
Sinemasız kalmayın çünkü sinema hayatı "eşsiz" kılar.
21 Ara
![]()

Sorduğun soruya bak, durmaz elbet.. O da sinema yazarlığında -ya da sadece kendi yazarlığında- bir ilki gerçekleştirir ve uzun uzun yazdığı için eleştiri aldığı, film hikayesi anlatma işinden tamamen vazgeçmek suretiyle, o da kendi çapında bir devrimi gerçekleştirmiş olur.. Hadi bakalım hayırlısı olsun!
Avatar
Yön: James Cameron
Oyn: Sam Worthington, Sigourney Weaver, Michelle Rodriguez,Zoe Saldana
Şafak sayarak terhisini bekleyen askerler gibi ya da yiğidinin gurbetten dönmesini bekleyen taze gelinler gibi bekleyenler, nihayet Avatar’larına kavuştular..
Ben doğrusu hiç onlardan olmadım, olamam da zaten..
Zamanımızda pek de fazla kalmayan, ‘azla yetinmesini bilen’ bir neslin üyesi olarak hep: “Aman be ağbi, abartmamak lazım.. N’oolmuş yani?. Gelirse gider, görürüz şu Avatar denen naneyi de” deyu düşünüyordum..
Filmle ilgili müthiş reklam kampanyalarından, dünya galası sonrası beş üzerinden yıldızlı beş veren sinema eleştirmenlerinin üzerime pompaladığı göz yaşartıcı gazdan asla etkilenmedim de diyemiyorum tabii..
Hasılı, seviyeli bir heyecan yüküyle girdiğim basın gösterimi, şimdiye kadar ki en kalabalık katılımlardan birini yaşıyordu..
Salon karardı.. Sadece iki D’li emektar gözlüğümün üzerine, kapıdan girerken elime tutuşturulan irice bir güneş gözlüğü ebadındaki üç D’liyi iliştiriverdim..
Yıllardır perdede göre göre artık tridi’yi kanıksadığımdan, burnumun ucuna kadar geliveren zahiri objeleri -ilk zamanlarda olduğu gibi- elimin tersiyle itivermeye kalkışmıyordum çok şükür..
Yani anlayacağınız, bu filmde de, bildiğimiz aynı 3D görüntüler, gözümün önünde bir bir arz-ı endam ederek geçiyorlardı işte..
“Ya ne olacaktı, kuş mu konacaktı?” diye sorarsanız eğer, ben de: “Evet efendim.. Aynen dediğiniz gibi, James Cameron beyefendi bu filmle tridi’nin müsait bir yerine kuş konduracaktı.. Hani nerde?” cevabını veririm.. Tabii ki henüz filmin başlarındayken..
Hele du bakayım!
Evet evet.. James o kuşu kondurmuş galiba..

Aslında bunun farkına, iki saat kadar sonra verilen ara’da tam anlamıyla varacak; tamamı, çok etkileyici ve şahane bir rüya ile kaplı bir uykudan yeni uyanmışcasına, mahmurluk hali içinde kalakalacaktım.. (Son günlerdeki uykusuzluğumun bu ‘kendinden geçmede’ payı var mıdır, varsa ne kadardır? Yorum yapabilmem biraz zor..)
Tuvalete girip çıktığım, sonra da kuyruklarda bekleyerek çayımı alıp salona girdiğim uzunca sürede bile, tam anlamıyla ayıldığımı söyleyemem..
Işıkların sönmesiyle yeniden içine daldığım Cameron Dünyası’nda, bildiklerimizin dışında, düşünce evrenimizin ya da muhayyilemizin ötesinde herhangi bir şeyle karşılaşmadım elbette.. (Yapılan reklamların etkisiyle buna da neredeyse iman etmiştim; ancak James Cameron henüz bir Tanrı olmadığı için sanırım, böyle bir durum gerçekleşemedi..)
Üzerine yansıtılan beyaz perdeden bağımsız gibi duran görüntülerde, insan da dahil, dünyada var olan her şey, adeta stilize edilmiş ya da yorumlanmış halleriyle arz-ı endam ediyorlardı..
