
Sinemasız kalmayın çünkü sinema hayatı "eşsiz" kılar.
12 May
Lost ve Alias sağolsun artık hepiniz J.J. Abrams‘ı tanıyorsunuz. Mission Impossible 3 ve Cloverfield ile sinemaya şaşaalı bir geçiş yapan Abrams şu sıralar Uzay Yolu / Star Trek serisinin son ayağı olacak film ve yeni bilimkurgu dizisi Fringe ile gündemde. Noel Murray bu gelişmeler vesilesiyle 3 Eylül’de bir söyleşi gerçekleştirmiş kendisiyle. Bu söyleşi yine Deniz Akhan çevirisiyle huzurlarınızda.
Yazar-yönetmen-yapımcı J.J. Abrams bir TV yöneticisinin oğlu olarak şov dünyasının içinde doğdu ve üniversiteden hemen sonra, henüz 20′lerindeyken, Taking Care Of Business, Regarding Henry ve Forever Young filmlerinin senaryolarını satarak kariyerine çabucak başladı. 1998′de sinemadan televizyona geçip önce Felicty isimli lise drama dizisinin yardımcı yaratıcılığını, ardından şaşırtıcı 21. yüzyıl casus hikayesi Alias’a başkanlık yaptı. 2000′lerde Abrams zamanını sinema ile TV -diğer bir deyişle olağan dışı fantezi ile düz drama- arasında bölüştürdü ve Lost, What About Brian, Cloverfield, Six Degrees, Joy Ride ve Mission Impossible III gibi birbirinden epey farklı projelere el attı. Abrams, Star Trek’in yeni beyaz-perde filminin son rötuşlarını yaparken -önümüzdeki yaz sinemalarda olması bekleniyor- aynı zamanda Robert Orci ve Alex Kurtzman ile birlikte 9 Eylül’de Fox kanalında görücüye çıkacak olan yeni bilim-kurgusal mistik dizi Fringe üzerinde çalışıyor.
The A.V. Club: Yeni bir TV diziniz gösterime girerken genelde ne hissedersiniz? Endişe? Güven?
J.J. Abrams: İnsanların görecek olmasından dolayı endişenin, hiç kimsenin izlemeyeceğine dair korkunun ve üzerinde onca çalıştığım bir şeyin nihayet tamamlandığına dair rahatlamanın bir karışımını hissederim. Bu zamana kadar yapmış olduğumuz ufak değişikliklerden daha fazlasını artık yapamayacağım için panik hissi de var. Tüm bu zaman boyunca, yayımlanan bir TV dizisinin parçası olmakla yeteri kadar şanslıydım. Bu her zaman heyecanın ve su katılmadık endişenin o aynı karışımıdır. Umarım insanlar Fringe’i izlediklerinde bunu hissederler. [Gülüşmeler]
TV’nin sinemadan farklarından biri, dizi yayımlandığı sürece değişiklikler, ayarlamalar yapabilmeniz ve eğer yeteri kadar uzun süre yayımda kalırsanız izleyicilerin tepkisine karşılık verebilmeniz. Eleştirmenlerin ve hayranların ne yazdıklarına çok dikkat eder misiniz?
JA: Tabii ki. İnsanların yaptığınız bir işten -ister TV dizisi ister sinema- sonra çıkardıkları sese kulak vermek sizi o işe hafifçe farklı bir şekilde baktırır. Sormak bile gereksiz. Bir televizyon dizisinde ayarlamalar yapabilme olanağı sizin ele geçirmeniz gereken bir avantaj. Ayrıca bir filmin ön gösterimi de yararlıdır. Ama işin tehlikeli yanı bunları tadına tuz katar gibi değil de kutsal bir emir gibi ele almaktır. İşin anahtarı bu tepkileri çantanızdaki bir alet gibi kullanmaktır, ne yapacağınıza karar vermek için değil.
AVC: Fringe’in pilot bölümünü siz yönetmediniz.
JA: Hayır, Star Trek’i yönetiyordum ve stüdyo gidip TV işlerimi halledeyim diye çekimleri askıya almadı. [Gülüşmeler.]
