
Sinemasız kalmayın çünkü sinema hayatı "eşsiz" kılar.
7 Eki
Shion Sono’nun yönettiği “Suicide Club”, 54 liseli kızın kendilerini bir metro treninin altına atmalarıyla başlıyor. Okul kıyafetleri üzerlerinde olan kızlar önce elele tutuşuyorlar, sonra da hep birlikte üçe kadar sayarak kendilerini bırakıyorlar. Sonrası metronun her yerini kaplayan bir kan gölü. Öyle ki, kızların bedenlerindeki yağ yüzünden trenin frenleri tutmuyor ve tren ancak metreler sonra durabiliyor.
İntihar’ın Japonların geleneklerinde yer alan bir olgu olduğunu biliyoruz. Harakiri, Kamikaze gibi kavramlar Japonların saygı, onur ve görev adına kendilerini törensel bir şekilde öldürebildiklerinin bir kanıtı. Acaba, 54 genç kızın bu intihar töreni de bu geleneğin bir parçası mı, yoksa bir yozlaşmanın ürünü mü. Bir başkaldırı mı, yoksa bir boyun eğme mi?
Japonya, aynı Türkiye gibi geç kapitalistleşen bir ülke. Ancak kapitalistleşme süreci Türkiye’de olduğu gibi, Batılı ülkelere göbekten bağımlı bir şekilde gelişmiyor Japonya’da. Ulusal kalkınmacı bir modeli benimseyen Japonya, tez zamanda sanayileşerek, kendi bağımsız ekonomisini yaratıyor. Bugün baktığımızda bir çok markası ile dünya pazarında yer aldığını görüyoruz Japonya’nın. Ekonomik alanda ki bu hızlı dönüşüm, elbette sosyal alana da yansıyor. Ancak sosyal ve kültürel alandaki dönüşüm, ekonomik alandaki hızlı gelişmeye ayak uyduramadığı için oldukça sancılı geçiyor. Hızlı batılılaşma, bir yandan geleneklerden kopmayı getirirken, kültürel anlamda da yozlaşmaya sebep oluyor. Cemaat toplumundan, bireyci topluma geçiş uzun bir sindirme sürecinden geçmediği için, kentleşme beraberinde bireyler için yalnızlaşmayı ve yabancılaşmayı getiriyor.
Yıllardır, özellikle Japonya’da gençlerin internet sitelerinde buluşup örgütlenerek, toplu intihar eylemleri yaptıklarını gazetelerden okuyoruz. Nigata Üniversitesi’nden psikoloji profesörü Mafumi Usdui, bu olaylardan birinin ardından şöyle bir açıklama yapıyor:
“Japonya’nın yokluk zamanlarında, aileler ihtiyaçlarını karşılamak için pek çok şeyi ortaklaşa yaparlardı. Banyoyu paylaşır, yemeği hep birlikte yerlerdi. Sosyal yaşam daha bir değerliydi, özellikle kırsal bölgelerde. Fakat şimdi ise hayat giderek birey üzerinde yoğunlaşıp aile kavramından uzaklaşıyor. Bu durum, insanların yaşadıkları toplumdan izole olup, intiharı bir seçenek olarak görmelerine sebep oluyor.”
“Suicide Club” filmi de benzer bir yerden bakıyor intiharlara. Gençlerin törensel bir şekilde hep birlikte intihar etmeleri hem bir başkaldırı, hem de bir boyun eğmedir. Kendilerini bir şekilde göstermek istemektedirler, varlıklarını ispat etmek ,istemektedirler ama bunu yapış biçimleri de toplumsal yozlaşmanın bir sonucudur.
Filmde de, intihar eylemliliklerinin örgütlenmesi internet üzerinden gerçekleşiyor. Film, popüler kültürle birlikte oluşan taklitçiliği, yozlaşmayı eleştiriyor. Gençlerin moda ve popülerlik adına neler yapabileceklerini gösteriyor.
Film teknik anlamda oldukça yetersiz. Ancak oyunculuk açısından göz dolduruyor. İntihar vakalarını çözmeye çalışan dedektif Kuroda rolündeki Ryo Ishibashi muhteşem bir oyunculuk performansı gösteriyor. Diğer karakterlerin de oyunculukları oldukça iyi. Yazının başında da belirttiğim açılış sahnesi filmin en etkileyici sahnelerinden biri. Onun dışında pek çok ilginç sahne de var, özellikle intihar sahnelerini görmeye değer.
Filmden sonra filmle aynı adı taşıyan, Usamaru Furuya’nın çizdiği bir de manga yayınlanmış. Manga filmdekiyle benzer bir sahneyle başlıyor, fakat konu itibariyle filmden farklı.
