“Hiçbir uygarlık belgesi yoktur ki; aynı zamanda bir barbarlık belgesi olmasın.”
Walter Benjamin

Bu yazı, Stanley Kubrick imzalı Paths of Glory’i ve filmin gösterime girdiği 1957 yılını temel alarak, sinemanın ve bir anlamda da insanlığın savaşla (ya da barışla) imtihanını masaya yatırmayı hedeflemektedir.

 Tuncer Çetinkaya

“Barış için kavgaya hazır olmak gerek” ile başlayıp, “mecbur kalırsak savaşırız” ile devam eden bir repertuara sahip olan politikacıların ve yangın yerine dönmüş Ortadoğu’ya iştahla bakıp ellerini ovuşturan silah tacirlerinin hakimi oldukları bir dünyada, “barıştan” söz etmek ve savaşlara inatla karşı koymak ütopik bir duruşu temsil ediyor görünebilir. Oysa tarihte, yurtseverliklerinin sorgulanması pahasına doğruları savunan sanatçı ve aydınların ve yaratımlarının sayısı hiç de az değildir.

[tab:1. Bölüm]

Anti Militarist Sinema Tarihine Genel Bir Bakış

Sinemanın savaşa eleştirel bir bakışla yaklaşması ve genel anlamda anti-militarist bir tutum takınması, sessiz sinemanın olgunlaşmaya doğru evrildiği tarihlerde başlar. 1. Dünya Savaşı’nın sonlanmasına sayılı günler kala gösterime giren Charlie Chaplin imzalı Shoulder Arms, usta sanatçının gelecekte daha olgun örneklerini vereceği barışçıl kişiliğinin ilk yansımalarındandır. Şarlo Asker adıyla tanıdığımız film, savaşta cepheye sürülen kahramanımızın yaşadığı trajikomik olayları konu alır.

Bir yıl sonra gündeme gelen J’Accusse, sinema tarihine ünlü Napoleon’un yönetmeni olarak geçen Abel Gance imzasını taşımaktadır. Barış yanlısı genç bir şairin, 1. Dünya Savaşı’nda ölen askerleri bir daha böyle bir vahşet yaşanmaması adına ayaklandırmasını konu alan eser, askerlerin toplumu suçlamaları ve gencecik ölümlerinin hangi haklı gerekçeye dayandığını sorgulamaları ile derin bir anlam kazanır. Konuyu ele alırken aşırı bir duygusallık sergilediği gerekçesiyle eleştirilmesine karşın, eserinde ışık ve gölge zıtlıklarından ustalıkla faydalanan Gance, geniş mekânların kullanımında yarattığı etkiyle de büyük başarı sağlamış ve savaşın anlamsızlığını ortaya koyan bir barış bildirgesi sunmayı başarmıştır.

Savaş sinemasında bir dönüm noktası olarak kabul edilen King Vidor’un Big Parade’i, başlangıçta ABD’nin savaşa girişini belgeselci bir anlatımla gözler önüne serer. Fransız cephesinde savaşırken bir köylü kızına âşık olan Amerikalı asker, cephenin değişmesinin ardından sevgilisinden ayrılmak zorunda kalacaktır. Savaş sona erdiğinde bir bacağını kaybetmiş olarak ülkesine döner; ama burada ailesinin ilgisizliğinin yanı sıra, nişanlısının da başka bir erkekle girdiği ilişkiye tanık olur. Mutlu olmasının tek yolu Fransız köyüne dönüp sevdiği kızı bulmaktır. Film, cephede savaşan askerlerin birbirlerine olan kardeşçe yaklaşımlarına yer vermesi dışında, ‘aşkın savaşmaktan çok daha yüce bir duygu olduğu’ gibi bir öngörüye sahiptir.

Benzer bir yaklaşım, Hollywood’un sessiz dönemine damgasını vuran en başarılı melodramlardan olan Frank Borzage’ın 1927 yapımı Seventh Heaven’ında da kendisini gösterir. Austin Strong’un oyunundan uyarlanan ve Paris’te geçen filmde, kentin sokaklarında yaşayan güzel bir kızı kurtaran kanalizasyon işçisi, savaşın başlamasına az bir zaman kala onunla evlenir; ancak bu, trajik olayların başlangıcı olacaktır. Umut ve hayal kırıklıkları arasında gidip gelen insanların aşk serüvenlerini perdeye taşıyan film, özellikle sevginin savaşı yenebileceğini ima eden -ve pek çok melodrama ilham kaynağı olan- finaliyle izleyicisini etkilenmiştir.

30’ların en önemli savaş dramı olan All Quiet on the Western Front (Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok) ise Lewis Milestone imzasını taşıır. Erich Maria Remarque’ın yayınlandığı dönemde yankılar uyandıran romanının mükemmel bir uyarlaması olan film, 1. Dünya Savaşı’nın yaralarının henüz sarılmadığı ve yeni bir felaketin ayak seslerinin duyulduğu bir ortamda savaş korkusunu şiirsel bir anlayışla ele alır. Profesörleri tarafından ülkeleri adına savaşmaları için ikna edilen yedi Alman genci, savaşın göbeğine düştüklerinde şan ve şeref kavramlarını sorgulayacak ve cephede yaşananların emekli asker Katczinsky’den dinlediklerine benzemediğini fark edeceklerdir. Savaş felaketini son derece dramatik bir anlayışla gözler önüne seren yönetmenin, özellikle belgeselci bir yaklaşım yeğleyerek yer verdiği siper görüntüleri, sonraki dönemlerde savaş sineması adına örnek oluşturmuştur. Yapım, 2. Dünya Savaşı sırasında başta Almanya olmak üzere pek çok ülkede yasaklanmıştır.

