Vizyon-tele

Hafta hafta vizyona çıkan filmler...

Aleko’dan Bilo’ya, Recep İvedik’ten Bağlılık Aslı’ya Türkiye sineması, stereotipleştirme açısından zengin bir tarihe sahip. 1950 ve 60’larda yaşanan Kıbrıs gerilimi ve 27 Mayıs darbesiyle birlikte...

Oscar yarışının bir numaralı favorisi Spotlight, anlattığı konu ve yapısı itibariyle yarıştaki diğer filmlerden ayrılıyor. Kilise’nin uzun yıllardır başını ağrıtan pedofiliyi merkezine yerleştiren ve pilot bölge ilan ettiği Boston üzerinden Kilise’nin kapanmayan yarasına tuz basan film, özelden genele giderken uğradığı yerler ve nihai sonucuyla dikkat çekiyor.

Bir tramvay beş kişinin üzerine doğru gitmektedir. Tramvayın farkında olmayan bu kişilere seslenemez, dikkatlerini çekemez ya da tramvayı durduramazsınız. Yapabileceğiniz tek şey yanınızdaki kolu...

Öncelikle, Steven Spielberg'in yapımcısı oluşuyla dikkatleri celbeden, Lost dizisinin yaratıcısı J.J. Abrams’ın, senaryosunu yazarak yönettiği haberiyle de sinemaseverleri alabildiğine heyecana sevk eden Super 8, iyi bir filme değil de, 'Dağ fare doğurdu' deyimine güzel bir örnek olmuş..

Dört filmin görücüye çıktığı bu haftanın en iyisi, Robert Redford'un yönettiği Suikast. Arabalar 2 de animasyon severlerin ilgisini bekliyor. Herkese iyi seyirler...

Ege Görgün'ün sinema yazılarından sonra futbol yazıları da kitap oldu. Kara Karga'dan çıkan kitap Ege Görgün'ün dördüncü kitabı. Bakın önsözünde Görgün nasıl tarif etmiş...

50. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde “En İyi Film” seçilen Kusursuzlar bu hafta gösterime giriyor. Arkasında işini çok iyi yapan bir iletişim ajansı var ve Başka Sinema salonlarında gösterilerek gişe/ilgi yarışına +1 puan önde başlıyor. Umarım Düğün Dernek'den daha çok izleyici bulur çünkü ondan fersah fersah başarılı. Peki, aynı Portakal'ın medyatik eleştirmenlerden en çok dayak yiyen filmlerinden, vizyon yüzü görmesi muhtemel olmayan Kısa Film'e ne olacak? O, Kusursuzlar'dan daha özgün ve ilgi çekici. Kim görecek, kim bilecek?

Vahşi doğa koşullarına karşı mücadele, yani ‘survival’ sinemanın en sevdiği temalardan olagelmiştir her zaman. Anımsayacağınız üzere, en son Oscar’larda da adından söz ettiren, 2010 yapımı 127 Saat (127 Hours) filminde kullanıldığını görmüştük bu temanın. Gri Kurt (The Grey) da, esasen bu izlekten ilerleyen bir deneme; Alaska’ya düşen bir uçaktan sağ kurtulan yedi kişinin hayatta kalma mücadelesine tanık oluyoruz film boyunca…

Komedi, ister Yeşilçam Dönemi olsun, isterse de Eşkıya ile başladığı kabul edilen yeni dönem, her zaman sinemamızın en önemli damarı komedi oldu. Nasıl ki, bir kuşak toplumsal içerikli komedi ile yetiştiyse, şimdiki kuşak da maalesef skeçvari komedi anlayışıyla büyüdü. Başta Cem Yılmaz, Ata Demirer ve Şahan Gökbakar gibi isimler, sahnelerden/TV’lerden sinemaya transfer ettikleri bu skeç dili ile, yeni sinemanın gişe canavarlarını yaratmayı başardılar. Cem Yılmaz, ilk filmi G.O.R.A.'dan başlayarak A.R.O.G.' ve Yahşi Batı gibi filmlerde bu dili kullansa da, Hokkabaz gibi bir filme imza atarak ‘sinema’ da yapabileceğini göstermişti. Yılmaz’ın ilk kez yönetmenlik koltuğuna oturduğu Pek Yakında filmi de, Hokkabaz gibi skeç dilinden uzak duran ve gerçekten de incelikli senaryosu/üstün rejisiyle ‘ünlü star’ın en iyi yapıtı hiç kuşkusuz!

Bu hafta topu topu iki film vizyona giriyor, ama ikisi de yeterince tatmin edici olmaktan uzak. Ancak problem değil; kah prodüksiyonu ile kah oyuncu parıltısı ile kendini satmayı başaran filmler söz konusu. Ticari sinema açısından alan razı, satan razı diyebiliriz. Bize de sadece "İyi seyirler," demek kalıyor...

Benim Hikayem ile birlikte haftanın filmi olarak seçtiğimiz Press, "düşük yoğunluklu savaş" gibi soğuk bir ifadeyle tanımlanan bir coğrafyada yaşanan gazetecilik deneyimini aktarırken, bu koşulların ortaya çıkmasını sağlayan nedenleri de düşündürüyor, "gündem"e getiriyor. Herkese iyi seyirler...
Ad