Zebercet: Ertekin Akpınar

Ertekin Akpınar'ın gözündeni yüreğinden, kaleminden...

Aslında hayatın kendisi çoğu zaman hüzün verici. Bazı romanlar, bazı filmler, bazı fotoğraflar, bazı şarkılar, kısacası bazı şey’ler çok ama çok hüzün ve üzüntü vericidirler. Sinema tarihinin en görkemli filmlerinden biri olan Akira Kurosawa’nın, Düşler’i de öyledir. Filmdeki, ‘Tünel’ hikâyesinde yüksek rütbeli bir komutanın karşısına, karanlık bir tünelden çıkan [bir savaşta kaybettiği] askeri sinema tarihinin en anlamlı ve en can alıcı repliğini söyler. “Komutanım, ben öldüm mü?” Hemen ardından tünelden bir tabur asker çıkar. İnanılmaz bir sahneyle karşıyayızdır. Komutan tünelin karanlığından bütün askerlere, “Hepiniz öldünüz! Sizler birer ölüsünüz!” dedikten sonra tünelin karanlığını göstererek, “Geri dönün!” der. Komutan tekrar bağırır: “Hepiniz birer ölüsünüz! Emrediyorum geri dönün!” Bu sahne, Diane Arbus’un fotoğraflarından çıkmış ‘acımasızlık’la, Bruggel’in resimlerindeki ‘kaotik’ sapma arasında gidip gelir. Tam da bu nokta, zaman’ın durduğu ara[lık]lardır. Bazen üzülmekten başka bir şey yapamayacağımız çaresiz an’larımız vardır. İşte bu an, o an’dır.

Söz’ü, Chuck Palahniuk’un, Dövüş Kulübü romanına getirmek istiyorum. Yazarın ilk kitabının olmasının yanı sıra,-bir okurun- ‘yeraltı edebiyatı’na giriş biletinin en güvenilir dil’i, bu hayatı nasıl paramparça ettiğini görebileceğimiz bir dünyanın sınırında dolaştığını -okur olarak- okumaya/anlatmaya çalışacağım. Kısacası ellerinin altında, güvenli bir yolda yürümeyi sevmeyenler için önemli bir kılavuz bulunuyor. Güven, ne tehlikeli bir sözcük aslında.

Amerikan hükümeti ilk sigara yasağını başlattığı yıllar da Hollywood, buna karşılık olarak Ret Kit’in ağzındaki sigarayı çıkartıp yerine küçük bir dal parçasını koyarak buna karşılık vermişti.

Ahmet Uluçay gitti. Bir ‘Derviş, Ozan, Şair, Yalnız Bir Adam’ gitti.

Soru sordukça aldığım yanıtların ağırlığında ruhum parçalanıyordu. Soruları bırakıp cevaplarla baş başa kaldığımda infilak edecek gibiydim. Yaşadığı kalabalıklar içinde ağaçtan düşen bir yaprak gibiydi Ayşe Şasa.

Gayrettepe’de, İstanbul’a yükseklerden bakan bir dairedeyim. Salonda Ayşe Şasa’yı bekliyordum. O sakinlikte müthiş bir huzur vardı. Aynı zamanda adını bir türlü koyamadığım bir hüzün. Huzur ve hüzün o salonda duran ikiz kardeş gibiydiler. Sonbahardı, rüzgâr esiyordu. Röportaj sorularım, aklımdan uçup gitmişti.

Gayrettepe’de, İstanbul’a yükseklerden bakan bir dairedeyim. Salonda Ayşe Şasa’yı bekliyordum. O sakinlikte müthiş bir huzur vardı. Aynı zamanda adını bir türlü koyamadığım bir hüzün. Huzur ve hüzün o salonda duran ikiz kardeş gibiydiler. Sonbahardı, rüzgâr esiyordu. Röportaj sorularım, aklımdan uçup gitmişti.

İki yıl önce kaybettiğimiz Füsun Akatlı, Edebiyat Defteri kitabında Adalet Ağaoğlu’nun Üç Beş Kişi romanının son cümlesine vurgu yaparak yazısına şöyle başlar: “Okuduğum bütün romanlar sahici bir başlangıçla bitsin istedim.” Hiç şüphesiz ‘sahici’ ve ‘hakikat’ gibi kelimeler bir yazarın en önemli mihenk taşladır. Roman büyülü bir aynadır çünkü. Yazar için yazdığı roman ne kadar büyük bir iddia ise okur içinde bir o kadar derin girdaptır.

Bir film jilet gibi olmalı. Ringi dar etmeli insana. Sersemleştirmeli. Köpek gibi ağlatmalı, duvarları yumruklatmalı. Bir film, kalbini söküp duvarlara fırlatıp parçalatmalı insanın. Bir film, insanı kiralık bir katile dönüştürmeli, soğukkanlı bir cerraha, sıcak bir çay yapan garsona... Bir film, uzun yürüyüşlere, yeni maceralara, soğuk bir kadeh rakıya alıştırmalı. Bir film, Gelinin Muradı olmalı. Bir film, Kibar Feyzo, Balatlı Arif, Mağlup Edilemeyenler, Delikan, Ahhh Belinda olmalı...

Işık ve Gölge Oyunları’nı farklı zaman dilimleri içinde tekrar tekrar okudum. Kitabın arka kapağında ilk paragraf şöyle: “İlk senaryom 1986’da çekildi. Başka yönetmenler için yazdığım sekiz senaryo, yönetmen olarak yazıp çektiğim yedi film, yayımladığım iki roman ve bir hikâyeler toplamı için ‘Neden yaptın?’ sorusuna verebileceğim tek kelimelik cevap şu olurdu: Mecburiyetten.”

Adorno, Müzik ve Yabancılaşma kitabında yaşadığı yüzyılın müziği üzerine yorum yaparken şu soruyu sorar: “Müzik denen bir olgu ya da bir yorum varsa, peki o zaman bu hayatın neresinde?” Sinema Tarihinde eşsiz film müziklerine imza atmış Ennio Morricone bu soruyu değiştirerek konuşmaya başlamak daha doğru olabilir…