Ülkemizde ilk sinema eleştirisi 1918 yılının genç tiyatrocusu Muhsin Ertuğrul tarafından, kendisinden daha genç bir yönetmenin, Sedat Simavi’nin ilk filmi Pençe (1917) için yapılır. Ertuğrul, Berlin’de edindiği sinema bilgilerinin ışığında “Temaşa” adlı tiyatro dergisinde zehir zemberek bir yazı yazar.

Yeşil Yaban Arısı (The Green Hornet) filminin oldukça köklü bir radyo, televizyon, beyazperde ve matbuat geçmişi var.

Bu yüzden en sağlıklı bilgiye ulaşabilmek için olabildiğince fazla kaynaktan yararlanma yoluna gittim. En baştan söylemek gerekiyor: Nijat Özon, Rekin Teksoy, Giovanni Scognamillo ve Agah Özgüç gibi değerli isimlerin eserleri olmadan böyle bir yazının yazılabilmesi olası bile değildi.

29 Eylül 1951 yılına ait haftalık sinema dergisi Yıldız’ın, yerli haberler sütununda yer alır bu satırlar. Birkaç sayfa öncesinde de bu kontratı belgeleyen fotoğraf vardır. Sonraki yıllarda Yeşilçam’a kral olarak damgasını vuran Ayhan Işık’tır sözü edilen Ayhan Işıyan. O yıl, Yıldız dergisinin açtığı yarışmada Belgin Doruk’la birlikte birinci seçilmiştir.

Her sene Cannes ve Berlin’den önemli ödüllerle dönen İran sineması, bu başarıyı geçmişinden kopmadan modern bir sinema yaratarak sağladı. Bu yıl Berlin’de Altın Ayı Ödülü ve En İyi Yabancı Film Oscar’ı Asghar Ferhadi’nin Bir Ayrılık (Jodaeiye Nader az Simin / A Separation) filmine verilmişti. Anlaşılan o ki, kendi kültüründen beslenen İran sineması için başarının tesadüfi olmadığı görülüyor.

Cannes Film Festivali’nin gediklilerinden Belçikalı Dardenne Kardeşler’in beş filmi yakın zamanda koleksiyon yapanlar için bir araya getirildi. İki Gün, Bir Gece filmleri de 26 Aralık tarihinde gösterime girecek sinemacıların bu vesileyle, dört filmini değerlendirdik.

Festivalin son üç günü. Sinemaseverler hiçbir seansın boş geçmesine izin vermiyor. Son dakikaya bırakanların oluşturduğu bilet kuyruğu İstiklal Caddesi’ne taşıyor. Son anda girebilenler mutlu, kapıda kalanlar üzgün. Bir yağmur, bir güneş. Hava durumu yaşadığımız çelişkilere ayak uyduruyor.

Bu yazı Stanley Kubrick imzalı Paths of Glory’i ve filmin gösterime girdiği 1957 yılını temel alarak, sinemanın ve bir anlamda da insanlığın savaşla (ya da barışla) imtihanını masaya yatırmayı hedeflemektedir.

Şerif Gören’in son filmi Ay Büyürken Uyuyamam’ı seyrettikten sonra kafama şöyle bir soru takıldı. En iyi filmlerini 80’lerde veren tecrübeli yönetmenlerimizin son filmleri nasıl bu kadar kötü olabiliyor. Sadece Şerif Gören’in filmiyle ilgili değil bu söylediğim. 2008 yılında Erden Kıral’ın Vicdan filmini de, Ali Özgentürk’ün Yengeç Sepeti ve Görünmeyen filmlerini de, Yavuz Özkan’ın İlkbahar – Sonbahar filmini de, Tunç Başaran’ın Vesaire Vesaire filmini de seyrettiğimde hep aynı şeyi düşündüm.

Nijat Özon’un Türk Sineması Kronolojisi 1895 – 1986 adlı kitabında “Güldürü” sınıfına aldığı bu iki film tiyatro geleneğinin hala bir hayalet gibi sinemamızın üstünde dolaştığının kanıtıdır. Aslen bir sahne şovmeni olan fırsatçı Körner’in sinemadan bihaber olduğuna Faruk Kenç de katılır:

“Çoğunluğu” temsil ettiğini öne süren bir koronun; filmlere, dizilere ya da bir bütün olarak sanat eserlerine dair yasakçı söylemlerinin yalnızca günümüz Türkiye’sine has bir olgu olduğunu düşünüyorsanız, kuşkusuz yanılıyorsunuz.
Ad