İstanbul Japon Filmleri Festivali’nin yedincisi bu yıl 3-6 Mart tarihleri arasında yapılıyor. Önceki yıllarda Atatürk Kültür Merkezi’nde yapılan ve kapatıldıktan sonra Levent Kültür Merkezi’ne taşınan festival, bu yıl da Levent’te devam ediyor. Girişin ücretsiz olacağı festival ayrıca İstanbul’dan önce 26-27 Şubat tarihlerinde İzmir’de de vuku bulacak.

Tuğba Keleş

Başlangıcından bugüne festivalin sadık bir izleyicisi olduğumu söyleyemem. Özellikle son dört senedir genellikle programına göz atıp birkaç filmine ilişme durumumu yani makus talihimi, geçen yıl Türkiye’de Japonya Yılı vesilesiyle yapılan “bonus” film festivali’nin iki gününü neredeyse full çekerek kırmış bir insan evladı olarak, son 3 senenin programını da göz önüne aldığımda kabuğuma dönmeyi yeğlemekteyim. Sadık izleyiciler fakındalar mı bilmiyorum ama özellikle 2009 yılından başlayarak film türlerinde bir değişim sezer gibi oldum ben. Önceleri Shinya Tsukamoto ya da Takashi Miike gibi ‘arıza’ yönetmenlerin filmlerine bile yer veren festival, gittikçe sterilleşmeye başladı. Özellikle geçen yıl dram üstüne dram patlatarak bünyeye verdiği zararın haddi hesabı olmayan festivali seyircilere havale ederken, programdaki filmlere kısaca bir göz atalım.

Festival, 3 Mart Perşembe akşamı Rüzgarı Hisset (Kaze Ga Tsuyoku Fuiteiru, 2009) adlı filmle açılacak. Çeşitli ödüllere layık görülen 2009 yapımı filmin yönetmeni Sumio Omori’nin de ilk filmi aynı zamanda Rüzgarı Hisset. Konusunu okuyarak, Japon toplumundaki birlik beraberlik duygusuna vurgu yapan bir film havası aldığımı söylemeliyim. Türe bakıyoruz: Dram.

Her zaman -3. Cadde’de Günbatımı- 2 (Always Zoku San-Chôme no Yûhi, 2007) adlı film, ilki 2005 yılında çevrilen aynı adlı filmin devamı. İlk filmin yönetmeni ve senaristi olan Takashi Yamazaki, bu ikinci filmin de hem senaryo hem de yönetimini gerçekleştirmiş. Ayrıca şu sıralar filmin üçüncüsü üzerinde çalışıyor. Biz kendisini Dönüş (Ritana, 2002) adlı filminden zaten tanıyoruz. Türk DVD piyasasındaki Japon açılımlarını inceleyen seyircilerin gözünden kaçmamış bir aksiyon filmidir kendisi. Ama festivalde gösterilecek filminin türü nedir? Dram.

Tokyo Kulesi: Annem ve Ben, Bazen de Babam (Tôkyô Tawâ: Okan to boku to, tokidoki oton, 2007) adlı film tanımadığım bir yönetmenin elinden çıkma. Hakkında tek bir şey hariç hiçbir fikrimin olmadığı bu filmi listeme yazdım. Japon yakışıklı aktör kategorisinden yiyen ve her daim abuk giyimiyle dikkat çeken Jô Odagiri’yi seyretmenin olası olduğu film ile ilgili bildiğim tek şeyi de sizlerle paylaşmaktan çekinmem. İşte geliyor; filmin türü: Dram.

1996 tarihli Shall We Dansu? adlı filmi bilmeyen var mı? Ya da şöyle sorayım. Jennifer Lopez ve Richard Gere’in oynadığı 2004 tarihli Shall We Dance adlı filmi? İşte 2004 tarihli versiyon aslında Japon orijinalinden uyarlanmış bir film idi. Filmin yönetmeni ve senaristi Masayuki Suo’nun Ben Yapmadım (Soredemo Boku Wa Yattenai, 2006) adlı filmi Japon toplumunun sosyal problemlerinden birine parmak basan senaryosuyla ilgi çekici ama yanılmadım bu da dram.

