Klişe tabirler bazen durumu açık ve net bir şekilde açıklayabilmek için olmazsa olmazdır ve bu yazı özelinde klişelere sarılmaktan daha ideal bir çözüm bulamadık: Ruhunu şeytana satan yönetmenler.

Sinemaseverlerin millî bayramı olan Akademi Ödüllerinin 90.'sı geldi çattı; "hangi ödülü, kim alacak" tartışmalarından "kim, kiminle, nerede izleyecek" planlamalarına kadar her şey hazırlandı, zarflara...

Çizgi roman dünyasının en ünlü taytı Temmuz ayı içinde Türk okuyucusuyla tekrar buluşuyor. Bu sefer geçen seferki ayrılıklarımıza kıyasla çok daha kısa bir süre onsuz kaldık. Marmara Çizgi; yayımladığı Conan, Bone, Yürüyen Ölüler, Thor, X-Men, Red Sonja gibi kahramanların yanına Örümcek Adam'ı da kattı. Marmara’dan çıkacak maceralara değinmeden önce sevgili Ağ Kafa’nın Türkiye’deki acı, sıkıntı, keder ve üzüntü dolu macerasına kısa bir göz atmak yerinde olacaktır.

Bu yazının temel amacı, Benjamin’in “sinema”nın erken dönem için vardığı sonuçları bir adım daha ileriye götürmek çabasından ibarettir. Fakat teorik bir sorunsal kurabilmek için önce belli kavramlaştırmalara ihtiyacımız var. Çünkü çevirisi Batı’dan Türkçe’ye ithal edilmediği için bizim “sinema” sözcüğü ile karşıladığımız, “hareketli görüntüler”den (motion pictures) oluşan bu nesne, tüm dünyadaki gibi ülkemizde de kendini, bir yandan başlangıçta içine doğduğu kapitalist ekonomi politiğin, öte yandan da, (tarih sahnesine hızlı girişinin bir sonucu olarak) diğer sanatlardan ödünç aldığı karma bir yazının/sorunsalın söylemiyle tartışır. Bu söylemin en temel sorunu, kendine üretim araçları ve üretim ilişkilerini kapsayan teorik ve soyut bir “üretim tarzı” düzeyi tanımlayamamış ve bu düzeyde kendisine yazın üretememiş olmasıdır. Dolayısıyla ve teknolojinin hızla değişmesinin sonucu olarak, çoğunlukla “üretim tarzı” kavramı, üretim araçları düzeyine indirgenmekte, ama her teknolojinin aynı zamanda bir ideoloji içerdiği “üretim ilişkileri” boyutu sürekli göz ardı edilmektedir.

Nijat Özon; "Film Eleştirmeni, sinema ile seyirci arasında birleştirici bir çizgidir ama, eleştirmen sinemacıyla bağının koptuğunu, sinemacıya söz geçirmek olanağının kalmadığını, gözünü hırs bürümüş sinemacı karşısında yaptığı işin havanda su dövmekten öteye geçmediğini anladığı vakit sinemanın çıkarını korumak için üzerine düşeni yapmaktan kaçınamaz. Bunda da en büyük silah, seyircinin desteğidir," sözleriyle tanımlar.

ABD’de ilk sinema salonu açıldığında yıl 1902 idi. 1908’de ise bu sayı 10.000 olmuştu. Talep gün geçtikçe artıyor, şablonlar değişmeye başlıyordu. Artık yüksek bütçeli...

içerik derinliği, tarihsel ve politik olgunluk açısından Fetih 1453 bir zamanların Cüneyt Arkın’lı Kara Murat’larından çok da farklı bir yerde durmuyor. Filmde, ülkelerini korumaya çalışan sıradan insanlar olmak yerine Yeşilçam’ın o malum “kötü adam” kalıbına sokulup adeta karikatüre dönüştürülen Bizanslılar söylediklerimizin doğruluyor zaten.

Hollywood’da ‘derin’ ABD’yi temsil eden ve suça karşı yeri geldiğinde suçlunun yöntemleriyle mücadele edilmesi gerektiğini savunan ve intikamcılığı körükleyen ilk filmlerle, ilerici akımların en güçlü olduğu dönemlerde karşılaşılması oldukça ilginçtir.

Nijat Özon’un Türk Sineması Kronolojisi 1895 – 1986 adlı kitabında “Güldürü” sınıfına aldığı bu iki film tiyatro geleneğinin hala bir hayalet gibi sinemamızın üstünde dolaştığının kanıtıdır. Aslen bir sahne şovmeni olan fırsatçı Körner’in sinemadan bihaber olduğuna Faruk Kenç de katılır:

1896 yılında henüz Gürcistan’da çarlık rejimi ayakta iken, Lumier Kardeşler ’in sinematograflarının ülkeye girişi sayesinde sinema ile tanışan Gürcü halkı, şüphesiz ki 20.yüzyıl boyunca Sovyet Sinemasının gelişiminde önemli bir rol oynamıştır. 1912 yılında Vasili Amashukeli ve Alexander Digmelov’un dünya sinemasının ilk uzun metraj belgeseli ve ilk Gürcü filmi olarak kabul edilen “Akaki Tsereteli Racha-Lechkhumshi” (Akaki’nin Seyahati Raça Leçhumi’de) filminden itibaren uzanan tarih diliminde Gürcü Sineması büyük aşamalar kaydetmiştir. Sovyetler Birliği’nin 15 cumhuriyetinden biri olan Gürcistan, diğer Sovyet ülkelerine göre sinema ve diğer sanat alanlarında tüm sosyo-ekonomik ve siyasi problem ve imkânsızlıklara rağmen her zaman en üretken ülke olarak Sovyet sinema tarihine adını altın harfler ile yazdırmıştır demek yadsınacak bir durum değildir.

Bu yüzden en sağlıklı bilgiye ulaşabilmek için olabildiğince fazla kaynaktan yararlanma yoluna gittim. En baştan söylemek gerekiyor: Nijat Özon, Rekin Teksoy, Giovanni Scognamillo ve Agah Özgüç gibi değerli isimlerin eserleri olmadan böyle bir yazının yazılabilmesi olası bile değildi.
Ad