Birçok eleştirmene göre başarısı Milestone ile kıyaslanabilecek Westfront 1918, anti-militarist sinemanın en başarılı örneklerindendir. 1. Savaş’ın zorlu günlerinde bir grup Alman piyade erinin yaşamlarına tanıklık eden yapım, askerlerin Fransa’nın cephe gerisindeki bir köyüne varmalarıyla derinlik kazanır. Bölge, savaşın vahşetinin tamamen uzağında olup sakin ve güvenli görünmektedir. İnsanların dostça yaklaşımı sayesinde huzur bulan Karl ve arkadaşları, bir süre sonra savaşın yanı başlarına sokulacağından habersizce günlerini geçirirler. Sesin etkileyici kullanımıyla da öne çıkan ve diyalogların yerini acımasız savaş görüntülerine bıraktığı film, yaşanan yangını yalnızca savaş alanıyla sınırlandırmamıştır. Cephe gerisindeki sefaleti de olanca acımasızlığıyla ortaya koyan G. Wilhelm Pabst’ın cesur klasiği, Nazilerin iktidara gelmesinin hemen ardından yasaklanmıştır.

Savaş çılgınlığını konu alan filmler içinde son derece özgün bir yere sahip olan Niemandsland (1931), fantastik bir senaryodan yola çıkarak oldukça gerçekçi sonuçlara ulaşır. Film, 1. Dünya Savaşı sırası sırasında – savaşın neredeyse tüm taraflarını temsil eden- bir İngiliz, bir Fransız, bir Alman, bir Yahudi ve bir siyahî askeri bir araya getirir. Ortak özellikleri cephelerini kaybetmek olan kahramanlarımızın saklandıkları mekânda birbirlerine tutunmaktan başka şansları yoktur. Özellikle sempatik Rus Yahudi ve becerikli siyahî asker sayesinde ayakta kalmayı başaran askerler, zamanla barış içinde yaşamanın hiç de zor olmadığını anlayacaklardır. 2. Savaş’a doğru hızla yol alan insanlığa bir barış bildirgesi sunan Victor Trivas’ın başyapıtı, en çok hayallerin gerçeğe yenildiği finali ile akılda kalmıştır.

2. Dünya Savaşı’nın başlamasından sonra, özellikle Amerikan kamuoyunun dikkatini Eski Kıta’da yaşanan olaylar üzerine çekmeye çalışan Sergeant York ve Mrs. Miniver gibi propaganda filmleri, bir süre sonra yerini Frank Capra, John Huston, William Wellman gibi yönetmenlerin ortaklaşa gerçekleştirdikleri Neden Savaşıyoruz? belgesel dizisine bırakacaktır. Savaş tamtamlarının şiddetli gürültüsü, barış çığlığını karanlığa mahkûm kılmıştır. Yine de, Lubitsch’in To Be or Not To Be’si ve Chaplin imzalı The Great Dictator (Büyük Diktatör), savaş dürtülerine prim vermeksizin Nazi tehlikesine işaret etmeye çalışırlar.

Savaşın hemen ardından ortaya çıkan İtalyan Yeni Gerçekçileri, savaşın yarattığı yıkımın boyutlarını dünyaya gösterirken, Hollywood ise cepheden dönen askerleri rehabilite etme çabasına girmiştir. Yaşanan uzun sessizlik, 50’lerin ikinci yarısına doğru, Pearl Harbor’u kahramanlık, aşk ve romantizm destanına dönüştürmeye çalışan yapımlar ile (İnsanlar Yaşadıkça /From Here Eternity), okyanusun öte yakasındaki atom korkusunun bir canavarda vücuda gelen yansımalarında karşılık bulur (Gojira / Godzilla). Halkaya, aynı günlerde Soğuk Savaş’tan hoşnutsuz ‘asi gençlerin’ hedefsiz isyanı da eklenecektir.

Bu dönemin en başarılı savaş karşıtı filmlerinden biri, 1956 yılında Japonya’da çekilir. Japon sinemasının hümanist yönetmeni Ichikawa’nın Biruma No Tategoto (The Burmese Harp) adlı filmi, Michio Takeyama’nın kaleme aldığı aynı adlı eserin mükemmel bir uyarlamasıdır. 1943 yılının Temmuz’unda başlayan film, Japon ordusunun yenilmek üzere olduğu bir dönemde geçer. Kaçış halinde olan ordunun Mudon esir kampının yakınlarındaki bir dağa sığınmış birimi, yapılan tüm çağrılara karşın teslim olmayı reddeder. Onları ikna etme görevi Mizushima öncülüğündeki bir birliğe verilir. Genç asker tekinsiz bir bölgeden geçerken gerçekleşen İngiliz saldırısı tüm arkadaşlarının öldürülmesiyle sonuçlanır. Canını Budist bir rahip kılığına girerek güçlükle kurtaran kahramanımızın, bir süre sonra savaşa ilişkin bütün bakış açısı değişecektir. Kahramanlık söylemleriyle savaş alanlarına sürülen, oysa ölü bedenlerinin bile çürümeye terk edildiği gepegenç insanların öykülerini büyük bir gerçeklikle yansıtan klasik, en çok etkileyici müzikleri ve görüntü yönetimiyle dikkat çekmiştir. Kahramanının rahip olmasına basit bir kimlik değiştirmeden öte anlamlar yükleyen film, savaşın bedelini en ağır biçimde ödeyen bir ulusun içinden kopan, o güne kadar yapılmış en yürek parçalayıcı eser olarak nitelendirilmiştir.