Vilon’un Karısı (Viyon No Tsuma, 2009) Tadanobu Asano hayranlarını, festival alanına toplayacak bir film. Yönetmene haksızlık olmasın ama gerçek böyle. Japon yazar Osamu Dazai’nin kısa bir öyküsünden uyarlanan filmde Asano, alkolik bir yazarı canlandırıyor. Karısı rolündeyse son yılların popüler aktristlerinden Takako Matsu yer alıyor. Asano’yu festivalde bir başka filmde daha izlemek olası. Jizo’nun Yüzü (Chichi To Kuroseba, 2004) adlı film Hiroshima’ya atılan atom bombasını arka plana alan bir hikâyeyi anlatırken, ünlü oyunculardan Rie Miyazawa’yı da kadrosunda barındırıyor. Bu arada Osamu Dazai’nin Türkçeye çevrilmiş kitapları arasında Batan Güneş, İnsanlığımı Yitirirken ve Mor Bir Serserinin Gezi Notları bulunuyor. Bakınız bu iki filmin türü de, evet doğru bildiniz Dram!

Ülkemizde Alacakaranlık Samurayı (Tasogare Seibei, 2002) adlı filmle tanınan yönetmen Yôji Yamada’nın 1977 tarihli Sarı Mendil (Shiawase no kîroi hankachi) adlı filmi festivalin eski tarihli iki filminden birini oluştururken diğeri hakkında söz söylemenin artık gereksiz kaldığı Akira Kurosawa’nın Sanjuro (Tsubaki Sanjûrô, 1962) isimli filmi. Bu iki film, hiç değilse ele fırsat geçmişken büyük perdede seyredilmeleri kaçınılmaz olan filmler. Sanjuro’nun aksiyon kısmını göz ardı edersek bu filmlerin ana türü de (şaşırmadım) yine dram.

Festivalin en ilgimi çeken filmi Kôki Mikitani imzalı Evimiz Hakkında Herşey (Minna no ie, 2001), gözyaşlarına boğulmak istiyorum şu an, bir komedi. Senaryosunun da televizyon dizilerinden aşina olduğum yönetmene ait olduğu filmi, saatinden dolayı seyredemeyecek olmam ise yine gözyaşlarına boğucu.

Japon Filmleri Festivali deyince akla gelen ilk şey anime değil de nedir? İşte festivalde tam dört adet animeyi izlemek de olası. Hayao Miyazaki’nin Laputa: Gökteki Kale (Tenkû No Shiro Rapyuta, 1986), Makoto Shinka’nin son yılların en iyi animelerinden biri olan gözyaşı garantili Saniyede 5 Santimetre (Byôsoku 5 Senchimêtoru, 2007) ve Hideaki Anno’nun bilim kurgu animeleri Evangelion 1.0 Yalnız Değilsin (Evangerion Shin Gekijôban: Jo, 2007) ve Evangelion 2.0 İlerleyemezsin (Evangerion Shin Gekijôban: Ha, 2009) bu bölümün incileri.

Görüldüğü gibi yazı sonuna kalan animeleri üşengeçliğimden isimleriyle şöyle bir geçirmekten utanmadığımı belirterek festival hakkında daha fazla bilgi için İstanbul Japon Konsolosluğu’nun sayfasını ziyaret etmenizi öneriyor, en baştaki zırvalıklarıma bakmamanızı, sonuçta bu tür festivallere seyirci olarak ilgi gösterdiğimiz müddetçe ayakta kalabileceklerini belirtip, mümkün olduğunca destek olmalıyız diyorum. Gözyaşı akuşonu(action)! Ee, bu kadar dramdan sonra yazımın konusu da oldu mu size dram…

2 YORUMLAR

  1. sadece what the snow bings’i izleyebildim. büyük şehirde başarılı olamayan kahrmanımızın taşrasına dönerek güç toplama, geride bıraktıklarıyla yeniden yüzleşmesi gibi bir konusu vardı. duygusal temalı filmlerden hoşlananları tatmin edebilecek, yeniden mücadele etmek noktasında motivasyon arayanları tatmin edebilecek bir film ama türüne bir katkısı olmamış, vasatta dolaşan bir deneme.

    festivalin çok bir albenisi yoktu. ortalama dram filmleri yerine 70ler filmlerini verselerdi en azından hem daha zor ulaşılan filmleri izlerdik hem de o dönemin yenilikçi ruhu ile japon sineması daha iyi örneklenirdi.

CEVAPLA