‘Connection’ işlevli saç örgüsünden olanı da dahil, çifte kuyruklu insanlar, dünyadaki türlerin benzerleri olan, atlar, kuşlar, uçanlar, koşanlar, sürünenler.. Her halleriyle daha görkemli, daha renkli, daha göz alıcı ağaçlar, çiçekler, sular, taşlar ve topraklarla bezeli bir cennetten uydu..
Ve beklenen saldırının başlamasıyla da, filmin büyük bir bölümünü kapsayan, orantısız güç kullanımlı, hava saldırılı, piyadeli, robotlu, ebabil kuşlu, oklu, mızraklı ve de bol aksiyonlu savaş sahneleri..
Bu konuda oldukça derin uzmanlığım vardır ama şimdilik işin tekniğine girmek istemiyorum.. (N’olur ısrar etmeyin!)
Şurası açık ki, seyirciyi bir girdap gibi içine çeken, hatta hipnotize eden, neredeyse tamamen ‘yapay’ olarak yaratılmış bu rengarenk dünyanın en önemli özelliği (Şimdiye kadar yapılmış 3D’lerden de farklı olarak..), çok başarılı ayrıntılandırılmış, olağanüstü netlikte fotografik görüntüler içermesi..
Farkındaysanız baştan beri hep görsellikten bahsediyorum..
“O meşhur ‘Görsel bir şölen’ tamlaması hâlâ geçerliliğini sürdürüyorsa eğer, işte o tarif edilen film tam da budur” diyorum.. Ve umarsızca ekliyorum: “Avatar’la zanaatkarlığın zirvesine çıkılıp bayrak dikilmiş ve oradan da bize şimdi el sallanmaktadır..”
![]()
Büyük ihtimal, bu filmi sinemaya en ucundan değmiş biri bile muhakkak izleyecek.. Bundan böyle, Avatar’la ilgili olarak, konusu da dahil her şey, her yerde karşımıza çıkacak; ondan bahsedilmedik köşe bucak kalmayacak..
İşte benim hikaye anlatmama devrimimi kolaylaştıran da, olası bu durum değil mi zaten..
Konunun, ‘kör gözüne parmağım’ bi anlayışla, ABD’nin Vietnam başta olmak üzre, Irak ve Afganistan savaşlarına dair göndermeler içerdiğini ve de filmdeki, değerli bir maden uğruna yapılan iğrenç katliamın açıkça petrolü işaret ettiğini falan tekrarlamayı da gereksiz buluyorum..
Tabii ki, bu tür -yumuşak da olsa- sistem eleştirilerinin hiç yoktan iyi bir şey olduğuna inanıyor; Avatar’da hiç olmazsa, başka görsel şölenler de olduğu gibi ABD başkanlarının dünyayı kurtardığını görmediğime de şükrediyorum..
Bu arada, son tahlilde, kurtarıcının yine bir Amerikalı asker olduğu gerçeğini de gözden kaçırmıyorum bittabi..
Sanırım, içimdeki eleştirmen ‘negatif efendi’ yavaş yavaş sesini yükseltmeye başlıyor gibi.. Aman dikkat!
Bu uyarı size değil, kendime.. Öyle bir filmle/fenomenle karşı karşıyayız ki, ona yönelik kötü anlamda bir eleştiri, nice ‘benim diyen’ sinema yazarını ebediyen piyasadan silebilir.. Allahtan, Tersninja gibi ‘piyasa dışı’ özgür bir ortamda sahneye çıktığımdan ve kendimi yazar filan da saymadığımdan, içimden geçenleri rahatlıkla yazabiliyorum..
Avatar’ın ‘ince işçiliğine’ laf sokacak adamın aklından şüphe ederim elbette; lakin, bir sinemasal eser olarak bu filmin ‘sanatkarlık’ düzeyine eleştirimi de yaparım arkadaş!
![]()
Mesela.. Pandora’da görünen alemdeki ayrıntılı işçilik dışında, özellikle, anlatılan ‘basmakalıp’ hikayede, yenilik ve yaratıcılık adına pek de dişe dokunur bir ayrıntı göremediğimi söylemek isterim..
