Bana Onun Portre-sini Getirin

Tanımadan geçmiyoruz, beyler!

İzmir’de Grup Laçin elemanlarıyla tanıştı, gruba katıldı. İzmir mekanlarında ünlüdürler ama Bekar Gezelim albümüyle tüm Türkiye’de tanınırlar. Sonra zamanında sınavını geçemediği İTÜ Devlet Türk Müziği Konservatuarı’ye geçiş yaptı. Serkan Çağrı bir sonraki atılımı Mercan Dede ile çıktığı turne oldu.

Elbette, Yılmaz Güney’in de her insan gibi defoları vardı. Silaha fazla düşkündü, kendini ifade ederken fazla sertti, Adanalılar’ın genelinde bulunan çabuk alevlenme mizacı yüzünden insanları kırdığı daha da kötüsü affedilmez hatalar yaptığı oluyordu.

Ali Atay’ın televizyondan hala korktuğunu düşünenler olabilir pekala. Çünkü Leyla ile Mecnun’un en şaşaalı günlerinde bile onu herhangi bir TV programında konuk olarak görmedik.

İstanbul’a şarkı yapan, Eylülde Gel’in orijinalini yazmış olan, Paris’te kurduğu müzik şirketine Malatya adını veren, Türkçe şarkılar söyleyen bir şarkıcı ne kadar yabancı ise, Marc Aryan da o kadar yabancıydı işte...

Türk sinemasını, Yeşilçam’ı ve özellikle de kişisel bir tarih içeren anılarını yazmalıydı Metin Erksan. O özel “saptamalarıyla” “kendisini” yazmalıydı. Pandora Kitabevi’nin sahibi, yakın dostu Hüseyin Sönmez, yazması için çok büyük savaş vermişti. Anılarının adı da “Kendisi” olacaktı. Ama yazmadı, yazamadı. Oysa Sedat Simavi, yazmak istediği kitaplardan biriydi ilk dönemlerinde. Erksan’a göre “Sedat Simavi, Türk sinemasının tek kurucusu, yaratıcısı ve büyük öncüsüydü.” Onun 30. ölüm yıldönümünde (1983) bir bölümünü yazdığı tasarımından söz etmişti. İlk Türk Sinemacısı Sedat Simavi Bey'di kitabın adı. Eğer yazılsaydı Türk sinemasının tarihi değişir miydi? Kimbilir?…

Cousteau’nun en ünlü eseri Sessiz Dünya 1956’da gösterime çıktı. Ünlü okyanus bilimcinin aynı adı taşıyan 1954 tarihli kitabını esin alan belgesel Cousteau ve Louis Malle’nin iki yıl boyunca Akdeniz, İran Körfezi, Kızıl Deniz ve Hint Okyanus’unda çektiği 25 kilometrelik filmin, 2.5 kilometrelik kısmını kapsıyordu.

Ferguson’ın yaşam öyküsünde burada değinmediğimiz birçok ilginç nokta daha var. Wenger ve Benitez’e eleştirileri, hatalı olduğunu kabul ettiği tek hareketi olan Jaap Stam’ın Lazio’ya satılması, Manchester City ve Liverpool hakkındaki fikirleri (özellikle de Gerrard’ın en üst düzey bir futbolcu olmadığını savunduğu sayfalar) ve Mourinho ile olan ilişkisi gibi.

Hedeflerini, düşlerini büyük tutmaları elbette güzel fakat Ö. Lütfi Akad, Metin Erksan, Halit Refiğ, Memduh Ün, Atıf Yılmaz, Yılmaz Güney isimlerini duyamıyor olmak yalnızca üzücü değil düşündürücü de. Bu elbette ‘yalnızca’ genç arkadaşlarımızın suçu değil.

Erkan Can ismi bir markaysa eğer, o markanın “yetenek” ile birlikte en öne çıkan özelliği “güvenirlilik” olsa gerek. İyi adam kadar kötü adam rollerine çıkan bir aktörün halkın gözünde böyle bir mertebeye ulaşması ilginç. (Ey, iyi oyunculuk, sen nelere kâdirsin.) Bu işin sırrını çözecek bir matematik ne yazık ki yok. Olsa da zaten bizim matematiğimiz zayıf. Onun için çözüme iyi bildiğimiz yöntemle gitmeye karar verdik Erkan Can’la. O anlatacak, ben dinleyeceğim…

Tarık Akan’ın, Ediz Hun’un, Hülya Koçyiğit’in, Necla Nazır’ın, Oya Aydoğan’ın, Selda Alkor’un, Tamer Yiğit’in, Süleyman Turan’ın, Gülşen Bubikoğlu’nun, Ajda Pekkan’nın… Bu isimler ilk kez Ses dergisinin açtığı yarışmalarla kamuoyunun karşısına çıktılar. Kimisi Sinema Artisti Yarışması’nın, kimisi Kapak Yıldızı Yarışması’nın birincisi olmuştu.

Bette Davis; yalnız oyunculuk performansıyla değil, mücadeleci kişiliği ve kariyerinin en zor zamanlarında aldığı kararlarla da Hollywood’un kadına öngördüğü “malum sonu” tersyüz eden ender oyunculardan biri olarak tarihe geçmişti.
Ad