İşçi sınıfının sözcüsü, sinemanın Don Kişot’u Ken Loach, 80 yaşında olmasına rağmen sahada kalmaya ve inandığı değerleri savunmak için filmler çekmeye devam ediyor. Ken Loach, hâlâ bildiğimiz Ken Loach; yaşamak için çalışmak, sistemin çarkları arasında ezilmemek için her daim mücadele etmek zorunda olan insanların hikâyelerini, İtalyan Yeni Gerçekçiliğinden devraldığı ve İngiltere’ye özgü dokunuşlarla şekillendirdiği sade üslubuyla anlatmaya devam ediyor ve I, Daniel Blake de bildiğimiz, sevdiğimiz, saygı duyduğumuz Ken Loach filmleri gibi. Kerkenez kuşu yok belki ama çağ değiştikçe kabuk değiştiren mücadelenin yeni sembolleri olan sprey boyalar, duvar yazıları, internetten doldurulan formlar var.

Loach bu defa, kalp rahatsızlığı nedeniyle işinden ayrılan Daniel Blake’in bürokrasinin karanlık dehlizlerinde kayboluş öyküsü üzerinden sağlık sistemini ve sosyal devlet anlayışını hedefe oturtuyor. Sistemin bir parçasının sağlık sorunlarınız nedeniyle çalışamazsınız diyerek emeğine, başka bir parçasının da sağlığınız elverişli ama çalışmıyorsunuz diyerek sosyal yardımına ket vurduğu Daniel Blake’in günden güne madden ve manen eriyişini mizahi bir dille ele alan Loach, sınıf temelli mücadelenin eksikliğinin bireylere nasıl yansıdığını irdeliyor. Bireyselliği ve benmerkezciliği teşvik ederek bir sınıf bilincinin oluşmasını engelleyen ve insanların kitlesel değil de bireysel olarak karşısına çıkmasını sağlayan sistemin, eksik kalan bir imza, hatalı doldurulan bir form, 5 dakika geç kalınan bir görüşme nedeniyle kişilerin her türlü hakkını elinden alma gücüne isyan eden Ken Loach, bunu yaparken yardımlaşmanın, birlikte olmanın önemini vurguluyor. Bir taraftan film boyunca bir şekilde yolları kesişen insanların birbiriyle dayanışmasını ve bu dayanışmanın bireylere olan pozitif etkilerini gösteren yönetmen, diğer taraftan devlet çalışanlarının bir süre sonra duygu ve düşünce olarak da devlet safına geçmesinin yarattığı sorunlara değinerek “doğru cenahı” göstermeyi de ihmal etmiyor. Sınırların ve sınıfların muğlaklaştığı, değerlerin yozlaştığı bir çağda kamerasıyla bir bilinç oluşturmanın, farkındalık yaratmanın peşine düşen Loach, yer yer slogan atıp yer yer pankart açsa da, koca yürekli Daniel Blake üzerinden mesajlarını net bir şekilde seyirciye ulaştırmayı başarıyor.

Sistemle uzlaşma çabasının beyhudeliğini resmeden I, Daniel Blake; söylem gücü yüksek, mesajları kuvvetli ve dokunaklı bir Ken Loach filmi. Amacı ve hedefi belli, yaptıkları ve yapamadıkları net. Sinemasının gösterişsizliğine, kurgusunun yavanlığına, kamerasının durağanlığına veya “Altın Palmiye” faslına takılıp kalmazsanız I, Daniel Blake’ten memnun ayrılabilirsiniz. Sinemadaki öncelikleriniz veya Ken Loach’tan beklentileriniz başkaysa gönül rahatlıyla I, Daniel Blake’ten uzak durabilirsiniz. Herkes için olsa da herkese göre bir olmayan bir sinemadan bahsediyoruz nihayetinde.

HENÜZ YORUM YOK