Reklamlarda kullanıldığı gibi Titanic‘in değil belki ama, The Terminator ve Aliens‘in yönetmeninden bu film için kesinlikle beklediğim, özgün ve ‘sofistike’ bir senaryoyu, üç boyutlu ortamın her boyutunda mütemadiyen arayıp durduğumu, lakin bulamadığımı da söylemek isterim..
Ben aslında ilgililere daha çok şunu sormak isterim: Ne zamandan beridir, ‘iyi görüntü eşittir iyi film’ formülüyle film eleştirisi yapılır oldu?
Pardon ama bu filmle sinemanın geleceğine tanıklık ettiğimi falan da düşünmüyorum..
Yani, bundan sonra bütün filmler 3D çekilecek ve böylece sinemada yeni bir çığır açılmış olacak.. Öyle mi?
Peki öyleyse.. Size hayırlı işler, bol kazançlar!
Yanlış anlaşılmak da istemem yalnız.. Ben bu filmi beğenmediğimi söylemiyorum.. Aksine
Avatar, son tahlilde ve özünde, aksiyon ve de maceraya dayalı, iyi bir bilim kurgudur diyorum.. Ama hepsi bu..
Dolayısıyla, yaratılan olağanüstü beklentiyi karşılamaktan uzak kaldığını, örneğin, beş üzerinden beşi kesinlikle hak etmediğini de görelim lütfen diyor ve asıl bombayı patlatıyorum..

Her yeni film, önceki filmlerden etkiler taşıyabilir.. Ancak, Avatar’ı gördükten, yani, filmin büyüsünden kurtulduktan sonra, hikayesinde bir sürü filmle benzerlikler bulunduğu aklınıza üşüşecektir, sakın şaşırmayın!
Makul ölçülerde kalan benzerliklere sert itirazlarda bulunmak haksızlık olur.. Lakin, bu ölçüde ‘süper’ bir filmin, böylesi yoğunlukta etkilenmiş görünmesi, bana hiç de normal bi şey gibi gelmedi..
Yazının ara başlığındaki ‘çalıntı’ suçlaması belki biraz fazla sert kaçmış olabilir ama o ‘iddialı iddia’nın kaynağındaki etkilenmeleri görmemezlikten gelmek de, doğrusu pek mümkün değil..
Evet.. Eminim ki hepiniz başlıktaki iddiamı açıklamamı bekliyorsunuz.. Valla ne yalan söyleyeyim, sizin yerinizde olsam ben de bunu beklerdim..
Filmin hikayesi de kendisine ait olan Aristomenis Tsirbas’ın yönettiği, 2007 yılı, ABD yapımı ve bilgisayarla yaratılmış görüntü (CGI) tekniğiyle kotarılmış bir animasyon olan Battle For Terra, Avatar gösterimi sonrası aklıma gelen farklı filmler arasında en mühim yeri tutuyordu..
Zira, ‘Terra’yı Kurtarmak’ Türkçe adıyla, bu yılın yaz aylarında bizde de gösterime giren bu filmle Avatar’ın benzerliği inanılmaz ölçüdeydi..
Elbette, hem teknoloji kullanımı farkından, hem de ortaya çıkan son görkemli sonucun etkisiyle, bu iki filmi kıyaslamanın biraz zorlaştığı da başka bir gerçek..
Pek ilgi görmeyen bir film olduğundan, büyük ihtimalle, Battle For Terra’yı izlememişsinizdir..
Belki de bu vesileyle bu küçük ama şirin film ilgi görür, böylece, Amerikan film endüstrisine benim de naçizane bir katkım sağlanmış olur.. Belki bilmiyorsunuzdur, söyleyeyim- bu endüstri son zamanlarda krizde olup, gayet zor durumdaymış.. James Cameron’ın bu kadar uğraşıp da bu ‘sinema devrimini’ yapmasının sebebi de zaten sinema endüstrisindeki bu kriz imiş..