Aynı yıl gösterime giren Helmut Kautner’in Der Hauptmann von Köpenick adlı yapıtı ise Carl Zuckmayer’in bir tiyatro oyunundan uyarlanmıştır. Kara güldürünün unutulmaz örneklerinden biri sayılmanın ötesinde, beyazperdeye defalarca yansıyan bir konunun en başarılı yorumu olarak da göze çarpan filmde, İmparatorluk dönemi Almanyası’nda, cezaevinde bulunan bir ayakkabı tamircisi ile karşılaşırız. Hırsızlıktan tutuklu bulunan kahramanımız, hapisteki günlerini can sıkıntısıyla ve yakınında bulunan tek kitap olan Prusya ordusu yönetmeliklerini okuyarak geçirir. Karmaşık olaylar tahliye olmasının hemen ardından yaşanmaya başlar. Tesadüfen edindiği bir yüzbaşı üniformasıyla kendini gerçek bir asker olarak gören ayakkabıcı, kısa sürede edindiği ordu ile Berlin’deki Köpernick mahallesini işgal edecek ve yaşanacak garip olayların baş aktörü olacaktır. Evrensel bir temadan hareketle muhteşem bir anti-militarist filme imza atan yönetmen, savaşlarla kırılan insanlığa bunun nedenleri üzerine eşsiz ipuçları sunmaktadır.

Yer darlığı nedeniyle, ‘kavram’ içinde yer alan köşe taşı filmler arasından yaptığımız küçük seçkiye dâhil edilen yapımların ortak noktası, savaş karşıtlığını genellikle dramatik bir çizgide kavramalarıdır. Eleştiri oklarını savaşları yaratan sisteme ve paylaşımcı politikalara saplamaktan ziyade, ortaya çıkan tablonun yıktığı insanlardan oluşan bir galeriye yaslanan bu filmler (cephede eline kan bulaşan asker, ardında bıraktığı gözü yaşlı bir eş / aile, genç yaşta solan yaşamlar ya da dönüşte alt üst olan değer yargıları ve dünya vs.) her ne kadar dönemin koşullarına göre küçümsenemeyecek bir anlatıya sahip olsalar da, 15 Ekim 1957 tarihi yedinci sanatın savaşla olan sınavına, örneğine daha önce hiç rastlanmadık ölçüde farklı bir halkanın eklemlenmesine yol açacaktır.

[tab:2. Bölüm]

İdeal Asker!

1916 yılında Fransız Ordusu’nun Almanya savaşı sırasında yaşadığı olayları merkezine alan film, 1. Dünya Savaşı’nın başlangıcından, olayların geliştiği döneme kadar geçen sürecin kısa bir sunumu ile açılır. Anlaşıldığı kadarıyla iki yıl boyunca, savaşın hüküm sürdüğü 750 km.lik alan içerisinde hemen hiçbir değişiklik olmamıştır. “Bir kaç yüz metrelik kazanımlar uğruna yüz binlerce hayatın karardığı” bu dönemin tahlilinin hemen ardından üst rütbeli iki askerin sohbetine tanık oluruz. Paris’ten teftişe gelen General Broulard, eski dostu Mireau’yu denetlemektedir.

Bu sahne, filmi öncüllerinden ayıran temel unsurlardan biriyle karşılaşmamız adına önemli bir girişi temsil eder. Bir duvarını Delacroix / Gericault tarzında bir ressamın romantik tablosunun süslediği genişçe oda ve eşyaların konumlanışı, Mireau’nun savaşla ilişkisini gözler önüne seren sınıfsal imgelerle doludur. Nitekim Mireau, -biraz da yapmacık bir ifadeyle- odaya hayranlığını dile getiren dostuna, “savaşacağım yerde rahat bir ortam yaratmaya çalıştım” karşılığını verir. Broulard’ın hemen sonra gelen yorumu oldukça zekicedir: “Keşke ben de halı ve tablolardan senin kadar anlasam…”

İki eski dostun nezaket gösterileri birazdan son bulur ve Broulard ordunun gizli kararını açıklar: Almanlar için stratejik önemi bulunan Ant tepesi, iki gün içinde ele geçirilmek zorundadır. Mireau, kararın uygulanmasının imkansız olduğunu bildiğinden, ilk anda şiddetle itiraz eder. Elindeki askerler, bırakın cepheyi yarıp tepeyi ele geçirmeyi, kıpırdayacak halde bile değildir!
İş bitirici olduğu her halinden belli olan ve alınan kararları uygulatmak için her yolu denemeye kararlı görünen Broulard’ın bir kozu daha vardır: Şayet karar yerine getirilirse Mireau 12. Ordu’nun komutanı olarak yıldız mertebesine ulaşacaktır! Her ne kadar, sekiz bin askerin hayatından sorumlu olmasının tutkularından daha önemli olduğu gibi bir şeyler gevelese de Mireau’nun hakim olduğu aşağıdaki diyalog herşeyi tüm çıplaklığıyla anlatır:

— Benim için bir tek askerin bile hayatı, Fransa’nın vereceği bütün madalyalara bedeldir…
— Anlaşılan bir başka kişiyi görevlendirmemiz gerekecek… Çünkü sen bu saldırının birliğinin gücünü aştığını söylüyorsun.
— Böyle bir şey söylemedim George… Savaşçı ruhları kabardığında askerlerimin yapamayacağı şey yoktur…
— Doğru olmadığını düşünüyorsan seni zorlamak istemem…
— Bunu yapabiliriz…
— Şimdi sana gelmekle ne kadar doğru bir şey yaptığımı daha iyi anlıyorum. Sen hem Ant tepesi, hem de 12. Ordu için en ideal askersin!…

Yukarıda kısaca özetlemeye çalıştığımız savaş sinemasının -o döneme kadar olan- tarihinde dönüm noktası anlamına gelen bu ölümcül diyalog, filmin henüz 6. dakikasında seyircinin çok farklı bir sinema deneyimi yaşayacağını haber vermektedir. Her türden kahramanlık vurgusunun üst perdeden hükmünü sürdürdüğü, savaş karşıtlığının ya da ‘barışçıl mesajların’ yalnızca siperdeki askerin ölüm korkusunu resmetmek anlamına geldiği bir ortamda, madalyonun öteki yüzünü; savaş çılgınlığını, bürokratizmi, vatansever subayların (!) kişisel hırslarını, sınıfsal ayrıcalıkları, kısacası savaşın asıl merkezi olan karargâha dair her şeyi bir çırpıda özetlemektedir.

Cesaret

Sonraki sekans, teftiş için sipere dalan ve askerlerinin moralini sorgulayan Mireau’nun görüntüleriyle açılır. Komutan, askerlerinin daha fazla Alman öldürmeye hazır olup olmadıklarını gözlemlemeye çalışmaktadır. Önce tüfeğini temizleyen bir askere silahın en iyi dost olduğunu müjdeler (bu uyarının önemi Full Metal Jacket’ta daha iyi anlaşılacak, silah askerlerin elinde cinsel organla bütünleşecektir), ardından bombaların ürkütücü bir hal aldığı bir sırada şoka girmiş bir erin korkusuyla yüzleşmesine tanık olur: Bu adam derhal birlikten kovulmalı ve diğer askerlere kötü örnek olmasının önüne geçilmelidir! “Cesaret her askerin içinde vardır!” (O cesaret, Mireau’ya yeni kapılar açacak ve ordudaki yükselişini çabuklaştıracaktır…)

Teftişin sonraki durağı, filmin ana karakteri Dax’ın, ilk anda bir mağaradan farksız görünen karargahıdır.

Aç Parantez: Kahraman

Paths of Glory, Kubrick’in elinde uzunca bir süre beklemiş, hemen hiç bir yapımcı projeye dahi olmayı kabul etmemiştir. Ta ki senaryo Hollywood’un yıldızı yeni yeni parlamakta olan starı Kirk Douglas’ın eline geçene ve ünlü oyuncu, hatrı sayılır bir pay sahibi olmak koşuluyla filmin çekilmesini kabul edene kadar…

Douglas, Jacques Tourneur imzalı karafilm klasiği Out of the Past’tan başlayarak başarı merdivenlerini hızla tırmanmış; aralarında Billy Wilder’ın ilk dönem başyapıtlarından Ace in the Hole, Minnelli’nin Hollywood taşlaması The Bad and the Beautiful ile Lust for Life ve John Sturges’in gösterişli westerni Gunfight at the O.K. Corral (Vahşi Mücadele) ile 40’ların ikinci yarısı ile 50’ler boyunca popülaritesini artırmasına yol açmıştır.

Tüm bunlara karşın, Paths of Glory’nin oyuncu adına riskli bir proje olduğu muhakkaktır. Star sisteminin varlığını tüm ihtişamıyla sürdürdüğü, ‘jön karizması’nın klasik Hollywood sinemasının hemen her şeyi olduğu bir dönemde gündeme gelen rol, ne kötülere hakettiği dersi vermeye çalışan silahşor Doc Holliday’le, ne alabildiğine mitleştirilmiş bir ressamla ve ne de femme fatalle’lerle boğuşan özel dedektiflerle kıyaslanabilecek boyutta değildir.

Bu zorunlu parantezin ne anlama geldiği, filmin ilerleyen dakikalarında daha net açığa çıkacaktır.

[tab:3. Bölüm]

Boğa ve Pelerin

İkilinin bir araya gelişleri önce klişe konuşmalarla başlar. General, Dax’ın içinde bulunduğu zor koşullardan söz açarak, çok daha kötü şartlarda savaştığını anlatır; hatta bazı insanların yaşadığı tek tehlikenin paçalarından giren fareler olduğunu iddia eder. Albay Dax’ın yorumu, onun savaşa ya da yaşama olan bakışını ilk elden özetler niteliktedir: “Eğer fareyle mavzer arasında seçim yapmak zorunda kalsam, fareyi seçerdim!”

