Bir Film Hakkında

O film hakkında yazdılar

Metehan Şereflioğlu 6. kısa metrajlı filmi Her Şey Yolunda’yı bir pazar akşamı, bir grup sinemasevere BKM Mutfak’ta “Artık uzun metraj çekmek istiyorum” diyerek gösterdi ve önceki...

Rachel Talalay’ın yönettiği Tank Girl, aynı isimli Jamie Hewlett’ın çizdiği bir çizgi roman uyarlaması. 1995 yılında çekilen film, dünyanın çöle döndüğü post-apokaliptik bir gelecekte geçiyor. Bu ifade kullanıldığında, Mad Max’i anmamak olmaz elbette. Zira bu tarz filmler Mad Max ile karşılaştırılarak değerlendirilir. Böyle düşünüldüğünde, Tank Girl'ün oldukça değişik bir yorum getirdiğini söylemek mümkün. Çünkü bu kez filmin ana kahramanı olan Tank Girl, Mad Max’teki punkçı çete üyelerine benziyor daha çok. Farklılık bununla da bitmiyor, çünkü film oldukça sert bir feminist dile sahip. Yani kadın–erkek meselesi üzerinden bakıldığında Mad Max ile zıt kutuplardalar.

Belki Haneke'nin son filminin ismi Fedakârlık ve bu filmin ismi Aşk olmalıydı. Hatta Istvan Szabo'nun (söz konusu iki filmin yanına yakışmasa da) Kapı'sına Sadakat ismi verilerek birbirine görünmez iplerle bağlı bir üçleme ortaya çıktığı bile düşünülebilir.

'Sarı sendika' ikiyüzlülüğünden, uluslararası sermayenin engel tanımaz vampirliğinden bahsederek, kapitalizme -bi inceden- değdiren Kadının Fendi, tarihi ve acı hakikatların gölgesinde gerçekleşen, bu hem Marksist, hem de Feminist işçi hareketinin atmosferini, zamane ikonları olan, mini etek ve sıska manken Twiggy'yi dahi ihmal etmeden, kusursuzca oluşturmuş..

Daha çok gazeteci olarak tanınan, 1998 yılında çektiği işçi hareketleri ve 1 Mayıs’ı anlattığı belgeseli ile Simavi ödülünü kazanan Ruhi Karadağ, ikinci belgesel-filmi Simurg ile karşımıza çıktı. Karadağ gazeteci iken 1996 ve 2000’deki ölüm oruçlarını yakından takip etmiş bir isim. 18. Altın Koza Film Festivali’nde İzleyici Ödülü kazanan Simurg’u da, 1996’da ölüm orucuna yatan, sonrasında Korsakoff hastalığına yakalanan altı kişi (Refik, Cafer, Çiğdem, Hüseyin Muharrem, Ali Ekber ve Delil) ile birlikte yapmış.

Güncel gerçeklerden hareket ederek, insanlığın kadim hâllerini didaktikliğe kaçmadan, akışkan ve doğal bir kurguyla perdeye taşıyan bir film, Yağmuru Bile..

Tarantino’nun dediği gibi Amerikan sinemasının en iyi filmi mi tartışılır! Misal, yazarınıza göre özgür adam imgeleminde Tarantino’nun Django’su Vanishing Point’ten daha aladır. Lakin sinema...

sayıları 8’e yükselen ve Ray Winstone, Bob Hoskins, Ian McShane, Nick Frost, Eddie Marsan ve Toby Jones gibi usta isimler tarafından canlandırılan cüceler, hiç kuşkusuz filmin artı hanesinin en kalabalık kısmını oluşturuyorlar. Kraliçe Ravenna suretinde Charlize Theron’un performansı, yer yer gereğinden fazla abartılı

Fransa işgâli hariç tarihinde Hıristiyan bir geçmiş bulunmayan -gayet iyi Fransızca konuşmalarından da anladığımız üzre sıkı bir asimilasyona tâbi tutulmuş- Müslüman yerli halkın yaşadığı o ücra köydeki bir manastırın varlığındaki alakasızlığı hiç sorgulamayan bu filme -tanıtımlarında iddia edildiği gibi- tarafsız bir bakış açısına sahip demek, en azından komiklik oluyor..

Vahşi doğa koşullarına karşı mücadele, yani ‘survival’ sinemanın en sevdiği temalardan olagelmiştir her zaman. Anımsayacağınız üzere, en son Oscar’larda da adından söz ettiren, 2010 yapımı 127 Saat (127 Hours) filminde kullanıldığını görmüştük bu temanın. Gri Kurt (The Grey) da, esasen bu izlekten ilerleyen bir deneme; Alaska’ya düşen bir uçaktan sağ kurtulan yedi kişinin hayatta kalma mücadelesine tanık oluyoruz film boyunca…

Suç, suçlu, kurban arasındaki ilişkinin, zaman ve mekân gözetilerek amatör veya profesyonel bir dedektif tarafından araştırıldığı, gizem ve gerilim duygusunun ön plana çıktığı cinai...
Ad