İki film arasındaki bir sürü benzerliği sıralardım şimdi ama ‘spoiler’ vermekten de korkuyorum doğrusu.. Yine de ben:
“Her iki filmde de ‘yeni’ gezegenler, insanlar için yaşamaya elverişsiz bir atmosfere sahiptir.. Her iki filmde de sömürgen insanlar -farklı nedenlerle de olsa- bir başka gezegene göz koyarlar ve üzerinde yaşayan barışcıl ‘insansı’ yaratıklarla savaşırlar.. Her iki filmde de hık demiş birbirlerinin burnundan düşmüş ‘faşist zihniyetli’ birer komutan bulunmaktadır.. Her iki filmde de genç ve yakışıklı Amerikalı askerler, yerli ırkın en güzel kızlarına aşık olurlar..” diyerek, çevreye vereceğim az bir hasarla derdimi anlatmaya çalışayım..
Öyle, magazin medyası gibi haybeden sallayarak birilerine haksızlık etmekten de korkarım doğrusu.. Benim insafıma ihtiyacı olmasa da ben yine de insanlığımı yapayım ve Cameron’ın bu film üzerine uzun yıllardan beri çalıştığını duyduğumu da söyleyeyim..
Bu sebeple, “Tsirbas mı ondan, yoksa Cameron mı bundan araklama yaptı?” şeklindeki bir soruya kesin bir yanıt vermek de kolay değil tabii..
Ayrıca insan düşünüyor elbette, bu kadar ultra pahalı bir projeye, çalınmış ya da -kibarca söylersek- esinlenilmiş bir senaryoyla kalkışmanın mantığı ne ola ki?
Velhasılı kelam, ben James Cameron’ın sinemada devrim falan yaptığına inanmıyorum, ama sanki böyle bir gücü de var gibi..
Landlord’un Notu: Yazarımız Numan Serteli geçtiğimiz hafta acillere gidecek, ve anketlerimizde Johnny Deppleri, Vigo Mortensenleri ve Brad Pittleri geride bırakmasını sağlayan değerli mabadından iğne yiyecek kadar rahatsızlanmış, bu yazısını hasta yatağında Ters Ninja’nın kendisine tahsis ettiği özel hemşireye “Yaz, kızım” demek suretiyle yazdırmıştır. Kendisinin iş ahlakının, disiplininin ve mecrasına sadakatinin gençlere örnek teşkil ettiğini söylemekte bir beis görmemekteyim. Ters Ninja yazarları olarak kendisini ziyaret ettiğimizde, bizler Mahmut Hoca’larını ziyaret eden Hababamcılar gibiydik adeta. Numan Serteli’nin koluna girip kendisini pencerenin önüne getirdiğimizde kendisinin tek gözünden damlayan o tek damla yaş da nazar-ı dikkatimizden kaçmadı elbet. Aşağıda, ellerinde “Bizi Bırakma Numan!” pankartları olduğu halde (“halde”nin bu kullanılışına hiç akıl sır erdirememişimdir ama, olsun!) Numan Serteli’nin pencerede görülmesiyle çılgınca tezahürata başlayan o kalabalık kitle bile varyemezliğiyle müstesna N.S.’yi ikinci bir damla yaşı da koyvermek hususunda ikna edememişti. Geçmiş olsun “huysuz ve tatlı adam”!))
"James Cameron Sinemada Devrim Yapar da Numan Serteli Durur mu? (Avatar)" için 7 Yanıt
Fanboy'lar buraya da saldırır yakında. Ben de filmi beğenmeyenlerdenim. Görsellikte kusur yoksa bayık hikaye gözardı mı edilsin? Sıkıldım lan bana ne 3d orman görüntülerinden. Otur bir japon animasyonu izle daha güzel görseller görürsün o da ayrı bir konu.
Geçmiş olsun Numan abi:(
Bir şey söyleyebilir miyim? Numan Serteli'yi tanımam.. Nasıl biridir bilmem..
Ama yazılarını okumayı çok ama çok severim..
Tersninja'daki ankette o kadar çok oy almıştı ki bildikleri bir şey vardır diye düşündüm.
Yani Numan Serteli'ye oy verenlerden biri de benim..
Şimdi hasta olduğunu duyunca çok üzüldüm..