AVC: Bir bölümünü yönetmek istiyor musunuz?
JA: Umuyorum. Belki bir sezon finali ya da sezon açılışı gibi bir şey. Bunu pilot bölümünden beri istiyorum. Fringe üzerinde çalışan harika yönetmenlerimiz var, ama ne zaman bir başkası sizin dahil olduğunuz bir şeyi yönetse iş her zaman onun vizyonu haline geliyor ve kafamdaki yönetmen kesinlikle müdahale etmek istiyor.

AVC: En çok hangi şapkayı giymek hoşunuza gidiyor? Yönetmen, prodüktör ya da yazar?
JA: Yönetmenlik en iyi kısım. Ne zaman bir şey yönetsem o hoşuma giden odaklanma ve istek hissi ortaya çıkıyor. İkinci olarak; yazma, yapım, casting, ön hazırlık gibi bitmek bilmeyen bütün o aşamaları aştığınız anlamına geliyor. Yani, yönetmenlik daha önce harcadığınız emeğin bir ödülü gibi. Ve bir de kurgu var, sürecin hayranlık verici bir aşaması. Yaratabileceğiniz dakikalar inanılmaz.
AVC: Gücünüzün neye dayandığını düşünüyorsunuz?
JA: Keşke bir fikrim olsa. [Gülüşmeler]. Sanırım hiçbir yere, sadece elimden gelenin en iyisini yapıyorum.
AVC: Fringe’in pilot bölümü sorun yaşayan bir uçakla açılıyor, Lost’a benzer bir şekilde. Bu kasıtlı bir şey mi, yoksa sadece tesadüf mü?
JA: Olan şu, dizinin açılışının ne olması gerektiğini tartışıyorduk ve pek çok değişik şey konuşuluyordu, uçak fikri ortaya çıktığında aklımdaki son şey Lost idi. Sonra, bunun Lost’u berbat bir şekilde andırdığını fark ettik, ama o noktada, dürüstçe, “Kimin umrunda?” diye düşündüm. Uygun bir şekilde ürkütücü ve bir açılışın bütçesine uygunluğu ölçeğinde yeterince geniş.
AVC: Lost’a hâlâ ne kadar günlük katkı sağlıyorsunuz?
JA: Neredeyse hiç. Birinci sezondan beri diziyi Dameon Lindelof yürütüyor. Ben bir film yapmak için çıktım, o günden beri Damon Lost’u parlak bir şekilde yürütüyor. Yani benim gün be günlük ilgim aşağı yukarı sizinki kadar. [Gülüşmeler].
AVC: Diziyi hayranları gibi takip ediyor musunuz? Gelişmelerden hayrete düşüyor musunuz?
JA: Evet, bölümleri seyrederim, senaryoyu da okurum. İşin mükemmel yanı, yaratılışında bulundum ve şimdi bambaşka bir şeye doğru gelişim gösterdiğini izliyorum.
AVC: Felicity’i yaptığınız zamana dönelim, Regarding Henry ve Taking Care Of Business gibi filmleri yazmanızın ardından, pek fazla insan sizin bir bilim kurgu/fantazi adamı olduğunuzu düşünmezdi, ama bu tanım size oturur hale geldi. Bu başından beri planladığınız bir şey miydi?
JA: Ah, bir plandan azına razı olamam. [Gülüşmeler]. Seyretmenin harika olacağını hissettiğim şeyler üzerine çalışacak kadar şanslıydım sadece. Bu bir strateji ya da başka bir şeye sahip olduğum anlamına gelmiyor. Ergenliğimde Alacakaranlık Kuşağını en az The Mary Tyler Moore Show kadar severdim. Küçükken Superman’in TV şovunu severdim, ayrıca Batman, Speed Racer ve kendi kuşağımın yaşadığı bütün popüler kültür ikonlarını. Ama diğer yandan Charles Laughton‘lı The Huncback Of Notre Dame versiyonunu da sevdiğimi hatırlıyorum. 10 ya da 11 yaşımdayken seyrettim, ağlamaklı bir hikayeydi ve makyajlarla şişirilmişti. Benim favorilerim neredeyse her zaman aşırı ve fantastik olanlar olmuştur, bazı görsel efektler içerirler, ama aynı zamanda duygusal ilerleyişe de sahiptirler. Ordinary People’ı, The Philadelphia Story’i ve bilim kurguya olabilecek en uzak dramaları severim. Aynı zamanda ben 80′lerin başı ve 70′lerin sonundaki korku filmlerine takıntılıyım. Sonuç olarak, profesyonel çalışmalarım gerçekten ne olmuş olursa olsun, onları üretmiş olmaktan dolayı yeterince şanslıydım, yıllar öncesinden planladığım şeyler olduğu için değil.