Sohbetin hemen ardından siperlerde bir gezintiye çıkan ikili, dürbünle Ant tepesini gözetler; bir ara imkânsız diye bir şey olmadığını iddia eden generalin sesi, yakınlarda bir yerlere düşen bombanın gürültüsüne karışır ve Mireau baklayı ağzından çıkarıp tepenin ertesi gün ele geçirileceği müjdesini verir(!). Saldırının destek almaksızın yapılacağını öğrenen Dax, kayıplara ilişkin sorular yöneltir. Generalin sözleri acımasızlığın inanılmaz boyutlarını ele vermektedir: “Elbette ölenler olacak, üzerlerine şarapnel ve kurşun çekecekler; ama bu sayede diğer birlikler hedeflerine ulaşabilecekler!” Mireau’ya göre askerler ve böcekler arasında yakınlık kurmak olasıdır anlaşılan!…

İki askerin sürüp giden strateji tartışmaları, kayıpların büyük olacağını ortaya çıkarmıştır. Başka bir deyişe ödenmesi gereken korkunç bedel, birlikteki askerlerin yarısından fazlasıdır. General bir ara yapay heyecan içinde ajitasyona başlar:

– Bütün Fransa sana güveniyor Albay!
– Ben, önünde kırmızı bayrak sallayarak heyecanlandıracağınız bir boğa değilim!
– Fransa bayrağını bir boğa güreşi pelerinine benzetmenizden hoşlanmadım. Modası geçmiş gibi görünse de vatanseverler dürüst insanlardır.
– Herkes öyle düşünmüyor ama… Samuel Johnson ‘vatanseverlik, bir hainin son sığınağıdır’ diyor!…

Bardağı taşıran son sözler üzerine Mireau, Dax’a süresiz izne gönderileceğini ve harekât görevinden alındığını açıklar. Bu an, Albay açısından kırılma anlarından biridir. Aynı zamanda ünlü bir ceza avukatı olduğunu öğrendiğimiz Dax, anlaşılan askerlik dışında bir uğraşı (gerekçeleri adamlarına olan sevgisi gibi görünse de) asla düşünmemiştir. Aşil topuğunun keşfedilmesi onu geri adım atmaya zorlar ve tepenin ele geçirilebileceğine inandığını beyan eder. (Üst başlıkta sözü edilen kahramanlığın çöküş noktasıdır bu… Radikal fikirlere sahip gibi görünmesine karşın Dax, daha sonra meydana gelecek olayların sorumluluğundan kurtulamayacak, yapacağı tüm insani çıkışlar bir yana, askerlerinin kanı avuçlarına bulaşacaktır. Biraz da bu nedenle Paths of Glory, bir klasik dönem filmi gibi görünmesine karşın -gerçek anlamda- kahramanı olmayan Kubrick filmlerinden olmayı başarır. Bu, Kirk Douglas’ın önceki filmografisinde yarattığı mitosa karşın böyle olacaktır!)

Tercihlere Dair…

Filmin sonraki bölümü, ele geçirilmesi olanaksız olan Ant tepesi ertafındaki çatışmaların gölgesinde geçer. Hiçbir takviyenin yapılmayacağının beyan edildiği bir ortamda, havanın günlük güneşlik olmasının da etkisiyle ani bir saldırı şansı kalmayan askerler tepeyi bir mucize eseri ele geçirilse dahi elde tutmak için tüm gün mücadele etmek zorunda kalacaklardır.

Başarının olanaksız olduğunu bilen iki asker, bir gece önce sohbete dalmışlardır:
— Yarın ölmekten değil, öldürülmekten korkuyorum.
— Bunun olacağı kesin gibi.
— Nasıl ölmek istersin? Süngüyle mi makineli tüfekle mi?
— Makineliyle tabii…
— Bence de… Sonuçta ikisi de midene giren çelik parçası. Ama makinalı çabuk, temiz ve daha az acı verici, öyle değil mi?

Milestone’un erken dönem klasiklerinden All Quiet on the Western Front’unun finali de dahil, olasılıkla sinemada görüp göreceğimiz en çarpıcı ‘ölüm korkusu’ tanıklığının ardından Mireau’nun Fransa adına kaldırdığı kadehe odaklanırız. Savaş başlamıştır. (Rivayet olunur ki Kubrick bu sahneler için anlaşılan 600 Alman polisinin performanslarını inandırıcı bulmamış ve çözümü savaş alanını bölgelere ayırmakta bulmuştur. Gelişigüzel yerleştirdiği patlayıcıların yerini herkesten sır gibi saklayan çılgın yönetmen adına sonuç tek kelimeyle bir zaferdir. İzleyici perdede gerçek bir savaş izlemektedir!)

Bir süre sonra durumun ne kadar ümitsiz olduğu açığa çıkar. Yan saldırıyı başlatacak birlik, yoğun yaylım ateşi altında siperden burnunu bile çıkaramamaktadır. Çılgına dönen Mireau, ölmeyi reddedenlere ateş emri vermeye bile kalkar! Dax’ın çabaları da sonuç vermemiş ve saldırı tüm hatlarda (ölen binlerce askere karşın) başarısızlığa uğramıştır. General derhal askeri mahkemenin toplanması emrini verir: “Bu hanımevlatları Alman kurşunlarına göğüs geremeyecekse Fransız kurşunlarıyla tanışsın!”