Geçmiş olsun dileklerimi kendisine iletmenizi rica edeceğim.. Allah şifa versin.
Ne!!!! Numan hasta mı? Derhal geliyorum oraya…
Sıkı bir muska onu kendine getirecektir. Ne de olsa metafizik back-groundu olan bir meslektaşımızdır.
aziz dostum masis,
sen benden de feci dalmışsın james efendiye.. dillere destan görsel şölenine bile laf etmişsin adamcağızın.. yazık lan herife.. o kadar da uğraşmış, didinmiş.
neyse.. sana katılıyorum, bundan böyle önümüzdeki sinema devrimlerine bakacağız artık..
ezgi dost, beni tanımak sadece yüzümü görmekle olmaz.. yazılarımı okuyor olmanız bile beni tanıyıp anlama yolunda size epeyi bi yol aldırmış olmalı zaten.. işte ben, tam da o kendi gayretinizle geldiğiniz noktada hem de ayakta olarak karşınızdayım; gözlerim, ufukta ateşler içinde yanan gün batımına tutsak..
geçmiş olsun dileklerini -buradan veya şuradan- yazılı, sözlü ya da telepatik iletişim araçlarıyla sunan tüm dostlar, hepinize çok teşekkür ederim..
son durumumu sorarsanız eğer, tamiflu ve onun diğer ecza arkadaşlarının desteği sayesinde iyileşme yolunda olduğumu umarak, yarı-faal vaziyetteyim.. bakalım kısmet.
bu arada gösterimlerini kaçırdığım filmlerin ardından bakakalmaktır asıl beni ziyadesiyle üzen.. hele ki pek merak ettiğim, tomas alfredson'un "lat den ratte komma in" adlı filmini görmeliydi şu deli gönül..
elbette sağlık her şeyden önemli.. hayatta ve sağlıklı kalalım ki daha çok film izleyelim diyerek günün mesajını veriyor, hepinizi hijyene uygun olarak ayrı ayrı öpüyorum :)
Eğer filmin ismi Son Samuray Avatar olsaydı kimse yadırgamazdı heralde 15tl'ye izlenilecek bir filmmiydi bilmiyorum ama titaniğin ve reklamların hatrına gittim,üstelik Vavien orda 2 numaralı salonda beklerken.Görüntüler iyiydi evet gerçektende film sarışın güzel ama aptaldı.Ayrıca filimi izleyipte World of Warcraft oynayan ya da oyundaki hikayeleri bilen herkes Night Elflerin hikayesinin modifiye halini görücektir neyse keşke bu kadar basit bir senaryo ve bu kadar ticari amaç gütmeyen bir film olsaydı ama olmadı.
Avatar'ı beğenmediğimi söyleyerek yorumuma başlayayım. İzlediğime değdi mi hayır. Neden? Çünkü benim bilmediğim bir şeyi anlatmadı! Bana yeni bir şey katmadı. Evet görüntüler muhteşemdi. Kadıköy'de 3D gözlüksüz izledim filmi. Çok sıkıldım ve bir ara çıkalım dedim ama zaten filme arkadaşlardan dolayı girmiştim.Ben görselliğe önem veren bir insan değilim ve bu yüzden bilim kurgu filmler bana uzak geliyor. Ben ne anlatıldığıyla ilgileniyorum. Bu yüzden Avatar benim dünyamda bir yer edinemedi. O kadar çok sesliydi ki başım ağırdı. Tek hakkım şudur: İzlemeseydim bu yorumu yapamazdım.Bir sorum da şudur: İnsanlar neden hayvan görünümlü şeyler yapıyor anlamıyorum. Kuyruklu yok hayvan sesli bilmem ne. İnsan olmaya çalışmaktan bu kadar uzaklaştık mı? Tamam, her yeniliğe açık biriyim ancak sinemada yanımda oturan şahıs daha insanlığını becerip doğru dürüst oturmasını bilmiyorken beni rahatsız ediyorsa taktığı 3D gözlüğü at gözlüğünden başka bir şey değildir heralde. Ben de N.Serteli Beyin yorumlarını beğeniyor ve gerçekçi buluyorum. Teşekkür ederim
Aslında Avatar’ı seyreder seyretmez, film hakkında yorum yazmaktı niyetim.. Ne yalan söyleyeyim, önce Masis Üzülmez’in “Fanboylar buraya da saldırırlar” cümlesinden biraz çekindim.. Sonra düşündüm. Ne fan’dım.. Ne de boy.. Saldırmak niyetinde de değildim.. O halde niye yazmayayım ki, dedim. Yazıyorum işte.. Avatar’ı beğenmemek ne demek, bilakis çok ama çok beğendim.
