29 Eylül 1951 yılına ait haftalık sinema dergisi Yıldız’ın, yerli haberler sütununda yer alır bu satırlar. Birkaç sayfa öncesinde de bu kontratı belgeleyen fotoğraf vardır. Sonraki yıllarda Yeşilçam’a kral olarak damgasını vuran Ayhan Işık’tır sözü edilen Ayhan Işıyan. O yıl, Yıldız dergisinin açtığı yarışmada Belgin Doruk’la birlikte birinci seçilmiştir.

Kızılderililer’in ve adaletin ateşli bir savunucusu olan baltalı İlah Zagor, 1961 yılında Guido Nolitta ve Gallieno Ferri tarafından İtalya’da yaratılmasının hemen ertesi senesi Türkçe konuşmaya başladı. Ülkemizde ilk olarak Ceylan Yayınları’ndan çıkan Zagor o günden bugüne hala aramızda ve ister hala okuyalım, ister okumayalım hala bizden biri.

Ülkemizde ilk sinema eleştirisi 1918 yılının genç tiyatrocusu Muhsin Ertuğrul tarafından, kendisinden daha genç bir yönetmenin, Sedat Simavi’nin ilk filmi Pençe (1917) için yapılır. Ertuğrul, Berlin’de edindiği sinema bilgilerinin ışığında “Temaşa” adlı tiyatro dergisinde zehir zemberek bir yazı yazar.

Yeşil Yaban Arısı (The Green Hornet) filminin oldukça köklü bir radyo, televizyon, beyazperde ve matbuat geçmişi var.

Nijat Özon’un Türk Sineması Kronolojisi 1895 – 1986 adlı kitabında “Güldürü” sınıfına aldığı bu iki film tiyatro geleneğinin hala bir hayalet gibi sinemamızın üstünde dolaştığının kanıtıdır. Aslen bir sahne şovmeni olan fırsatçı Körner’in sinemadan bihaber olduğuna Faruk Kenç de katılır:

“Çoğunluğu” temsil ettiğini öne süren bir koronun; filmlere, dizilere ya da bir bütün olarak sanat eserlerine dair yasakçı söylemlerinin yalnızca günümüz Türkiye’sine has bir olgu olduğunu düşünüyorsanız, kuşkusuz yanılıyorsunuz.

Kurucusu Andreas Baader ve önemli üyelerinden Ulrike Meinhof’un isimleriyle de anılan Baader- Meinhof , önceleri Andreas Baader ve sevgilisi Gudrun Ensslin, küçük soygunlar ve bombalamalarıyla ortaya çıkmıştı. İlerleyen yıllar içinde hem siyaseten hem de eylemsel olarak giderek radikalleşip Anti-kapitalist Marksist bir örgüt yapısı oluşturdular.

Bu yılın öne çıkan filmlerine bakıldığında; başarı öyküleri aracılığıyla kitlelere güven aşılayan filmlerin varlığını sürdürmesi bir yana, yarışın The Artist ve Hugo arasında geçeceği tahmin ediliyordu. İki filmin ortak özelliği, seyirciyi yedinci sanatın tarihine doğru bir yolculuğa çıkarmalarıydı.

Her sene Cannes ve Berlin’den önemli ödüllerle dönen İran sineması, bu başarıyı geçmişinden kopmadan modern bir sinema yaratarak sağladı. Bu yıl Berlin’de Altın Ayı Ödülü ve En İyi Yabancı Film Oscar’ı Asghar Ferhadi’nin Bir Ayrılık (Jodaeiye Nader az Simin / A Separation) filmine verilmişti. Anlaşılan o ki, kendi kültüründen beslenen İran sineması için başarının tesadüfi olmadığı görülüyor.

Cannes Film Festivali’nin gediklilerinden Belçikalı Dardenne Kardeşler’in beş filmi yakın zamanda koleksiyon yapanlar için bir araya getirildi. İki Gün, Bir Gece filmleri de 26 Aralık tarihinde gösterime girecek sinemacıların bu vesileyle, dört filmini değerlendirdik.

Festivalin son üç günü. Sinemaseverler hiçbir seansın boş geçmesine izin vermiyor. Son dakikaya bırakanların oluşturduğu bilet kuyruğu İstiklal Caddesi’ne taşıyor. Son anda girebilenler mutlu, kapıda kalanlar üzgün. Bir yağmur, bir güneş. Hava durumu yaşadığımız çelişkilere ayak uyduruyor.
Ad