“Çoğunluğu” temsil ettiğini öne süren bir koronun; filmlere, dizilere ya da bir bütün olarak sanat eserlerine dair yasakçı söylemlerinin yalnızca günümüz Türkiye’sine has bir olgu olduğunu düşünüyorsanız, kuşkusuz yanılıyorsunuz.

Bir şiir dergisinin yayın yönetmeni, sohbetimiz esnasında Türkiye’de şiir dergilerinin bin tane dahi satmadığını, ama yayımlamaları için gönderilen şiir sayısının on binleri bulduğunu ifade etmişti. Şiir okumayan, fakat şiir yazabilen insanımız; sinema üzerine de okumuyor, fakat pekâlâ sinema yazabiliyor demek ki. Bu dosyamızda, 10 akademisyene/sinema yazarına/yönetmene sinema yazmak için okunması gereken sinema kitaplarını sorduk...

Yeni İran Sineması ya da başka bi deyişle, İran Yeni Dalgası'nın en önemli yönetmenlerinden biri olan Cafer Penahi'nin daha önce iki filmini gördüğümü hatırlıyorum (sanırım festivaller de izlemiş olmalıyım). Lâkin İstanbul Modern'in, yönetmenin filmlerini göstereceği haberini almamla beraber, bu eksikliğimi tamamen gidermeye karar vermiştim bile..

Her biri dudak uçuklatan, insanoğlunun hayal gücünün sınır boylarında dolaşan, engin alt metinler ve karşı okumalarla bezeli filmleriyle Avrupa Seks ve Korku Sineması’nın zirve noktasını temsil eden Jesus Franco, burun kıvrılan ve ısrarla görmezden gelinen bir alt türe tek başına büyük bir anlam ve önem kazandırmıştır.

Sinemaseverlerin millî bayramı olan Akademi Ödüllerinin 90.'sı geldi çattı; "hangi ödülü, kim alacak" tartışmalarından "kim, kiminle, nerede izleyecek" planlamalarına kadar her şey hazırlandı, zarflara...

Sansür tartışmaları nedeniyle coşkusuna gölge düşen 34. İstanbul Film Festivali, çekilen filmler ve iptal edilen yarışmalarla gündemde. Sinemaseverlerin bütün yıl beklediği nisan ayı filmden filme aç susuz koşma dönemi olacakken, siyasetle kirlendi. Yine de festivalin salonları unutulmaz filmlerle aydınlanıyor. İşte onlardan üçü.

içerik derinliği, tarihsel ve politik olgunluk açısından Fetih 1453 bir zamanların Cüneyt Arkın’lı Kara Murat’larından çok da farklı bir yerde durmuyor. Filmde, ülkelerini korumaya çalışan sıradan insanlar olmak yerine Yeşilçam’ın o malum “kötü adam” kalıbına sokulup adeta karikatüre dönüştürülen Bizanslılar söylediklerimizin doğruluyor zaten.

Bu yazıda suç, gizem, maske takan eldivenli katiller ve tüyler ürperten cinayetlerin 1960’lardan 1970’lerin ikinci yarısına dek en orijinal örneklerini veren İtalyan Giallo sinemasını ameliyat masasına alarak türün nereden peydahlandığını, etkilendiği kaynakları ve anlatısal unsurlarını bir neşter darbesiyle ifşa ediyoruz.

Massive Attack, 1988 yılında kurulmuş, Bristol kökenli bir trip hop grubu. Vokalistleri ve müziğe bakışları her albümde değişen ama son 20 yılımıza damga vurmuş bir grup. Ortaya çıktıkları 1988 yılından beri yaptıkları her albümde farklı bir yerlere gittiklerini ve kendilerini tanımladığımız ‘trip hop’ etiketinindeki ‘trip’ kelimesinin yolculuk olan anlamını farklı birçok yönden uyguladıklarını söyleyebiliriz.

Yazı dizimizin bu bölümünde, ülkemizde sinema eleştirisinin dönüm noktalarından biri anlamına gelen Yeni Sinema dergisini merkezimize alıyor ve derginin 1967 yılında gerçekleştirdiği, olay yaratan bir soruşturmaya değiniyoruz.

Şerif Gören’in son filmi Ay Büyürken Uyuyamam’ı seyrettikten sonra kafama şöyle bir soru takıldı. En iyi filmlerini 80’lerde veren tecrübeli yönetmenlerimizin son filmleri nasıl bu kadar kötü olabiliyor. Sadece Şerif Gören’in filmiyle ilgili değil bu söylediğim. 2008 yılında Erden Kıral’ın Vicdan filmini de, Ali Özgentürk’ün Yengeç Sepeti ve Görünmeyen filmlerini de, Yavuz Özkan’ın İlkbahar – Sonbahar filmini de, Tunç Başaran’ın Vesaire Vesaire filmini de seyrettiğimde hep aynı şeyi düşündüm.
Ad