AVC: Bu çeşitli ilgi alanlarınızı, hayranlarının kesinlikle değişmez öz unsurlarına derinden bağlı olduğu Star Trek gibi imtiyazlı bir işe nasıl koyuyorsunuz? Size ait bir hale nasıl getireceksiniz?
JA: Ben hiçbir zaman bir Star Trek filminin “doğru” versiyonunun nasıl olması gerektiğine dair beklentileri ya da kısıtlamaları olan türden bir Star Trek hayranı olmadım. Ama aynı zamanda Star Trek’e dahil olmamın sebeplerinden biri derinden bağlı hayranlarının olması, yani onları ve diziyi onurlandırmak önemli. Dizi hakkında elimden geldiği kadarını öğrenip Fringe’in yaratıcılarından biri, aynı zamanda Star Trek yazarlarından ve bariz bir Trekkie olan Bob Orci’nin yardımını istedim. Bütün gizli saklı detayları biliyor, yani sette beni özüne sadık tutan kişilerden biriydi.
Eninde sonunda zaten bu filmi sadece kendini adamış hayranlar için yapmadım. Nihai ürün, bence, Star Trek dizisi ile ilgili ön bilgi gerektirmiyor. Kastettiğim, neredeyse herkesi yolda durdurup Kirk ve Spock’ın kim olduğunu sorsanız bilir. İnsanların bu iki adama dair aynı kanıları olacaktır. Ve sonra Star Trek’in bütün bölümlerini ve ilgili bütün tartışmaları bilen hayranlar var. Bu film daha önce perdeye yansımayan bir on yıllık dilimi anlatıyor, ama seyrettiğinizde, beklediğiniz gibi ilerlemeyecek ve daha önce anlatılanların tekrarı olmayacak. Bu film eskiye dayanan bir şeyin çok yeni bir şekilde ele alınması. Çok ilginç bir denge.
AVC: Televizyoncu bir ailede büyüdünüz, doğru mu?
JA: Babam bir perakende reklam komisyoncusuyken bir TV yapımcısı olmuştu, ben üniversiteye gittikten sonra annem de oldu. Ben küçükken annem avukattı.
AVC: O muhitte yetişmek şov dünyasının büyüsünü mü bozdu, yoksa her şeyi daha heyecanlı hale mi getirdi?
JA: Büyüyü garip bir yoldan bozdu. Babam Paramount’da çalışıyordu, ben 11-12 yaşlarındayken babamla ofisine gider etrafta çok dolaşırdım. Oradaki güvenlik görevlilerini tanırdım, beni stüdyodan içeri alırlardı, boş bir sıraya oturur Happy Days’i, Laverne and Shirley’i ya da Mork and Mindy’i seyrederdim. Robin Williams’ı çeşit çeşit aksanların provasını yaparken seyrettiğimi hatırlıyorum. Ron Howard’ı Henry Winkler’ı ve o adamları, bunlar çocukken tuhaf geliyor, ha bir de The Fonz vardı, çocukluğunun önemli bir parçası. Sete gidip Henry Winkler’ı görürsün, yine de gerçek hayatta The Fonz’la alakası yoktur. Bu şaşırtıcı ve kafa karıştırıcıydı, ama aynı zamanda büyü bozucu ve eğlenceliydi.
