Bir Film Hakkında

O film hakkında yazdılar

Belki Haneke'nin son filminin ismi Fedakârlık ve bu filmin ismi Aşk olmalıydı. Hatta Istvan Szabo'nun (söz konusu iki filmin yanına yakışmasa da) Kapı'sına Sadakat ismi verilerek birbirine görünmez iplerle bağlı bir üçleme ortaya çıktığı bile düşünülebilir.

Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi, Türk sinemasında pek de alışık olmadığımız farklı bir tarzı, başarılı bir görüntü yönetimi ve teknik açılardan temiz bir işçilikle ele alması açısından bile büyük bir övgüyü hak ediyor. Karşımızda çok farklı, cesur ve kendine özgü bir film var…

Robert Redford’un hem yönetip hem de başrolünde yer aldığı Geçmişin Sırları (The Company You Keep) 1960’lardaki idealist gençlerin şimdiki durumlarına kısaca göz atarken oyuncularıyla da göz dolduruyor.

Gece yarısından sonra tv ekranında bir film. Kurdun Günü (Le temps du loup). Başını kaçırmışım, görüntüler karanlık, sisli, yine de uykum açılıyor, rahatım kaçıyor. Filmlerini seyirciye “Size huzursuz seyirler dilerim”, diyerek sunan bir yönetmen olan Michael Haneke de bunu istiyor zaten. Birleşmemiş Avrupa’nın öyküsünü anlatan Bilinmeyen Kod (Code Inconnu: Recit Incomplet De Divers Voyages), Ölümcül Oyunlar (Funny Games) , Piyanist (La Pianiste) ve Benny’nin Videosu (Benny's Video) adlı filmlerini ilgiyle, tedirginlikle izlemiştim. Kurdun Günü de amansız bir film. Kaçırdığım bölümü daha sonra internetten izledim.

herkesi bir şekilde kendine hayran bırakabilecek tür filmleri de yok değil. İşte yazımızın başlangıcında sözünü ettiğimiz bilimkurgu türüne yakınlığı ile kendini bekleten, fragmanlarından bile teknik açıdan ne denli başarılı olabileceğini çoğumuza söyleten bir film çıktı karşımıza: Gravity (Yerçekimi)

John Le Carré’in daha önce Küçük Kibritçi Kız (The Little Drummer Girl), Bahçıvan (The Constant Gardener), Panama Terzisi (The Tailor of Panama)… gibi romanları sinemaya aktarılmıştı. Bu sefer kamera arkasına, yazarın ünlü klasiği Köstebek’i (Tinker Tailor Soldier Spy) çekmek üzere Gir Kanıma (Let The Right One In) filmiyle tanıdığımız Tomas Alfredson geçmiş.

Son yıllarda çocuk istismarını konu alan yapımları sık sık beyazperde de görmeye başlamışken, Dogma 95 akımının öncülerinden olan Thomas Vinterberg bu kez Onur Savaşı (Jagten) ile bize aynanın diğer tarafını göstermeyi seçmiş.

Moda ikonu Coco Chanel’in yetimhaneden Fransız sosyetesinin zirvesine uzanan öyküsünün ilk dönemini ele alan Coco Chanel’den Önce; Nettoyage à sec, Nathalie… ve Hayatım Ellerinde ( Entre ses mains) gibi filmleriyle tanıdığımız Anne Fontaine’in eliyle perdeye aktarılan, Audrey Tautou nam-ı diğer Amélie Poulain’in Coco Chanel hüviyetine büründüğü bir biopic.

Sovyet sonrası Rus sinemasının ilk döneminde uluslararası başarılar oldukça azdır. 1991 yapımı Urga Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan Ödülü’nü kazanmıştı. 1994 yapımı Güneş Yanığı da En İyi Yabancı Film dalında Oscar almıştı. Çökmüş bir sinema endüstrisinin ilk kıpırdanışlarının göstergesi olan bu başarıların arkasındaki isim ise Sovyet sineması döneminde yetişen yönetmenlerden Nikita Mikhalkov’du.

Kundo Koyama’nın, Shinmon Aoki’nin 1996 tarihli Coffinman: The Journal of a Buddhist Mortician adlı otobiyografik eserini baz alarak yazdığı senaryodan, Yojiro Takita yönetmenliğinde beyazperdeye aktarılan Son Veda, 2009 yılında ‘Yabancı Dilde En İyi Film Oscarı’nı büyük bir sürpriz yaparak ülkesine götüren aynı zamanda Japonya’da 10 dalda birden Akademi ödülü kazanmış bir başyapıt...
Ad