Şaka

Ertesi gün Mireau, yanında General Broulard olduğu halde Dax’a öfke kusmakta ve birliklerin siperden çıkmamalarını eleştirmektedir. Albay’a göre ise askerlerin üçte biri yoğun ateşte ölmüş, diğerlerinin ise taarruz etme olanakları kalmamıştır. Bir süre sonra Mireau çılgınca bir kararla alaydan 10’ar askerin savaş mahkemesine çıkıp idam edilmelerini talep eder: Bu adamların damarlarında kan yerine süt dolaşmaktadır! (Tarihte ilk olarak Romalıların kullandıkları bu yöntem, son olarak yine Fransız Ordusu tarafından Cezayir’de uygulanmıştır.)

Girişte askeri dehası hakkında fikir sahibi olduğumuz deneyimli Broulard, temel meselenin diğer askerlere örnek olacak bir ceza olduğunun altını çizer ve yüz adam yerine bir düzine askeri ölüme yollamanın yeterli olacağını savunur. (Savaş sinemasında bir başka ilk yaşanmaktadır. Görevleri ülkenin bağımsızlığını korumak olan koca koca adamlar, koyundan farksız gördükleri askerlerinin kaçını katledecekleri üzerine hararetle tartışmaktadırlar. Üstelik bütün bunlar o kadar gerçekçi bir fonda yaşanmaktadır ki; durum karikatürize ya da trajik olmak yerine çırılçıplak bir gerçeklikle ortada durmaktadır.)

Pazarlığa, ümitsizce de olsa Dax’ın askerlerini savunma isteği de eklenip duruşmalara çabucak geçilir. Her bölükten (kurayla ya da kişisel hesaplaşmaların bir yansıması olarak) seçilen birer günah keçisi, Albay’dan savunmalarına dair son taktikleri alarak mahkemenin huzuruna çıkarılır.

Başkanın yaptığı ‘gereksiz ayrıntıları bir kenara bırakma’ ve ‘teknik detayları atlama’ uyarısını Kafka’ya bir selam olarak algıladıktan sonra sanıkları dinlemeye başlarız. Örneğin Er Ferrell siperinden çıkarak bölgenin ortasına kadar ilerlemeyi başarmış; ancak yoğun yaylım ateşi altında geri dönemk zorunda kalmıştır. Korkaklıkla suçlanması için yeterli olarak sunulan bu şahane delilin ortaya çıkardığı trajikomik durum, Albay Dax tarafından ümitsizce zapta geçirilir:

— Bölgenin ortasına geldiğinde bölüğünün geri kalanı neredeydi?
— Çoğu ölmüş ya da yaralanmıştı efendim…
— Peki neden Ant tepesine yalnız saldırmadın?
— Sadece 2 kişi kalmıştık. Şaka mı yapıyorsunuz efendim?
— Evet Ferrell… Şaka yapıyorum!

Suç ve Ceza

Sıra Er Arnaud’ya geldiğinde, savcı sağ kalan iki askerin siperin ne kadar ötesine doğru yol aldıklarını sorgulamayı sürdürür; ancak ortaya çıkan tablo oldukça vahimdir. Ferrell ve Arnaud, kendi bölgelerindeki tellerin ötesine dahi geçememişlerdir. Arnaud’nun en büyük kabahati, siperden kafalarını çıkardıkları anda öldürülen arkadaşlarına ilerlemeleri yönünde telkinde bulunmamaktır! Dax, bu durumu “savaş çığlıklarına ses verememe başarısızlığı” olarak yorumlar ve sanığın gerçek suçunun, üzerinde X işareti bulunan bir kâğıdı çekmesi olduğunu vurgular. Ne var ki Fransız ordusunda kurayla örnek belirlemek, hâkime göre yaygın bir durumdur ve gayet olağandır. Dolayısıyla sanığın, savaşın en şiddetli anlarında gösterdiği cesaretin ve kazandığı ödüllerin hiçbir önemi yoktur: “Madalyalar savunma olamaz!”

Bir diğer asker olan Onbaşı Paris ise, Binbaşı’nın üzerine düşmesinden dolayı saldırı boyunca siperde baygın kalmıştır; ama tanığı yoktur. Kafasındaki büyükçe kesik ise delil teşkil etmemektedir, zira sanık bunu sonradan kendisi de yapmış olabilir!

Kapanış konuşmasında Savcı, bir gün önce yaşanan saldırının Fransa bayrağında bir leke olduğuna inandığını söyler ve bu utancın tüm Fransız halkı adına yaşatıldığını belirtir. Bunun bedeli mutlaka ödetilmeli ve işe sanıkların suçlu olduğunu tescillemekle başlanmalıdır.
Dax’ın son sözleri ise sanıklar adına durumu kolaylaştırmayacaktır:

“Mahkemenin değerli üyeleri; insan olmaktan utandığım anlar olmuştu ve bu da onlardan biri! Mahkeme savunma yapmamı sürekli engelledi, savcılık, sanıkların suçlu olduğuna dair hiçbir belge ve tanık göstermedi, hatta savunmaya yazılı iddianamelerin verilmesine dahi gerek duyulmadı. Bütün bunlara mahkemede kayıt tutulmaması da eklenebilir.”