Gerçekten, sadece babamı seyretmek eğlenceliydi, setlere babamla giderdim ve sadece ne yaptığını seyrederdim, işlerin nasıl yapıldığını görürdüm, yetişkinlere sorular sorardım… Bu beni besleyen şeylerden biridir. 8 yaşımdan beri Super 8 filmleri çekiyordum ve bu işin gerçekte nasıl yapıldığını görüyordum, pek çoğunu anlayamasam da işime yarayan bir şeydi.
AVC: Henry Winkler ile tanışmışsınız, hâlâ Happy Days’i seyrederken ekranda The Fonz’u görebiliyor musunuz? Yoksa sadece Henry Winkler’ı mı görüyorsunuz?
JA: Aslında onunla iki yıl öncesine kadar tanışmadım. Sadece seyrettim. Ama tabii ki her şeyin nasıl yapıldığını, bir setin neye benzediğini bildiğiniz zaman bitmiş bir ürünü seyretmek aynı duyguyu vermez. Bu bir sihir numarası gibidir. Sihrin hilesini öğrendiğiniz anda seyir deneyimi mahvolur. Diğer yandan, daha önemli bir şey olur ve sunumu takdir etmeye başlarsın. Her ne kadar provalarında bulunduğun bir diziyi ya da setinde bulunduğun bir filmi seyretmek artık eskisi gibi olmasa da başka bir şeyi görmeye başlıyorsun. Eğlenmeni engellemiyor.
AVC: Cloverfield, Lost ya da şimdi Fringe gibi dahil olduğunuz pek çok TV dizisi ve sinema filmlerine bakınca, hikayenin sırrının olabildiğince uzun süre açığa çıkmaması için olabildiğince zorluyor gibi görünüyorsunuz.
JA: Bence bu kısmen doğru. Cloverfield’daki gibi, pazarlama ve gösterime çabucak sokma ile ilgili bütün o fikir insanların film hakkında bilgileri okuyarak belli bir doyum yaşayarak seyretmeleri yerine, filmi seyrettikleri anda yaşamaları içindi. Ama Fringe ile birlikte şunu hissediyorum; CSI gibi kitabi biçimde haftadan haftaya devam eden bir iş yapmak insanlara tahakkümdür, ama prosedürü yamultunca, bu olabildiğince ürperticidir. Mesela Lost, bir yandan, soruları cevaplamaktan kaçınan bir dizi. Pilot bölümün sonunda Charlie sorar “Neredeyiz biz?”, bu seyircilerin hâlâ cevabını öğrenmek istedikleri sorulardan biri. Ama haftadan haftaya, dizi pek çok soruyu cevaplandırıyor, sadece bu cevaplar insanların her zaman önemli olduğunu hissettikleri şeyler olmuyor.
Bence iki karakterin hiç öpüşüp öpüşmeyeceğini merak etseniz bile, kaçınılmazlığı uzatmak işin eğlenceli yanlarından biridir. Hangi film türü olursa olsun. Şimdi, bir filmde bütün cevapları filmin sonunda öğrenirsiniz, Pulp Fiction hariç, çantada ne olduğunu gerçekten hiç öğrenemezsiniz. Ama filmlerde bile -önemli bir örneği North By Borthwest’tir, microfilmin ne olduğunu öğrenemezsiniz, ama kimin umrunda? Filmin sonunda elde edeceğiniz cevaplar gerçekten öğrenmeyi istediğinizi düşündükleriniz değildir. Aldığınız cevap şu: “Ha, bunlar birbirine aşıklar ve şimdi evliler, ve bunlar da buna yol açan koşullar. Birkaç kez neredeyse ölüyorlardı, ama sağ kaldılar ve birbirlerini buldular.” Öyle hissediyorum ki, hikaye anlatırken izleyicinin önemli olduğunu düşündüğü şeyler vardır ve bir de gerçekten önemli olan şeyler vardır.
"J.J. Abrams: “Bu filmi sadece kendini adamış hayranlar için yapmadım!”" için Bir Yanıt
Abrams'ın son kısımda bahsettiği şey'Mc guffin' mi?
Yorum Yazın