"İntihar; Bir Başkaldırı mı, Yoksa Boyun Eğme mi? (Suicide Club / Jisatsu Sakuru – 2001)" için Bir Yanıt
Sony’nin, Pioneer’ın, Toshiba’nın ve diğer bilumum Japanese markaların büyüsüne kapılarak hep gözden ırak tutuğumuz, bazılarımızın ise henüz hiç bilmediği acı(masız) bir gerçek var:
Japonya, 2 Eylül 1945 günü, Tokyo Körfezi’nde demirlemiş USS Missouri savaş gemisinde düzenlenen, müttefik işgal kuvvetleri adına General Douglas McArthur, Japonya Devleti adına da imparator Hirohita’nun imzaladığı “barış” anlaşması uyarınca, ABD’ye kayıtsız şartsız teslim olmuş “esir” bir devlettir. Ve bu kesin esaret hali de geride kalan 64 yılda tedrici olarak yumuşatılmakla birlikte, hukuken ve fiilen halen devam ediyor.
Japonların destansı ordusu bu anlaşmayı müteakip Mc Arthur tarafından tamamen dağıtılmıştır. Halen de kayda değer bir orduları yoktur. Japonya’nın dört bir köşesinde ABD’ye ait askeri üsler vardır ve Japonlar bu üslere hiç karışamazlar.
Bir Japon başbakanının ABD’ye herhangi bir tasarrufunda kafa tutma şansı yoktur. En fazal kuru artistlik yapabilir.
Ulusal gururları olabilecek en kötü şekilde incinmiş ve tarihlerinde ilk kez topyekün esir edilmiş olan bu ulus, 1950′lerden sonra kendisini entegre devre, çip, araba falan yapmaya adayarak teselli bulmaya çalışmıştır.
Para ve teknolojik gelişim de bir yere kadar olduğu için, Japonya artık bu esaret olgusunu, gitgide daha fazla terörize olan toplumunun bize garip gelen bazı vahşet gösterileriyle çatır çatır kusmaktadır.
Ben bunu söylediğimde her seferinde agresif bazı Japonya sevdalıları üzerime çullanıyor. Fakat, bu değerlendirmeyi yalnızca benden değil, aklı başında bir Japon arkadaşa sahip olduğunuzda ondan da rahatlıkla duyabilirsiniz:
Çağdaş Japon milleti “hasta”dır. Abartılı saygı gösterileri, abartılı çalışma disiplini, abartılı işyeri sadakatları, abartılı çalışkanlıkları, abartılı seks teknikleri, abartılı şiddete meyyallikleri… Herşeyleriyle abartılı ve herşeyleriyle hastadırlar. Ancak, endüsriyel kalkınmanın getirdiği küresel prestij ve ekonomik refah, bu hastalık halini bizim gibi uzak dostların gözlerinde büyük ölçüde perdelemektedir.
Gerçek böyle olunca, bu hasta ulusun ürettiği sinema da sorunludur ve her geçen zaman biraz daha hasta örnekler ortaya koymaktadır.
Japonların hasta bir ulus olduğunu söylemek Japonlara hakaret etmek değildir, yalnızca bir durum tesbitidir.
Eğer ki Türkler de 1919′da İstanbul’u ve Türkiye’yi İngilizlere külliyen teslim edip bir daha geri alamaz hale gelselerdi, çok güvendikleri orduları toplam 3000 piyade, 5 gemi ve 10 uçağa indirilseydi, orgeneralleri bir İngiliz işgal yüzbaşısının yetkisine denk olsaydı, aynı şekilde zaman içinde biz de ölümü özleyen, ölümü arzulayan, depresif bir ulusa dönüşürdük.
Mustafa Kemal, “Ya İstiklal, ya ölüm!” sözünü aksiyon olsun diye söylememiştir. Bazen ölmek, esir yaşamaktan daha iyidir. Hele de Türkler, Japonlar ve İngilizler gibi, esir olmaya antrenmanlı olmayan gurur profili yüksek bazı uluslar için…
Japon sineması, üzerinde ciddi ciddi düşünülmesi, dahası çok dikkatli ve mesafeli yaklaşıması gereken bir sinemadır. Gururlu bir halkın esir edilmekten kaynaklanan en ağır bunalımlarının ipuçlarını taşır bu sinema… Sadisttir, mazohisttir, bazen de her ikisidir. Dünya çapında sahip olduğu benzersiz teknolojik prestijle bile övünmeyecek kadar yılgındır.
Hiç bu kesinlikte yenilmemiş, yenilir gibi olsa da kendisini hemen toparlamış başka bir savaşçı ulusun çocukları olarak, biz (kısa süreli işgal deneyimi dışında) bu duyguya uzağız. O yüzden, Japonları çok da doğru okuyamıyoruz.
Onlar şiddeti bir rahatlama yöntemi olarak içselleştirmişler. Çünkü, aslında içleri normal zamanda, kollarını çatır çatır kestiklerinde tattıkları acıdan çok daha fazla yanıyor.
Ben o yüzden, nadir arthouse örnekler haricinde, Japon sinemasıyla duygusal ilişkilerimde araya belli bir vize prosedürü koyuyorum. Genç sinemaseverlere de aynısını dostça tavsiye ederim.
Yorum Yazın