içerik derinliği, tarihsel ve politik olgunluk açısından Fetih 1453 bir zamanların Cüneyt Arkın’lı Kara Murat’larından çok da farklı bir yerde durmuyor. Filmde, ülkelerini korumaya çalışan sıradan insanlar olmak yerine Yeşilçam’ın o malum “kötü adam” kalıbına sokulup adeta karikatüre dönüştürülen Bizanslılar söylediklerimizin doğruluyor zaten.

Bu yılın öne çıkan filmlerine bakıldığında; başarı öyküleri aracılığıyla kitlelere güven aşılayan filmlerin varlığını sürdürmesi bir yana, yarışın The Artist ve Hugo arasında geçeceği tahmin ediliyordu. İki filmin ortak özelliği, seyirciyi yedinci sanatın tarihine doğru bir yolculuğa çıkarmalarıydı.

Bu yazının temel amacı, Benjamin’in “sinema”nın erken dönem için vardığı sonuçları bir adım daha ileriye götürmek çabasından ibarettir. Fakat teorik bir sorunsal kurabilmek için önce belli kavramlaştırmalara ihtiyacımız var. Çünkü çevirisi Batı’dan Türkçe’ye ithal edilmediği için bizim “sinema” sözcüğü ile karşıladığımız, “hareketli görüntüler”den (motion pictures) oluşan bu nesne, tüm dünyadaki gibi ülkemizde de kendini, bir yandan başlangıçta içine doğduğu kapitalist ekonomi politiğin, öte yandan da, (tarih sahnesine hızlı girişinin bir sonucu olarak) diğer sanatlardan ödünç aldığı karma bir yazının/sorunsalın söylemiyle tartışır. Bu söylemin en temel sorunu, kendine üretim araçları ve üretim ilişkilerini kapsayan teorik ve soyut bir “üretim tarzı” düzeyi tanımlayamamış ve bu düzeyde kendisine yazın üretememiş olmasıdır. Dolayısıyla ve teknolojinin hızla değişmesinin sonucu olarak, çoğunlukla “üretim tarzı” kavramı, üretim araçları düzeyine indirgenmekte, ama her teknolojinin aynı zamanda bir ideoloji içerdiği “üretim ilişkileri” boyutu sürekli göz ardı edilmektedir.

Muhalif yazar Aziz Nesin’in en sert siyasi taşlaması sayılabilecek bir romanının, “Zübük”ün sinema uyarlamasında oynayacaktı. Filmin yapımcılığını Erler Film’in sahibi Türker İnanoğlu üstlenecekti. İnanoğlu, Nesin’in başta Kemal Sunal’a karşı çıktığını söylüyor.

Yedinci Sanat cephesinde 2011 yılının en büyük olumluluklarının başında, sayıları giderek artan ve sinema kültürünü geliştirmeyi hedefleyen kitaplar geliyor. Aşağıdaki 7 kitaplık seçki, yıl içinde yayınlanan eserleri hatırlamak; yazarından yayınevine ve çevirmenine, emeği geçenleri hatırlamak amacıyla hazırlandı.

Şerif Gören’in son filmi Ay Büyürken Uyuyamam’ı seyrettikten sonra kafama şöyle bir soru takıldı. En iyi filmlerini 80’lerde veren tecrübeli yönetmenlerimizin son filmleri nasıl bu kadar kötü olabiliyor. Sadece Şerif Gören’in filmiyle ilgili değil bu söylediğim. 2008 yılında Erden Kıral’ın Vicdan filmini de, Ali Özgentürk’ün Yengeç Sepeti ve Görünmeyen filmlerini de, Yavuz Özkan’ın İlkbahar – Sonbahar filmini de, Tunç Başaran’ın Vesaire Vesaire filmini de seyrettiğimde hep aynı şeyi düşündüm.

Yazı dizimizin bu bölümünde, ülkemizde sinema eleştirisinin dönüm noktalarından biri anlamına gelen Yeni Sinema dergisini merkezimize alıyor ve derginin 1967 yılında gerçekleştirdiği, olay yaratan bir soruşturmaya değiniyoruz.

Kızılderililer’in ve adaletin ateşli bir savunucusu olan baltalı İlah Zagor, 1961 yılında Guido Nolitta ve Gallieno Ferri tarafından İtalya’da yaratılmasının hemen ertesi senesi Türkçe konuşmaya başladı. Ülkemizde ilk olarak Ceylan Yayınları’ndan çıkan Zagor o günden bugüne hala aramızda ve ister hala okuyalım, ister okumayalım hala bizden biri.

1896 yılında henüz Gürcistan’da çarlık rejimi ayakta iken, Lumier Kardeşler ’in sinematograflarının ülkeye girişi sayesinde sinema ile tanışan Gürcü halkı, şüphesiz ki 20.yüzyıl boyunca Sovyet Sinemasının gelişiminde önemli bir rol oynamıştır. 1912 yılında Vasili Amashukeli ve Alexander Digmelov’un dünya sinemasının ilk uzun metraj belgeseli ve ilk Gürcü filmi olarak kabul edilen “Akaki Tsereteli Racha-Lechkhumshi” (Akaki’nin Seyahati Raça Leçhumi’de) filminden itibaren uzanan tarih diliminde Gürcü Sineması büyük aşamalar kaydetmiştir. Sovyetler Birliği’nin 15 cumhuriyetinden biri olan Gürcistan, diğer Sovyet ülkelerine göre sinema ve diğer sanat alanlarında tüm sosyo-ekonomik ve siyasi problem ve imkânsızlıklara rağmen her zaman en üretken ülke olarak Sovyet sinema tarihine adını altın harfler ile yazdırmıştır demek yadsınacak bir durum değildir.

Ülkemizde ilk sinema eleştirisi 1918 yılının genç tiyatrocusu Muhsin Ertuğrul tarafından, kendisinden daha genç bir yönetmenin, Sedat Simavi’nin ilk filmi Pençe (1917) için yapılır. Ertuğrul, Berlin’de edindiği sinema bilgilerinin ışığında “Temaşa” adlı tiyatro dergisinde zehir zemberek bir yazı yazar.

Nijat Özon; "Film Eleştirmeni, sinema ile seyirci arasında birleştirici bir çizgidir ama, eleştirmen sinemacıyla bağının koptuğunu, sinemacıya söz geçirmek olanağının kalmadığını, gözünü hırs bürümüş sinemacı karşısında yaptığı işin havanda su dövmekten öteye geçmediğini anladığı vakit sinemanın çıkarını korumak için üzerine düşeni yapmaktan kaçınamaz. Bunda da en büyük silah, seyircinin desteğidir," sözleriyle tanımlar.
Ad