Dax, sözlerini, dünkü saldırının Fransa’nın onurunu zedelemediğini; ancak bu askeri mahkemenin gerçek bir leke olduğuna inandığını haykırarak tamamlar: “İnsanın en asil duygusu olan merhametin burada hiç bulunmadığına inanmak istemiyorum ve size yalvarıyorum: Bu adamlara acıyın!”

Sonraki sahnede, Mireau tarafından gönderilen ördeğin tadına bakan mahkûmlar, bunun son yemekleri olup olmadığı konusunda tartışırlar. Ferrell, Dax’ın kendilerini kurtaracağına inanmaktadır; ama pederin gelişi, eldeki son umutların da sona ermesine neden olur. Artık hücredeki hamamböceğinden daha az zamanları kaldığı kesinleşmiştir.

[tab:Son Bölüm]

The End’den Sonra

Özellikle klasik dönem Hollywood ürünleri yakından incelendiğinde, temelde savunulan radikal düşüncelerin ‘uzlaştırıcı’ bir el yardımıyla seyirciye yumuşak bir tonda iletilmeye çalışıldığı söylenebilir. Stüdyo sisteminin yaygınlaşmasının ardından hız kazanan bu eğilim, sinema tarihine geçen bir çok öncü film için de geçerlidir. King Vidor’un erken dönem klasiği Hallelujah, daha 1929 yılında neredeyse tamamı siyahi oyunculardan kurulu kadrosuyla devrim niteliğinde bir yapıma imza atmıştır; ancak Anglosakson izleyicinin durumdan ürkmemesi için ana karakter bir vaiz kimliğinde karşımıza çıkar.

Büyük Bunalım sonrasında birdenbire patlayan gangster filmleri; Edward G. Robinson, Paul Muni, James Cagney gibi karizmatik oyuncular aracılığıyla yeraltı dünyasının karanlık yüzünü açığa çıkarır. Gerçekte bizzat sistem tarafından yaratılan ünlü gang’lar, bu filmlerin sonunda mutlaka hak ettikleri cezaya kavuşacak; böylelikle hem suçluların seyirciyle özdeşleşmesine mani olunacak, hem de aynı sistem aklanacaktır. Capra güldürüleri, zaman zaman işleyiş aksaklıklarını betimlemekle birlikte, dayanışmacı kadın ve erkekleriyle mevcuda duyulması gereken güvene işaret edip dururlar. Stanley Kramer’ın 1958 yapımı The Defiant Ones adlı filmi dahi, ırk ayrımcılığını (sanki eşit konumdalarmış gibi) biri siyah, diğeri beyaz iki mahkûmu birlikte kelepçeleyerek eleştirmeyi dener. Tıpkı Inherit the Wind‘te İncil ile Türlerin Kökeni’nin kardeşliği gibi! Bu anlatım modelleri, ancak 60’ların ikinci yarısında devrim niteliğinde farklılıklara yol açacağı için, Paths of Glory de bu durumdan nasibini almıştır.

Gerektiği yerde, yani suçsuz askerlerin acımasızca cezalandırılmalarıyla sona ermesi gereken film, son bir uzlaşma çabasıyla seyrine devam eder. Ani bir kararla Broulard’ı ziyarete karar veren Dax, generali evinde, seçkin konuklara verdiği bir davet sırasında yakalar. Burada, saldırının başarılı olmasının imkânsızlığına değinecek ve Genelkurmay’ın bunu bildiğini öne sürecektir. Broulard’ın yanıtı gayet nettir:

— Albay, biz savaşın devam etmesini sağlayarak iyi bir iş yapıyoruz; ama basın tarafından sürekli eleştiriliyoruz. Buna izin veremeyiz. Ayrıca askerlerimizin morali de söz konusu. Bu infazlar bütün tümeni canlandıracaktır. Bir başkasının ölümünü görmekten daha cesaret verici çok az şey vardır.
— Hiç bu açıdan düşünmemiştim efendim.
— Askerler çocuk gibidir. Her çocuk, babasından sert olmasını ister ve unutma ki disiplini sağlamanın yolu, arada bir adam vurmaktan geçer.
— Bir şey sorabilir miyim efendim? Bu söylediklerinize gerçekten inanıyor musunuz?

Dax, bu soruya yanıt alamayacak; ama Mireau’nun saldırı sonrasında emir subayına kendi askerlerini vurma emri verdiğini delillendirecektir. Olayın basına sızmasından korkan Broulard, eski dostunun cezalandırılmasına yeşil ışık yakar ve idealizminden dolayı hayranlığını gizleyemediği Albay’a, Mireau’nun görevini teklif eder. Kahramanımız, tam da kendisinden beklendiği gibi, kapıyı General’in yüzüne çarpacaktır!

Finalde, olayın bütün sorumluluğunu Mireau’ya yükleyerek, film boyunca eleştirdiği ‘günah keçisi bulma’ tuzağına bizzat kendi yakalansa ve bir süreliğine de olsa eleştiriye tabi tuttuğu kahramanlık erkini eliyle toparlamaya çalışsa da, Paths of Glory, işlevini fazlasıyla yerine getirmiştir. Son sekansta esir Alman kızına dokunaklı bir halk şarkısı söyletip, birlikteki tüm Fransız askerlerini gözyaşlarına boğan Kubrick’in son çabası, olanca didaktizmine karşın, ‘barışa duyulan özlem’ gibi kutsal bir amaca hizmet ettiğinden olsa gerek, mazur görülebilir.