Yaşadığım küçük taşra şehrinden 3 saat uzaktaki sinemaya, hayatımda ikinci kez seyredeceğim, bu 3 boyutlu film için gitmiştim.. Biletimi aldım.. Yerime oturdum.. Gözlüğümü film başlamadan taktım.. Başlamadan önce filmin havasına iyice girdim.. Çünkü Avatar’ın lezzetine sonuna kadar varmaktı niyetim.. Filmi başından sonuna kadar keyifle seyrettim.. Bu film için yepyeni bir ırk, yepyeni bir dil oluşturulmuş.. Görsellik, müzik, romantizm, macera, savaş, bilimkurgu ne istersem vardı.. Ve ben bunları bir rüya atmosferi içinde izliyordum.. Sinema yazarı da değildim.. Kimi zaman kıskanırım sinema yazarlarını.. Şimdi bu yazıyı yazıyorken, sinema yazarı olmadığıma şükrettim.. Hiç mi hiç filmin açıklarını bulma gayreti içinde değildim.. Bilakis akıl çelen sahneleri, elimin tersi ile geldiği yere geri ittim.. Filmi keyifle, her yeniliğinin zevkine vara vara seyrettim. Film bittiğinde üç saatlik bir yolculukla, mutlu bir yüzle şehrime geri döndüm.
Tersninja’nın “sinema hayatı eşsiz kılar” sloganına kesinlikle katılıyorum.. Sinema insanı oturduğu yerde bambaşka dünyalara sokabiliyor.. Ve hayatın eşsiz olduğunu hissettiriyor.. James Cameron’un tüm filmlerini severim.. Tabii ustam Landlord sebebiyle film dedin mi Alien’ı tek geçerim:) Numan Serteli’nin dediği gibi, James Cameron asla bir tanrı değil.. Doğru.. Ama bu filmi seyredince, Cameron gibi birini yarattığı için, benim Tanrıma bir kez daha iman ettim.
Avatar bana da pek çok filmi hatırlattı.. Tuhaftır.. Hani Jake Sully ile Prenses Neytiri ormandayken, kelebek gibi sevimli şeyler, Jake’in etrafında uçuşuyorlardı ya.. O sahnelerde Gabriel Garcia Marquez’in hakkında okuduğum bir yazı aklıma geldi.. Yüzyıllık Yalnızlık kitabı ile ilgiliydi.. Özellikle sarı kelebeklerle etrafı sarılmış karakter hakkındaki öyküyü anlatıyordu.. Küçükken, elektriklerinde sorun olduğunda çağırdıkları bir elektrikçi varmış ve büyükannesi bu adam ne zaman gelse ev kelebeklerle doluyor dermiş.. Bazen bazı insanların özel bir enerji taşıdığını düşünmez misiniz? Onların etrafında aynı filmde olduğu gibi adeta sempati kelebekleri uçuşur.
Ayrıca film bana mistik bir duygu geçirdi.. Acaba Cameron tasavvufla mı ilgileniyor, Mevlevi mi oldu , diye bile düşünmedim değil:)
Ben sinema yazarı değilim.. Sade bir seyirciyim.. Sade kahve gibi oldu.. Yoo.. Şekerli kahve severim.. Konuyu dağıtmadan sadede geleyim.. Ben bu filmi beğenmemek ne demek.. Rüya gibi geldi.. Zaten uyanıkken bile düş görmeyi seven biriyim.. Eee! Ne demek beğenmemek, bu filme ben bittim…. bittim:)
Yorum Yazın