
Sinemasız kalmayın çünkü sinema hayatı "eşsiz" kılar.
28 Kas
Beat Kuşağı, lanetlenmeyi bilmeden, lanetlenen insanların hikâyesini anlatır. Bu hikâyenin aktörleri; Jack Kerouac, William Burroughs ve Allen Ginsberg, 1960’lı yıllarda insanlara alkol ve uyuşturucunun etkisiyle ‘yapay bir cennet’ vaat ediyorlardı. Bu yapay cennet, yaşanan hayatı kendi mutsuzluğunun taşlarıyla örüyordu. Artık, hayattan nefret etmeyi bilen bir hayat; şiiriyle, sinemasıyla ve müziğiyle ortaya çıkıyordu. Janc’lar, getto’lar da uyuşturucunun etkisiyle mutsuzluklarından silkiniyordu. Dennis Hooper, uyuşturucunun ve müziğin etkisiyle Easy Rider’ı (1969) yaptığında, bu mutsuzluk hikâyesi Amerika’ya gerçek köklerinin nerelerde olduğunu anlatıyordu: Biraz uyuşturucu, biraz alkol, biraz da sigara kötü bir şey değildi! (daha fazla…)
22 Kas
Tamam biliyorum -gayrıresmi olarak- bana her gün bayram ama Türkiye Resmi Tatil Kurumu’nun limitlerine oturtulduğunda orayı deliksiz doldurduğu tespit edilen bu dokuz günlük bayram tatili, özüme öyle bir ‘bayram içinde bayram’ duygusu verdi ki sıkıntıdan patlamama ramak kaldı yahu!.
Landlord misali, işleri tıkırında bir patron olamadık ki istediğimiz her an bir yerlere giderek, her günümüzü bir öncekine benzemeden, sıkılmaya fırsat dahi kalmadan eğlenerek geçirelim.. Hep aynı yüzler, aynı televizyon, aynı ev, aynı sokaklar..
15 Kas
Dakikalar geçtikçe zirveye çıkan heyecan dalgasına seyirciyi de katarak yapımın ya tamamını ya da büyük bir bölümünü sürükleyip götüren ‘potansiyel felaket’ unsurları, aksiyon/gerilim filmlerinin olmazsa olmazıdır..
Bu minvalde kotarılmış filmlerin hemen hemen hepsine, bu haftaki filmimiz olan Durdurulamaz misali, malum bir ana şablon uygulana gelmiştir.. Raylı sistemde ilerleyen ve bunun dışına çıkmaya yeltendiğinde ise devrilmesi mukadder olan bir tren gibi görülebilecek bu tür yapımlarla, kuşkusuz ki bundan sonra da aynı ‘garantili’ yolda, nice yolculuklar yapılmaya devam edilecektir..
8 Kas
Naçizane olarak- benim ‘Kolay Psikologculuk’ adını verdiğim, alaylı ve harcıâlem takıldığı halde canla başla ruhsal çözümcülük yapan arkadaşlarla yıldızım hiç barışmamıştır..
1 Kas
Özellikle de nisa taifesine musallat olan şeytan, iblis, kötü ruh veya cin gibi şer odaklarından, her din mensubunun öteden beri neler çektiğini bilmeyenimiz kalmamıştır artık herhalde.. (Gerçekten de, nedir bu dişi kulların Allah’ın bunca yaratığından çektikleri yahu? Bu belaların nedeni, hem de onun kaburgasını kullanarak dünyada zuhur ettiklerinden beri erkeklere bunca çektirdiklerinden ya da ileride çektirme potansiyellerinden kaynaklanıyor olmasın sakın?! Lütfen üzerime gelmeyiniz.. Sesli düşünüyorum sadece.)
26 Eki
Adını ilk kez Dog Soldiers (2002) ile duyuran ve olumlu eleştiriler alan, ama asıl başarısını Cehenneme Bir Adım (The Descent, 2005) ile yakalayan Neil Marshall’dan öyle ahım şahım bir beklentim yoktu. Cehenneme Bir Adım filmini beğenmemin sebebi seyirciyi etkisi altına alan atmosferi ve sürükleyici anlatımıydı, herhangi bir özgünlüğe sahip olması değil. Bireysel trajedinin yarattığı psikolojik buhranlar (Sarah’ın kocası ve kızını bir trafik kazasında kaybetmiş olması), yaşamak için mücadele eden arkadaşlar arasındaki çatışmalar (Juno’nun geçmişte Sarah’ın kocası ile olan ilişkisi) gibi hikâyeye boyut katan unsurlar vasattı, ama filmin kendi çapı içinde bakıldığında başarılıydı.
25 Eki

Öncelikle açıklayayım ki ezeli ve ebedi bir asosyal olarak, şu Facebook denen ‘sosyalleşme’ sitesi bana hiç de işe yarar ya da ilginç gelmemiştir.. Hatta, şol dünyadaki zahiri varlığını, ‘mümkün olduğu kadar ortalıkta görünmemek ve bir şekilde göründüğü ortamdan da bir an evvel uzamak’ anlayışıyla, sürekli soluklaştırma çabası içinde bulunan bencileyin biri için bu ‘aşırı belirgin’ durum, resmen korkutucudur da yani..
18 Eki
Eğer istersem -ki şimdilik istemiyorum- herkes gibi ben de yaşantımın herhangi bir döneminden sürüyle örnek verebilirim ki bugünlerde bazılarının güncel bir sorunmuş gibi bahsettiği, mahalle baskısı ya da ötekileştirme kaynaklı ‘azınlık-çoğunluk savaşı’nın mazisi, benim geçmişi görkemli özel tarihimi bile aşarak, insanlığın tarihiyle falan özdeşleşir..
11 Eki
Doğrusu benimki bizzat ve aynen öyle ama yine de genelleyecek olursam: İnsanın en büyük kâbuslarından biridir her halde, ölmediği halde öldü sanılarak mezara gömülmek ve sonra da orada kendine geldiğinde dışarıya sesini dahi duyuramadan acılar içinde ölüp gitmek ya da bir işkence şekli olarak diri diri toprağa gömülmek. İspanyol yönetmen Rodrigo Cortés‘in filmi olan Toprak Altında (Buried ), işte bu korkunç olayın ikinci şıkkının bir benzerini tüm gerçekçi hâli ve klostrofobik dehşetiyle beyazperdeye taşıyor..
4 Eki
Hemen belirteyim ki aman bi yanlış anlaşılma olmasın: Yazımızın başlığı, adı geçen filmin yönetmeni Dagur Kári’nin filmine de yansıyan: “Bana göre hayatın esası iyiliktir ve elbette her insan iyidir” biçimindeki -bence- ‘sakat’ hayat görüşüne dayanmaktadır. Bencileyin, her bulduğu fırsatta ortalığa: “İnsan, son tahlilde anlaşılır ki kötüdür! İyilik denen olgu da kötülük yapmayı bir süreliğine ertelemekten doğar sadece.. Göreceli ve geçicidir!” mealinde, karanlık ve zehirli düşünceler salan bir adamı hiç bi şekilde bağlamaz.. Muhterem efkâr-ı umumiyeye duyurulur!
Son Yorumlar