1906-1976 yılları arasında yaşayan usta yönetmen Visconti, soylu bir İtalyan ailesinin çocuğu olarak Milano’da dünyaya geldi. İlk gençlik yıllarında Paris’te Jean Renoir’la tanışması, hayatının dönüm noktalarından biri olacak ve Fransız yönetmeni her daim ustası olarak kabul edecekti.

Biz de bütün bu gelişmeler ışığında Ulysses'i Türkçeye kazandıran Armağan Ekici'ye Finnegans Wake'in çevrilemezliğini sorma ihtiyacı hissettik. Sağolsun o da bizi kırmadı Ters Ninja için aşağıdaki metni kaleme aldı. Kendisine Tüm Joyce'severler adına teşekkür ediyoruz.

!f²: İstanbul’dan Canlı adlı bölüm bu yıl altıncı kez gerçekleştirilecek ve festivalin İstanbul ayağının son üç gününde (20-21-22 Şubat) beş film 34 ilde 40 noktada gösterilecek. Filmlerin ardından yönetmenlerle yapılacak sohbetler de internetten canlı izlenebilecek ve izleyiciler soru sorabilecek. Söz konusu beş yapımsa şöyle: 1001 Gram, Gümüş Suyu: Suriye Otoportresi, Yes Men İsyanda, Yuva Öğretmeni ve Hayat Var! Yırca, Validebağ.

İtalya’da çektiği son filmi Roma’ya Sevgilerle ile şu sıralarda yeniden gündeme gelen Woody Allen, yarım yüzyıla doğru ilerleyen sinema kariyerini bu cümlelerle özetliyor. John Lahr’ın, “Chaplin ve Keaton, insanların özlem ve kaygılarının altında yatan lügatin fiziksel olduğu bir dönemi yansıtıyorlardı. Şarlo bir dinamizm efsanesi yaratmıştı, Allen ise yenilgi efsanesi ortaya çıkardı” sözleriyle kavramaya çalıştığı sanatçıyı, ilk dönem filmlerinden günümüze masaya yatırmak istedik.

Çizgi roman dünyasının en ünlü taytı Temmuz ayı içinde Türk okuyucusuyla tekrar buluşuyor. Bu sefer geçen seferki ayrılıklarımıza kıyasla çok daha kısa bir süre onsuz kaldık. Marmara Çizgi; yayımladığı Conan, Bone, Yürüyen Ölüler, Thor, X-Men, Red Sonja gibi kahramanların yanına Örümcek Adam'ı da kattı. Marmara’dan çıkacak maceralara değinmeden önce sevgili Ağ Kafa’nın Türkiye’deki acı, sıkıntı, keder ve üzüntü dolu macerasına kısa bir göz atmak yerinde olacaktır.

Karşılaştığımız her yeni esere tarihin tozlu sayfalarına gömüleceği ya da geleceğe kalacağı kesinmiş gibi davranır, asıl kararı verecek olan sonraki kuşaklar üzerinde tahakküm kurmaya...

60’ların daha ilk adımında, önceki onyılın memnuniyetsiz kuşağının isyana evrilmesine az bir zaman kala, Oscar’ın geleneksel ruhuyla tezat oluşturan The Apartment / Garsonyer, içerdiği vahşi kapitalizm eleştirisiyle hak ettiği ödüle uzanıyordu. Hemen sonra gündeme gelen Robert Wise’ın West Side Story / Batı Yakasının Hikayesi, sıradan bir müzikal olmanın ötesine geçerek, gençlik sorunları ve Yeni Dünya’daki göçmen algısını yansıtmaya çalışıyordu. Yine de umutlanmak için erkendi.

Cinsellik geçmişte olduğu gibi bugün de kayda değer bir PR malzemesi. Yerli sinema filmleri içindeki açık seçik sahnelerin magazincilere servis edilmesiyle, TV dizileri içerdikleri tecavüz sahneleriyle pazarlanıyor. Cinsellik hala satıyor.

Pazar gecesi ekran karşısına kurulup dünyanın en popüler sinemasal etkinliğine ‘kilitlenmeden’ önce, Akademi Ödülleri’nin pek de dile getirilmeyen bir dönemine, 1928 yılında yapılan ilk Oscar törenine doğru bir yolculuğa çıkalım dedik.
Ad