Bir Film Hakkında

O film hakkında yazdılar

Christian Petzold'un son filmi Phoenix'i, adının içerdiği gönderme sebebiyle bir küllerinden doğma hikâyesi olarak okunmak çok doğal. Evet, Phoenix bir küllerinden doğma hikâyesi gerçekten de ama asıl odak noktasından bahsederken şu soruyu akla getirmek gerekiyor; "Bu yeniden doğum sonucu ortaya çıkan birey, nasıl yeniden doğdu; Küllerine baka baka mı, yeni dünyanın ateşine atıla atıla mı?"

New Yorklu bir kumarbaz ve edebiyat profesörü olan Jim Bennett’in biriken kumar borçlarını ödemek için kendisine tanınan 7 günlük sürede yaşadıklarını anlatan, oldukça basit bir konuya sahip ama bir o kadar da sorgulayıcı bir film Kumarbaz. Diğer taraftan uzun ve manidar diyaloglarıyla, bir filmdeki tek tercihi aksiyon olanların uzak durması gereken bir film; zira filmdeki tek aksiyon Bennett’in sınıfta ders anlatırken kürsüye zıplaması ve finaldeki bütün gece boyunca süren koşusu.

Zombili, vampirli, kurt adamlı filmlerden çok haz etmesem de uzun bir aradan sonra, video kasetlerin moda olduğu dönemde bir VHS kasetten seyrettiğim G. A. Romero’nun 1968 yapımı Night of Living Dead'den sonra, seyrettiğim ilk zombi filmi oldu Wyrmwood. Bundaki en önemli etken, klişe zombi filmlerine karşılık getirdiği yeni yorumları saymazsak, elbette Hollywood’un bütçe zengini, gişe canavarı filmlerine karşılık, Avustralyalı bir ekibin sadece haftasonu tatillerinde çalışarak 4 yılda filmi tamamlaması oldu. Senaryo sadece insanlarla zombilerin sonu olmayan savaşından oluşsa da, ufak sürprizlerle Hollywood’un kurallarını koyduğu bu dünyanın da kurallarının değiştirilemez olmadığını göstermeyi başarmışlar.

İkisi de çok beğendiğim oyunculardır ve ikisinin performansı da çok başarılıydı. Turturro’yu en çok The Big Lebowski de severim, Fiennes’ı Schindler’in Listesi'nde… Hatta Schindler’in Listesi’ni Fiennes’tan ötürü severim.

Yine yönetmenine göre “vaktinden önce çekilen” ve vakitsiz öten horoz misali sessizliğe sürüklenen filmdeki Tatum karakterinin, Amy Dunne ya da Louis Bloom’a ilham verdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Halkaya; bu alanda bir başka doruğu temsil eden Barry Levinson’ın Wag the Dog’unun işbitirici medya uzmanlarını ve Yeni Türkiye’nin “dönüşlerini” gözyaşartıcı bir hızla gerçekleştiren kalemşörlerini, açık oturumların bilirkişilerini de ekleyebilirsiniz tabii…

Şilili yönetmen Pablo Larraín’in diktatör Pinochet dönemini anlattığı üçlemesinin Tony Manero (2008) ve Post Mortem’den (2010) sonraki halkası olan No (2012) Pinochet’nin 15 yıllık kanlı diktasının ardından 1988’de referandumla devrilmesi sürecini, 'hayır kampanyası'nın yaratıcısı René Saavedra’nın (Gael García Bernal) gözünden anlatıyor. Film, Antonio Skármeta ve Pedro Peirano'nun birlikte yazdıkları ‘El Plebiscito’ oyunundan perdeye aktarılmış.

1981. Eşcinsel erkeklerin mesken tuttuğu bir eğlence adasındayız. Müzik, dans, çıplaklık ve özgür seks. Uyumsuz görünen tek kişi gecelik ilişkilerin aşkı bulmayı engellediğini öne süren kitabıyla ait olduğu cemiyeti kötü göstermekle suçlanan yazar Ned. The Normal Heart, Ryan Murphy'nin takipçilerine HBO aracılığı ile sunduğu kocaman bir hediye.

Forest, Barbarella’yı yaratırken o dönemin seks idolü Brigitte Bardot’dan ilham almıştı. De Laurentiis ise tercihini o zamanki karısından, Jane Fonda’dan yana kullandı. Yönetmen koltuğuna da Roger Vadim oturdu.

Serdar Akar filmografisinin aydınlık yüzüne baktığımızda onun küçük mekanlara sıkışmış hikayeleri beyazperdeye taşımak konusunda ne kadar iyi olduğunu görüyoruz. İşin sırrı ise elbette hikayesinin oluştuğu o minyatür coğrafyanın insanlarını, jargonunu, duygularını, ihtiraslarını iyi bilmesi ya da iyi gözlem yapıp öğrenmesi.

Michel Khleifi, Elia Suleyman ve Hany Abu-Assad’ın çalışmaları Filistin’in için adeta bir görsel hazine görevi görüyor. Hany Abu-Assad bu hazineye Ömer (Omar) filmiyle bu yıl yeni bir eser daha eklemiş oldu.

Belgesel çalışmalarıyla tanınan yönetmen Mesud Bakhshi, filmdeki Arash gibi yurt dışına çıkmış bir İran diaspora yönetmeni.
Ad