
Sinemasız kalmayın çünkü sinema hayatı "eşsiz" kılar.
İktidar her yerdedir, ondan kaçamayız. Toplumsal hayatımızın temelidir, yaşamımızı biçimlendirir. Doğduğumuz andan itibaren iktidarın baskısı altında kalırız, kendi iktidarımızı bir şekilde birilerine dayatırız. İktidar sadece bireylerin ya da toplulukların edimlerinden kaynaklanmaz; ideolojiler, inançlar ve dil en yaygın iktidar biçimleridir mesela. Kavramsal olarak soyut, ama gündelik hayat içinde alabildiğine somuttur. Hangi düzeni yıkarsak yıkalım, yerine bir “düzen” değil de bir “durum” yaratalım; bir iktidar biçimi yine hayatımızın içinde yer eder. Toplumsallığı tamamen yok etsek, tek başımıza bile kalsak çare değil: Kendi kendimizin esiriyizdir, benliğimizin kendi üstümüzdeki iktidarını yok etmek için kendimizi yok etmemiz gerekir.
Toplumsal hayatımızdaki iktidar kavgası genellikle yöneten ve yönetilen arasındaki mücadeledir. Burada süreç -kabaca- yönetilenler içinden bir kısımın bazen diğer yönetilenlerin de desteğini alarak yöneteni alaşağı etmesi şeklinde cereyan eder. Örneğin, George Orwell‘ın 1984 romanı bu devr-i daimin distopyasını ifade eder.
Mevcut iktidar sistemini kanıksamış bireyler olarak iktidar odaklarıyla ilişkilerimiz oldukça karmaşık süreçler yaşar. Ebeveynlerin iktidarıyla çocuğun ilişkisi, okul iktidarıyla öğrencinin ilişkisi, ordunun iktidarıyla askerin ilişkisi… Her biri farklı açılardan farklı yorumlarla sanatın konusu olmuştur. Yatılı okul bağlamından bakarsak Lindsay Anderson’un “İf….” filmi sosyalist devrimcidir, ama Peter Weir‘ın “Dead Poets Society” filmi romantiktir. Yazı konumuz olan “Ondskan” içinse burjuva ahlakının temsilcisi diyebiliriz.
Film, üvey babasından gördüğü şiddeti okul hayatına taşıyan 16 yaşındaki Erik Ponti’nin mücadelesini anlatıyor. Vahşice dövdüğü bir öğrenci nedeniyle okuldan atılınca, annesi tarafından maddi fedakarlıklarla yatılı bir okula gönderiliyor. Üst sınıf öğrencilerinin mutlak iktidarıyla biçimlenen ve okul yönetiminin buna tamamen göz yumduğu yeni okul yaşamında Erik bıçak sırtında ilerliyor: bir yandan geleceğini kurtarmak için son şansı olan bu okuldan kovulmak istemiyor, diğer yandan üst sınıftakilerin baskısına boyun eğmeyi reddediyor. Erik’in dikbaşlı ve otoriteyi sarsan tavırları Otto’nun önderliğindeki öğrenci konseyini daha da hırçınlaştırıyor. Erik’i yola getiremeyeceklerini anlayınca Erik’in okuldaki en iyi arkadaşı Pierre’e yönelerek Erik’i kışkırtmaya ve böylece okuldan attırmaya çalışıyorlar.
Filmin ismi Erik’in filmin başında okuldan atılmasına neden olan kavganın sonunda müdürün ona söylediği bir sözden geliyor: Ondskan, yani şeytan. Müdürün diğer sözlerinden Erik’in aslında zeki bir öğrenci olduğunu öğreniyoruz. Ona şeytan gibi habis bir sıfatın yakıştırılmasının sebebi üvey babası; onun iktidarı ve şiddeti. Annesinin sessiz kaldığı, hatta piyanosu ile sesini bastırdığı bu şiddet Erik’in dikbaşlı, uyuşmaz ve taviz vermez kişiliğini biçimlendiriyor. Onun genel sistemle, hatta iktidarın kendisiyle sorunu yok gibi. İktidar şiddetini ancak ona ve sevdiklerine yöneltince tepki gösteriyor. Yatılı okulda kafasına vurulma, ayakkabı boyama gibi cezaları reddediyor, özür dilemiyor, ama haftasonu okulda kalma ve ağır işçilik cezalarını uysalca yerine getiriyor. Ancak bu haliyle bile iktidarın otoritesinde bir çatlağa, bir kırılmaya sebep olduğu için öğrenci konseyi Erik’e göz yumamıyor. Otto’nun kişiliğinde, bir bireyin kendi iktidarının nasıl da esiri olabileceğini görüyoruz. Erik’in her baskıya göğüs geren, buna karşılık taviz vermeyen tavrının ne kadar dayanabildiğini görmek için filmi seyretmelisiniz.
Filmin sonunda Erik’in pozisyonu bireysel bir mücadeleden öteye gitmiyor. Ondskan’a burjuva ahlakının temsilcisi dememin sebebi de bu. Ancak biz seyirciler avantajı, her ne kadar kendimizi filmin kahramanıyla özdeşleştirsek de, farklı bir açıdan bakabilmemiz. Erik kendisini ve sevdiklerini kurtarmaya çalışırken, biz seyrettiğimiz yapının dehşetine eleştirel bir gözle bakabiliyoruz.
2004 yılında İsveç’in ana ulusal ödülü Guldbagge’den en iyi film ödülü alan, en iyi yabancı film Oscar’ı dalında aday olan Ondskan’ın sarkmayan, sağlam bir senaryosu var. Yönetmen Mikael Håfström’ün başarılı yönetimi sayesinde seyirci kendini filme kolayca kaptırıyor. 120 kişi arasından seçilen başrol oyuncusu Andreas Wilson yakışıklılığıyla bayanları cezbederken iyi bir oyunculuk sergiliyor. Öğrenci konseyinin başkanı Otto Silverhielm’i canlandıran Gustaf Skarsgård’ı yakın zamanda keyifli bir eşcinsel aile draması olan “Patrik 1,5″ filminde izlemiştim. Sonuç olarak, her ne kadar filmin söylemine eleştirel bir tavrım olsa da tavsiye edeceğim bir film. Zaten karşıt düşünceler kendi fikirlerimizi bilemeye, kötü ve yanlış olanları tasfiye etmemize yardımcı olur.
Şeytana Karşı
Ondskan (2003)
Yönetmen: Mikael Håfström
Oyuncular: Andreas Wilson, Henrik Lundström, Gustaf Skarsgård, Linda Zilliacus
"İktidar, muktedir, şiddet ve biz (Şeytana Karşı / Ondskan)" için Bir Yanıt
bir diğer referans film olarak “hal ve gidiş sıfır” sayılabilir.
Yorum Yazın