şarkı var şu an kafamın içinde ve hepsinin sözlerini de şu an yazabilirim hemen. Teyp değilim ama bir yerde kafayı oraya verdiğin zaman… bir de inceliyorum tabii, kendi kendime, akşamları evde alıyorum senaryoyu elime, yönetmenler bana bunu şöyle yapacaksın demişler, ben kendi kendime sahneleri bölüyorum, planlara bölüyorum. Orda da uyarlıyorum, böyle yapsak daha iyi olur diyorlar, bakıyorum, evet tamam öyle yapalım diyorum. Yani kimseden öğrenmedim.
Peki öğrenmek için yabancı filmleri inceliyor musunuz?
Valla yabancı filmleri seyrettiğim zaman moralim bozuluyor. Çünkü adamlar o kadar büyük teknik ki, o kadar büyük beyin ki… Aslında bizim yaptığımız iş onların 500 katı, yani bu imkansızlıklar içinde, bu yoksunluklar içinde. Onları seyrettiğimde canım sıkılıyor, moralim bozuluyor, seyretmek de istemiyorum.
Yani film yapa yapa böyle sinemayı öğreneceksiniz?
Tabii. Ben on bir sene demircilikte çalıştım. Dördüncü sene ele projeyi alabildim. Okumam yazmam yoktu, kolay değil. On sene, onbir sene çalışacaksın ki eline proje alabilesin. Projeyi alır, işi mühendise teslim ederdim. Yani bu, kafa yapısı, bilmiyorum…
Peki turne dışında Avrupa’ya gidip, oraları tanımak istemez misiniz? Film festivallerine gitmeyi düşünmez misiniz?
Bu ara festivale gitmeyi çok istiyorum. Cannes Festivali’ne gitmeyi düşünüyorum, ama öyle filmle falan değil. İyi filmleri seyretmek istiyorum. Oradan sinemayla ilgili çok alet de getireceğim.
Aslında ben maddi olanaklar için ağırlık vermiyorum sinemaya. Şu ana sinemayı seviyoruz diyenler var ya, onlara 500 fark atarım ben sinemada. Sinema öyle sevilmez. Ben bugün 7 milyon alıyorum film başına, senede 4 tane film ne yapar, 28 milyonumu alırım. Hani sinemayı çok seviyoruz diyorlar ya, palavra hepsi. Sinema çok saygınlık isteyen bir meslek, çok saygı duyduğum bir meslek. Beni de kabul etmiyor çok kimse sinemacı olarak, ama kabul ettireceğim, çaresi yok.
Seyirciye neler anlatmak istiyorsunuz?
Zaten şimdi çektiğimiz filmler, bütün insanların başından geçmiş olaylardır. Sinema bir eğitimdir halk için. O düşünceyle gelen seyreden için bir eğitimdir. Bak gör, böyle olaylar oluyor, diyorum. Yani halka bir şey vermek. Yoksa boşu boşuna sinema ne yapsın? Bir şey vermek için uğraşıyorum ben.
İlk filminiz hangisiydi? Bugüne kadar neler çektiniz?
“Yalan”, 82 sonbaharıyla, 83 kışında çektik. İlk filmimizdi o. Kaya’nın bana o filmde çok yararı oldu, halen de oluyor. Bir takım şeyler bir takım kişilerden öğrenilir. Ama o da bir yere kadar… Çok güzel bir hikaye vardı, sevgiyle ilgili, Adana’da geçmiş bir olaydı bu, şiiri de vardı, ben de bunu biliyordum, aldım, yazdım. Sonra “Günah” diye bir film çektim. Ben abartmayı sevmediğim için, abartmayı da o filmden öğrendim. Abarttığın zaman halkın daha çok hoşuna gidiyor. Ben orada gerçek bir duyguyu, gerçek bir yanlışı, kan davasını anlattım. Güzel, körpe bir kız kardeş, kanı için başkasına veriliyor, oradaki yanlışlığı ortaya koyduk. Bir adam geldi, kızı buldu, aldı götürdü, evlendi, kızın kardeşleri geldi, kızı öldürdü. Niye öldürdünüz diye sordum onlara. Kızı genelevde görmediniz, pavyonda görmediniz, ben gördüm, onu kendi namusum olarak aldım, siz onu karım olarak bembeyaz gelinlikler içinde gördünüz. Kötü bir yolda görseniz hani, ben de karşıyım, bir tane de ben vururum. Bunu anlatmak istedik hikayede.
Öykü sizin miydi? Senaryoyu Aydemir Akbaş ve İhsan Yüce ile beraber yazdığınız görünüyor.
Hikayeyi onlar getirdiler, başka türlüydü. Otobüs olayını falan ben koydum. Buraya gelip işportacılık eder. Kız bir gün gelir tarak alır falan, öyle bir hikayeydi. Ben böyle olmasın dedim. Urfa-İstanbul arası Cesur otobüsleri vardır, burada çalışan bir adam olsun dedim. Bu kız da daha önce buraya gelmiş olmasın da, ordan kaçsın, tesadüf otobüse binsin, dedik. Daha normal değil midir? Böyle bir “trük” getirdik.
Film bir kan davası öyküsü kadar, bir uzun yol otobüs şoförünün de öyküsü olarak gelişiyor.
Tabii. Aslında onu daha da çok işlerdik ama, o zaman yolculuğun hikayesi olur, şoförün hikayesi olur diye, dengeledik, ikisini paralel götürdük.
Daha sonra “Yorgun”u çektiniz?
Evet. “Yorgun”u çektik. Tezcan Film’e çektik onu. “Yorgun”da benim hayatımdan esinlenmişler. Senaryoyu yine Mehmet Aydın yazdı. Tabii değiştirdik biz onu. Sonra sansüre gitti, geçmedi. Sonra ne yaptılar, bilmiyorum, geçti işte. Bir sanatçının başından geçenler anlatılıyor. Gazinocuyla olan ilişkisi, sahnede halkla ilişkisi, plakçısıyla olan ilişkisi…
Bir çeşit hesaplaşmanız yani piyasada?
Evet, evet. Artık o tür şeylere paydos, öyle şarkı söylerken el kol hareketleri yok…..Seyirci bile mektup yazıyor, soruyor, nedir öyle hep şelalenin başında, kız oturuyor dinliyor, herif şarkı okuyor yukarlarda. Ben karşıyım böyle elle kolla şarkı okumaya. İlle de öyle el kol açarak feryat değil…Sahnede olur belki.

2 yorum var for "İbrahim Tatlıses: “Duygularımı dile getiriyorum, duygularımı resimliyorum.”"
bir ibrahim tatlıses filmi.. aman ha.. valla yine de ucuz atlatmışız o dönemi..
MERHABALAR ÜSTADIMIZ ŞU AN 17 YAŞINDAYIM AMA BU YAŞIMA KADAR SİZİN GİBİ SANATÇI GÖRMEDİM VE TANIMAM DA. GERÇEKTEN BİR NUMARaLISIN,BEN ADANA’DAN SİBEL
Bu yazıya yorum ekle