Ve Kubrick Denen Adam

Henüz 22 yaşında, yalnız yönetmen değil, kurgucu, sinematograf ve ses mühendisi olarak imza attığı kısa belgesel ile (Day of the Fight) sinemaya giriş yapan Stanley Kubrick’in (1928 – 1999) ilk uzun metrajlı filmi, -sonradan varlığını reddedip tüm kopyalarını toplayacağı- 1953 yapımı Fear and Desire’dir. İki yıl sonra gösterime giren ve döneminde kendisine mütevazı bir hayran kitlesi oluşturan Killers Kiss, kaybeden bir boksör ile dansçı bir kızı merkezine alan Hitchcockvarî bir kara film denemesi olarak nitelendirilir; Paths of Glory’den bir yıl önce seyirciyle buluşan The Killing ise, uzun bir yolculuğun ilk önemli adımı. Soygun sinemasında örneğine yalnızca John Huston’un The Asphalt Jungle’ında (1950) rastlanabilecek bir aykırılığa sahip olan film, “suç, cezasız kalmamalı!” şeklinde özetlenebilecek Hays Kanunları’na küçük bir itiraz olarak değerlendirilse de, yönetmenin sonraki projesi gerçek bir meydan okuma olacaktır.

Humphrey Cobb’un 1935 yılında basılan aynı adlı romanının telif haklarına sahip olan Kubrick’in, çocukluk hayali sayılabilecek Paths of Glory’i yaşama geçirmesi, sanılandan daha güç olur. Yolu kısa süreliğine de olsa Hollywood’a düşen ve 1937 yılında, Lloyd Bacon’ın hapishane dramı San Quentin’de senarist olarak çalışan Cobb’un romanı, içerdiği radikal bakışa karşın fazla tanınmamaktadır. Soğuk Savaş’ın doruklarda hüküm sürmesinin yapımcıların yüreğine korku salması bir yana, McCarthy dalgası, yaratıcısının ani ölümüyle bile (bütünüyle) hız kesmemiştir. Bu noktada devreye Kirk Douglas girer ve sonradan ayrıntılarıyla değineceğimiz özenle oluşturulmuş imajına rağmen bu riskli projeyi onaylar. Bu, Spartacus’de de sürecek bir beraberliğin başlangıcını oluşturacaktır.

Filmin senaryo süreci, Kubrick’in işini asla şansa bırakmayacağını ilk elden kanıtlar niteliktedir. Zira yönetmen, Calder Willingham ve Jim Thompson gibi iki büyük yazarla çalışmaktadır. Thompson ile önceden The Killing’in diyaloglarında çalışmıştır; Willingham ise Spartacus’un kadrosunda yer alacak; ancak asıl başarısına, sinemanın çehresini değiştirecek Rönesans yıllarında kaleme alacağı iki büyük filmle ulaşacaktır: The Graduate (1967) ve Little Big Man (1970). Görüntü yönetmeni Georg Krause, bir zamanlar sessiz sinemanın kalbinin attığı Berlin’de sinemaya başlamış ve Ekspresyonist dönemden Kammerspiel’e birçok akımı etüt etmiştir. Kubrick’in yakın dostlarından olan ve filmin müziklerine imza atan Gerald Fried ise yönetmenin ilk dönemindeki bütün projelerde yer almıştır. (Bu noktada, sanatçının yorumuyla bize ulaşan tema müziğine dikkat çekmek gerekebilir. Marş formuna sahip olan beste, seyirciyi Hollywood usulü bir kahramanlık destanına; Wayne’li, Mitchum ya da Steve McQueen’li bir maceraya çağırır gibidir; ancak bu da filmin adı gibi “şakadan” ibarettir.)

Son olarak, oyuncu kadrosunu incelediğimizde de yapılan seçimlerin ne kadar isabetli olduğunu anlarız. Douglas’ı bir kenara bırakırsak; Kiss me Deadly’deki Mike Hammer kompozisyonuyla yıldızı parlayan Ralph Meeker, kariyerinin en başarılı oyununa imza atmıştır. Neredeyse Hollywood’la yaşıt olan Adolphe Menjou, (A Star is Born ve A Farewell to Arms‘ı(Silahlara Veda) da hatırlayarak) bu filmle unutulmazlar arasına girmiştir. Şöhrete, Gilda’daki Mundson performansıyla kavuşan filmin kötü adamı George Macready için de benzer şeyler söylenebilir.

Son Söz Yerine

Tam 30 yıl sonra, savaşın kalbinin attığı karargâha; üstelik bu kez acemi askerlerin birer savaş makinesine dönüştürüldükleri dünyaya yeniden dönecek olan Kubrick (Full Metal Jacket, 1987), sanat tarihinde Colossus’un ya da Guernica’nın karşılığı gibi duran bir başka klasiğe daha imza atacaktır. Paths of Glory’se yarım yüzyılı çoktan devirmesine karşın, sinemada savaş karşıtlığının simge filmleri arasında anılmaya devam etmekte ve Stanley Kubrick, tıpkı Emile Zola’nın Dreyfus Davası üzerine 13 Ocak 1898’de kaleme aldığı bildirgeye benzer biçimde; yalnız savaşanları değil, yaşanan kıyımlara sessiz kalan yığınları da ‘itham etmeyi’ sürdürmektedir.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAPLA