Avatar2Konuk Ninja
Sorduğun soruya bak, durmaz elbet.. O da sinema yazarlığında -ya da sadece kendi yazarlığında- bir ilki gerçekleştirir ve uzun uzun yazdığı için eleştiri aldığı, film hikayesi anlatma işinden tamamen vazgeçmek suretiyle, o da kendi çapında bir devrimi gerçekleştirmiş olur.. Hadi bakalım hayırlısı olsun!

numanserteli_thumb.jpgNuman Serteli


Avatar
Yön: James Cameron
Oyn: Sam Worthington, Sigourney Weaver, Michelle Rodriguez,Zoe Saldana

Şafak sayarak terhisini bekleyen askerler gibi ya da yiğidinin gurbetten dönmesini bekleyen taze gelinler gibi bekleyenler, nihayet Avatar’larına kavuştular..

Ben doğrusu hiç onlardan olmadım, olamam da zaten..

Zamanımızda pek de fazla kalmayan, ‘azla yetinmesini bilen’ bir neslin üyesi olarak hep: “Aman be ağbi, abartmamak lazım.. N’oolmuş yani?. Gelirse gider, görürüz şu Avatar denen naneyi de” deyu düşünüyordum..

Filmle ilgili müthiş reklam kampanyalarından, dünya galası sonrası beş üzerinden yıldızlı beş veren sinema eleştirmenlerinin üzerime pompaladığı göz yaşartıcı gazdan asla etkilenmedim de diyemiyorum tabii..

Hasılı, seviyeli bir heyecan yüküyle girdiğim basın gösterimi, şimdiye kadar ki en kalabalık katılımlardan birini yaşıyordu..

Salon karardı.. Sadece iki D’li emektar gözlüğümün üzerine, kapıdan girerken elime tutuşturulan irice bir güneş gözlüğü ebadındaki üç D’liyi iliştiriverdim..

Yıllardır perdede göre göre artık tridi’yi kanıksadığımdan, burnumun ucuna kadar geliveren zahiri objeleri -ilk zamanlarda olduğu gibi- elimin tersiyle itivermeye kalkışmıyordum çok şükür..

Yani anlayacağınız, bu filmde de, bildiğimiz aynı 3D görüntüler, gözümün önünde bir bir arz-ı endam ederek geçiyorlardı işte..

“Ya ne olacaktı, kuş mu konacaktı?” diye sorarsanız eğer, ben de: “Evet efendim.. Aynen dediğiniz gibi, James Cameron beyefendi bu filmle tridi’nin müsait bir yerine kuş konduracaktı.. Hani nerde?” cevabını veririm.. Tabii ki henüz filmin başlarındayken..

Hele du bakayım!

Evet evet.. James o kuşu kondurmuş galiba..

james-cameron

Aslında bunun farkına, iki saat kadar sonra verilen ara’da tam anlamıyla varacak; tamamı, çok etkileyici ve şahane bir rüya ile kaplı bir uykudan yeni uyanmışcasına, mahmurluk hali içinde kalakalacaktım.. (Son günlerdeki uykusuzluğumun bu ‘kendinden geçmede’ payı var mıdır, varsa ne kadardır? Yorum yapabilmem biraz zor..)

Tuvalete girip çıktığım, sonra da kuyruklarda bekleyerek çayımı alıp salona girdiğim uzunca sürede bile, tam anlamıyla ayıldığımı söyleyemem..

Işıkların sönmesiyle yeniden içine daldığım Cameron Dünyası’nda, bildiklerimizin dışında, düşünce evrenimizin ya da muhayyilemizin ötesinde herhangi bir şeyle karşılaşmadım elbette.. (Yapılan reklamların etkisiyle buna da neredeyse iman etmiştim; ancak James Cameron henüz bir Tanrı olmadığı için sanırım, böyle bir durum gerçekleşemedi..)

Üzerine yansıtılan beyaz perdeden bağımsız gibi duran görüntülerde, insan da dahil, dünyada var olan her şey, adeta stilize edilmiş ya da yorumlanmış halleriyle arz-ı endam ediyorlardı..

‘Connection’ işlevli saç örgüsünden olanı da dahil, çifte kuyruklu insanlar, dünyadaki türlerin benzerleri olan, atlar, kuşlar, uçanlar, koşanlar, sürünenler.. Her halleriyle daha görkemli, daha renkli, daha göz alıcı ağaçlar, çiçekler, sular, taşlar ve topraklarla bezeli bir cennetten uydu..

Ve beklenen saldırının başlamasıyla da, filmin büyük bir bölümünü kapsayan, orantısız güç kullanımlı, hava saldırılı, piyadeli, robotlu, ebabil kuşlu, oklu, mızraklı ve de bol aksiyonlu savaş sahneleri..

Bu konuda oldukça derin uzmanlığım vardır ama şimdilik işin tekniğine girmek istemiyorum.. (N’olur ısrar etmeyin!)

Şurası açık ki, seyirciyi bir girdap gibi içine çeken, hatta hipnotize eden, neredeyse tamamen ‘yapay’ olarak yaratılmış bu rengarenk dünyanın en önemli özelliği (Şimdiye kadar yapılmış 3D’lerden de farklı olarak..), çok başarılı ayrıntılandırılmış, olağanüstü netlikte fotografik görüntüler içermesi..

Farkındaysanız baştan beri hep görsellikten bahsediyorum..

“O meşhur ‘Görsel bir şölen’ tamlaması hâlâ geçerliliğini sürdürüyorsa eğer, işte o tarif edilen film tam da budur” diyorum.. Ve umarsızca ekliyorum: “Avatar’la zanaatkarlığın zirvesine çıkılıp bayrak dikilmiş ve oradan da bize şimdi el sallanmaktadır..”

Kurtarıcının ABD Başkanı Olmaması İyiydi

avatar7

Büyük ihtimal, bu filmi sinemaya en ucundan değmiş biri bile muhakkak izleyecek.. Bundan böyle, Avatar’la ilgili olarak, konusu da dahil her şey, her yerde karşımıza çıkacak; ondan bahsedilmedik köşe bucak kalmayacak..

İşte benim hikaye anlatmama devrimimi kolaylaştıran da, olası bu durum değil mi zaten..

Konunun, ‘kör gözüne parmağım’ bi anlayışla, ABD’nin Vietnam başta olmak üzre, Irak ve Afganistan savaşlarına dair göndermeler içerdiğini ve de filmdeki, değerli bir maden uğruna yapılan iğrenç katliamın açıkça petrolü işaret ettiğini falan tekrarlamayı da gereksiz buluyorum..

Tabii ki, bu tür -yumuşak da olsa- sistem eleştirilerinin hiç yoktan iyi bir şey olduğuna inanıyor; Avatar’da hiç olmazsa, başka görsel şölenler de olduğu gibi ABD başkanlarının dünyayı kurtardığını görmediğime de şükrediyorum..

Bu arada, son tahlilde, kurtarıcının yine bir Amerikalı asker olduğu gerçeğini de gözden kaçırmıyorum bittabi..

Sanırım, içimdeki eleştirmen ‘negatif efendi’ yavaş yavaş sesini yükseltmeye başlıyor gibi.. Aman dikkat!

Bu uyarı size değil, kendime.. Öyle bir filmle/fenomenle karşı karşıyayız ki, ona yönelik kötü anlamda bir eleştiri, nice ‘benim diyen’ sinema yazarını ebediyen piyasadan silebilir.. Allahtan, Tersninja gibi ‘piyasa dışı’ özgür bir ortamda sahneye çıktığımdan ve kendimi yazar filan da saymadığımdan, içimden geçenleri rahatlıkla yazabiliyorum..

Avatar’ın ‘ince işçiliğine’ laf sokacak adamın aklından şüphe ederim elbette; lakin, bir sinemasal eser olarak bu filmin ‘sanatkarlık’ düzeyine eleştirimi de yaparım arkadaş!

avatar

Mesela.. Pandora’da görünen alemdeki ayrıntılı işçilik dışında, özellikle, anlatılan ‘basmakalıp’ hikayede, yenilik ve yaratıcılık adına pek de dişe dokunur bir ayrıntı göremediğimi söylemek isterim..

Reklamlarda kullanıldığı gibi Titanic‘in değil belki ama, The Terminator ve Aliens‘in yönetmeninden bu film için kesinlikle beklediğim, özgün ve ‘sofistike’ bir senaryoyu, üç boyutlu ortamın her boyutunda mütemadiyen arayıp durduğumu, lakin bulamadığımı da söylemek isterim..

Ben aslında ilgililere daha çok şunu sormak isterim: Ne zamandan beridir, ‘iyi görüntü eşittir iyi film’ formülüyle film eleştirisi yapılır oldu?

Pardon ama bu filmle sinemanın geleceğine tanıklık ettiğimi falan da düşünmüyorum..

Yani, bundan sonra bütün filmler 3D çekilecek ve böylece sinemada yeni bir çığır açılmış olacak.. Öyle mi?

Peki öyleyse.. Size hayırlı işler, bol kazançlar!

Yanlış anlaşılmak da istemem yalnız.. Ben bu filmi beğenmediğimi söylemiyorum.. Aksine

Avatar, son tahlilde ve özünde, aksiyon ve de maceraya dayalı, iyi bir bilim kurgudur diyorum.. Ama hepsi bu..

Dolayısıyla, yaratılan olağanüstü beklentiyi karşılamaktan uzak kaldığını, örneğin, beş üzerinden beşi kesinlikle hak etmediğini de görelim lütfen diyor ve asıl bombayı patlatıyorum..

Şok Şok Şok.. Avatar’ın Senaryosu Çalıntı mı?

Battle For Terra / Terra’yı Kurtarmak

Her yeni film, önceki filmlerden etkiler taşıyabilir.. Ancak, Avatar’ı gördükten, yani, filmin büyüsünden kurtulduktan sonra, hikayesinde bir sürü filmle benzerlikler bulunduğu aklınıza üşüşecektir, sakın şaşırmayın!

Makul ölçülerde kalan benzerliklere sert itirazlarda bulunmak haksızlık olur.. Lakin, bu ölçüde ‘süper’ bir filmin, böylesi yoğunlukta etkilenmiş görünmesi, bana hiç de normal bi şey gibi gelmedi..

Yazının ara başlığındaki ‘çalıntı’ suçlaması belki biraz fazla sert kaçmış olabilir ama o ‘iddialı iddia’nın kaynağındaki etkilenmeleri görmemezlikten gelmek de, doğrusu pek mümkün değil..

Evet.. Eminim ki hepiniz başlıktaki iddiamı açıklamamı bekliyorsunuz.. Valla ne yalan söyleyeyim, sizin yerinizde olsam ben de bunu beklerdim..

Filmin hikayesi de kendisine ait olan Aristomenis Tsirbas’ın yönettiği, 2007 yılı, ABD yapımı ve bilgisayarla yaratılmış görüntü (CGI) tekniğiyle kotarılmış bir animasyon olan Battle For Terra, Avatar gösterimi sonrası aklıma gelen farklı filmler arasında en mühim yeri tutuyordu..

Zira, ‘Terra’yı Kurtarmak’ Türkçe adıyla, bu yılın yaz aylarında bizde de gösterime giren bu filmle Avatar’ın benzerliği inanılmaz ölçüdeydi..

Elbette, hem teknoloji kullanımı farkından, hem de ortaya çıkan son görkemli sonucun etkisiyle, bu iki filmi kıyaslamanın biraz zorlaştığı da başka bir gerçek..

Pek ilgi görmeyen bir film olduğundan, büyük ihtimalle, Battle For Terra’yı izlememişsinizdir..

Belki de bu vesileyle bu küçük ama şirin film ilgi görür, böylece, Amerikan film endüstrisine benim de naçizane bir katkım sağlanmış olur.. Belki bilmiyorsunuzdur, söyleyeyim- bu endüstri son zamanlarda krizde olup, gayet zor durumdaymış.. James Cameron’ın bu kadar uğraşıp da bu ‘sinema devrimini’ yapmasının sebebi de zaten sinema endüstrisindeki bu kriz imiş..

İki film arasındaki bir sürü benzerliği sıralardım şimdi ama ‘spoiler’ vermekten de korkuyorum doğrusu.. Yine de ben:

“Her iki filmde de ‘yeni’ gezegenler, insanlar için yaşamaya elverişsiz bir atmosfere sahiptir.. Her iki filmde de sömürgen insanlar -farklı nedenlerle de olsa- bir başka gezegene göz koyarlar ve üzerinde yaşayan barışcıl ‘insansı’ yaratıklarla savaşırlar.. Her iki filmde de hık demiş birbirlerinin burnundan düşmüş ‘faşist zihniyetli’ birer komutan bulunmaktadır.. Her iki filmde de genç ve yakışıklı Amerikalı askerler, yerli ırkın en güzel kızlarına aşık olurlar..” diyerek, çevreye vereceğim az bir hasarla derdimi anlatmaya çalışayım..

Öyle, magazin medyası gibi haybeden sallayarak birilerine haksızlık etmekten de korkarım doğrusu.. Benim insafıma ihtiyacı olmasa da ben yine de insanlığımı yapayım ve Cameron’ın bu film üzerine uzun yıllardan beri çalıştığını duyduğumu da söyleyeyim..

Bu sebeple, “Tsirbas mı ondan, yoksa Cameron mı bundan araklama yaptı?” şeklindeki bir soruya kesin bir yanıt vermek de kolay değil tabii..

Ayrıca insan düşünüyor elbette, bu kadar ultra pahalı bir projeye, çalınmış ya da -kibarca söylersek- esinlenilmiş bir senaryoyla kalkışmanın mantığı ne ola ki?

Velhasılı kelam, ben James Cameron’ın sinemada devrim falan yaptığına inanmıyorum, ama sanki böyle bir gücü de var gibi..

LandlordLandlord’un Notu: Yazarımız Numan Serteli geçtiğimiz hafta acillere gidecek, ve anketlerimizde Johnny Deppleri, Vigo Mortensenleri ve Brad Pittleri geride bırakmasını sağlayan değerli mabadından iğne yiyecek kadar rahatsızlanmış, bu yazısını hasta yatağında Ters Ninja’nın kendisine tahsis ettiği özel hemşireye “Yaz, kızım” demek suretiyle yazdırmıştır. Kendisinin iş ahlakının, disiplininin ve mecrasına sadakatinin gençlere örnek teşkil ettiğini söylemekte bir beis görmemekteyim. Ters Ninja yazarları olarak kendisini ziyaret ettiğimizde, bizler Mahmut Hoca’larını ziyaret eden Hababamcılar gibiydik adeta. Numan Serteli’nin koluna girip kendisini pencerenin önüne getirdiğimizde kendisinin tek gözünden damlayan o tek damla yaş da nazar-ı dikkatimizden kaçmadı elbet. Aşağıda, ellerinde “Bizi Bırakma Numan!” pankartları olduğu halde (“halde”nin bu kullanılışına hiç akıl sır erdirememişimdir ama, olsun!) Numan Serteli’nin pencerede görülmesiyle çılgınca tezahürata başlayan o kalabalık kitle bile varyemezliğiyle müstesna N.S.’yi ikinci bir damla yaşı da koyvermek hususunda ikna edememişti. Geçmiş olsun “huysuz ve tatlı adam”!))

Bu yazılar da ilginizi çekebilir