İstanbul’a Nazi çıkarması: Marlene’in Yetimi – Melih Esen Cengiz

Marlenein Yetimi

Marlene’in Yetimi adlı roman Nazilerle, II. Dünya Savaşı’nda önemli bir rol üstlenen U-Boat’larla başlayıp günümüz İstanbul’una uzanan sürükleyici bir macera anlatıyor. Melih Esen Cengiz Altın Kitaplar’dan çıkan kitabı aracılığıyla yerli best-seller okurlarını yeni nesil bir “anti-kahraman” ile tanıştırıyor.

Kitabınızın kahramanı bir gey ve bir AIDS hastası. Bu hastalığı hikayenize ve kahramanınıza eklemlemeye nasıl karar verdiniz?

Her iki dünya savaşı da o dönemin ve takip eden dönemin nesillerine damga vurmuşlardır. II. Dünya Savaşı’nı takip eden nesil rock&roll’u, 68 kuşağını, cinsel özgürlük hareketini, soğuk savaşı hem yaratmış hem de yaşamış bir nesil. İyi olmak peşindedir, özgürdür ve özgündür.Yani doğduğundaki özgünlüğü ölürken de muhafaza etmiştir. “Kopya” olmamıştır bugünün nesillerine göre. Bu çanakta yeşermiş Otto karakterini AIDS özelliği ile daha etkin kurgulayıp satırlara dökebilirim diye düşündüm. Belki de toplumsal özgünlüğün bir yansıması bireylerin yaşadığı gelgitleri çeşitlendiren. Romanda iki taraf yok aslında, birçok taraf var. Bunu da okur yaşayacak. Kafatasçılık basit bir özellik, daha yoğun özellikler var hep irdelenmesi gereken yaşamımızda. Kitabımda da macerayı renklendiren bu özellikler. Ama sayfanın sonunda iyilik,özgürlük ve de özgünlük her şey. Kişilerin koyacağı irade ise o hep konuşulmalı, bitmeyen bir sohbet ve düşünce pınarı çünkü. Orada hep bir noktasızlık var.

Marlenein-Yetimi2

Kahramanınız hikaye boyunca ölüm tehditleri alıyor. Okuyucunun onun nasıl olsa öleceğini bilmesinin, hikayenin bu yöndeki gerilimini azaltabileceğinden endişe duymadınız mı?

Duymadım, çünkü ölüm konuşulsa da Otto dışında hiç öne çıkmadı ve maceranın kendisi, gizemiyle birlikte, her şeyi örttü. Benim de işime geldi, macerayı kullanıp kurguda tartışmaları ya da çelişkileri istediğim gibi yaşayıp kelimelere aksettirmeyi tercih ettim. Ölüm burada dışarıdan bilinçli bir şekilde monte edilmiş değil sadece akışın bir parçası.

Kahramanınız öldükten sonra erkek sevgilisi bir kadınla birlikte olmaya başlıyor. Bu, marjinal bir girişin ardından bitr tür sistemle barışma çabası olarak algılanabilir mi?

Bence değil, çünkü cinsel tercihler doğanın akışı içinde yer aldı, öne geçmedi ve ne karakterlerin ne de benim taraf tutma hakkım yok. Ben anlatıcıyım, karakterler ise seçimlerinden dolayı irdelenemeyecek varlıklar, sayfaları özgürce kullanan özgün bireyler. Evet, bir barışma çabası var, o kadar ipucu vereyim ama bambaşka bir şekilde ve sadece zaman boyutunda.

u-boat

Meraklılarının bir alt-kültür olarak II. Dünya Savaşı’na bu kadar rağbet göstermesini neye bağlıyorsunuz? Benzer bir ilgi I. Dünya Savaşı’na yok örneğin.

Bu biz Türkler’in cehaleti bence. Birinci savaş yani “Büyük Harp” batıda hep ilgi gördü. Edebiyat, müzik, güzel sanatlarda doğumuna yol açtığı o dev insanların yoğunluğunu biz ikinci savaştan sonra yaşayamadık. Sürrealizm, Art Deco 20’lerde doğdu. Jazz bu dönemde serpildi. Sinema ve radyo yine bu yılların sarsıcı icatları ve kültürel paylaşımın kitlelerce daha çok önemsenmesinin en önemli silahları. Hemingway, Kafka, Joyce, Hesse, Fitzgerald, Shaw, Elliot, Remarque, Huxley, Lewis hep bu fırtınalı zamanların yarattığı yansıtıcılar. Ya sosyalist kültür ve uygulamaları Ekim devrimini takip eden? Göreceli olarak daha az sayıda yaratıcılar geldi ikinci savaştan sonra. Neredeyse çoğu da özgün doğumlarını birinci harbe borçlu insanlar. Birinci savaşın etkisi modada olsun, bireysel yaratıcılığın rekabet ettiği her düşünsel alanda olsun çok yoğundu. 20’lerin modasına, şarkılarına bakın. O yılların modasına sonraki yıllarda hep geri dönüş olmuştur. Niye? İmrenilecek bir görkem olduğu için. Şanssızlıkları savaş ertesinin kısa olması; önce 29 buhranı ardından ikinci harp. Benim çok alakamı çekiyor o yıllar.

Naziler ve dönem Türkiyesi’nin güç sahipleri arasında oldukça yakınlık olduğu biliniyor. Nazilerin etkin propaganda çalışmaları Türkiye’de oldukça etkili oluyor. Siz bu ilişkileri araştırdınız mı?

Aslında çok yanlış bir varsayım bu. Türkler dış politikada çok pragmatik. Osmanlı’da da böyleydi. Cumhuriyet’te de. Sultan Abdülhamid örneğin, ülkesi için hep akılcı davrandı dış ilişkilerde. Kurucumuz Atatürk ve arkadaşları da. Gerektiğinde SSCB ile, Fransa ile işbirliği yaptılar. İkinci harpte de Müttefikler olsun Mihver devletleri olsun o dönemde iki tarafı da, mesafeli olarak kolladılar. Mesela “Struma” olayında İngilizlerin dediğini dinlediler yanılmıyorsam. Bence tabiri caizse “kanım Alman akıyor ya da İngiliz akıyor” diyen hiç bir Türk siyasetçisi yok. Sadece ülke çıkarları için hareket etmişler, rol paylaşımı yapmışlar. “Memleket meselesi” olarak yaklaşmışlar.

struma

Türk insanı çok az okuyor. Bir kitap okuyup hemen de yargıçlığa soyunuyor. Yeterli sayıda kaynak okunsa aslında hayatımız çok kolay olacak. Hele yukarıdaki sorunuzla ilgili hem Türkçe hem de İngilizce hazırlanmış o kadar değerli akademik çalışmalar var ki. Tek yol okumak. Artık huzurla konuşup düşünmeye ihtiyacımız var. Benim ulaştığım özel bir şey yok. Otto’yu anlatırken soğuk savaş tartışmalarına geri döndüm, o günlere benim de yaşadığım. O zamanlar daha belirgin satırlarda. Ayrıca soğuk savaş yıllarının romanları çok da yazılmadı dünyada bildiğim kadarıyla ve büyük bir eksiklik.

Röportaj: Ege Görgün (Landlord)