Bir Film Hakkında

O film hakkında yazdılar

Komedi, zordur; hem gerçek hayatta hem de sinemada komiklik yapmak kolay olsa da komik olmak zordur. Yapılması kolay olduğundan deneyeni çok, başaranı azdır, özellikle...

Diane Arbus fotoğraflarının, büyüklere yönelik -bir nevi- Alis Hârikalar Diyârı albümüne lâyık bir nitelik gösterdiğinden bahsedilir.. Onun hakkındaki bu film de -gayet doğru bir tercihle- bulduğu her fırsatta kahramanıyla birlikte -açılan tavşan deliğinden girerek- gerçek/sıkıcı dünyadan uzaklaşıyor ve seyircisiyle birlikte masalsı bir evrene yuvarlanıyor..

On yedi yıllık süreçte çektiği dördüncü uzun metrajı Love’ın ilk on beş dakikasında seks, cinsel sıvılar, prezervatif kazası ve hamilelik testi gibi birbirinin peşine takılan öğeleri belli bir zaman diliminde öne arkaya sıçramalarla görselleştiren dahi yönetmen Gaspar Noé; hayatla ve önceki filmlerimle derdim bitmedi diyor adeta. Bu yazının amacı Love üzerine filmin kurgu anlayışını benimsemiş, sürpriz bozan bir zihin egzersizi yapmak.

Yeniden çevrimler güzeldir, iyi yeniden çevrimler daha da güzeldir ve bu yazının başlığı 1990 yapımı Flatliners’a ithafendir. Flatliners, 1990 yapımı olan, sanırım 90’lı yıllarda bolca...

İlk üç Bond filmi Dr. No (1962), From Russia with Love (1963) ve Thunderball'u (1965) çeken Terence Young, on parmağında on tür şeklinde nitelenebilecek yönetmenlerden. Ajan filmlerinden gerilimlere, tarihi dramlardan kara filme kadar envai çeşit türde eser veren Terence Young'ın cazibesine karşı konulamayacak bir tür olan westerne kayıtsız kalması beklenemezdi; tek filmlik de olsa westerne uğrayan yönetmen bizlere oyuncu kadrosuyla dikkat çeken, keyifli ve kültürlerarasılığın uç örneklerinden olan bir eser bahşetti: Red Sun (1971).

Pandorum Yönetmen: Christian Alvart Senaryo: Travis Milloy Yapım: ABD, Almanya, 2009, 108 dk. Oyuncular: Dennis Quaid, Ben Foster, Cam Gigandet, Antje Traue

1999’da Sam Mendes imzalı “Amerikan Güzeli” (“American Beauty”) filminin Oscarlarda elde ettiği başarı sinemada bir banliyö akımının doğmasına vesile oldu. “Tutku Oyunları” (“Little Children”), “The Chumscrubber”, “Elde Makas Koşmak” (“Running with Scissors”) gibi muhtelif yönetmenlerin verdiği örnekler yanında Amerikan banliyösünü mesken tutan aykırı yönetmenler Todd Solondz ve Larry Clark filmografilerinin neredeyse tamamını bu akımın en radikal kanadına inşa ettiler. Aynı zamanda yine bir banliyö dizisi olan ‘Six Feet Under’ın da yaratıcısı olan Alan Ball’in ilk uzun metraj filmi olan “Tabu” (“Towelhead”, 2007) ise bu akımın ‘tatlı-sert’ diyebileceğimiz bir örneği.

Türkiye sinemasına, 100’lük film listelerinde her zaman yer bulacak bir film kazandırmış olsaydım ve bir zaman sonra Hollywood benden aynı filmi bir de Amerikan...

Christian Petzold'un son filmi Phoenix'i, adının içerdiği gönderme sebebiyle bir küllerinden doğma hikâyesi olarak okunmak çok doğal. Evet, Phoenix bir küllerinden doğma hikâyesi gerçekten de ama asıl odak noktasından bahsederken şu soruyu akla getirmek gerekiyor; "Bu yeniden doğum sonucu ortaya çıkan birey, nasıl yeniden doğdu; Küllerine baka baka mı, yeni dünyanın ateşine atıla atıla mı?"

Bana öyle geliyor ki Serseriler, efsanevi The Wall albümüne ya da Alan Parker imzalı filme (ikisi de olur, hiç fark etmez!) ithafen bir 'tribute' eser olabilir.. Fakat tam yerini ve değerini, bizi o muhteşem esere hazırlayan bir 'uvertür' olarak izlendiğinde bulacaktır asıl..

Daha önce; Zaman, Yay, İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış ve İlkbahar gibi şiirsel görüntüleri olan çok katmanlı filmlerle insani yanlarımızı bize hatırlatmaya çalışan Kim Ki Duk, Pieta’yla da bizi sarsıp titretmeyi sürdürüyor.
Ad