numan serteliÜÇ HANEDAN: EJDERİN DİRİLİŞİ
Hatırlarsanız, son ‘mumyalı’ filmde, zombilerle harmanlanan Çin tarihine şöyle bir ‘yalapşap’ uğramışlığımız olmuş idi; Üç Hanedan: Ejderin Dirilişi’yle, aynı tarihin M.S. 190 – 280 yıllarına, nispeten daha doğru, daha sanatsal bir bakış atıyoruz..

Numan Serteli

Çin tarihinin en karanlık zamanları olarak bilinen ve ‘Han’ hanedanının çöküşü sonrasına gelen bu dönemde, ülke, sonu gelmeyen kanlı savaş ve katliamlarla çalkalanmaktadır..

Günümüzde de aynen geçerli olduğu üzre- bütün bu vahşet ortamında, tüm haşmetli silah, zırh ve süslerle yüceltilmiş/şişirilmiş savaşçı komutanlar ve de komutan olmak üzere sıraya girenler (Hayatları pahasına, ama en azından gazilik/şehitlik rütbesiyle de onurlandırılarak..) egolarını tatmin ederlerken; kabak yine, korunmayan/korunamayan, üstelik direkt ‘bok yoluna’ yolcu, zavallı, masum halkın kafasında patlamaktadır.. (Bu acı ama kadim gerçek, film tarafından hiç dert edilmiyor belki ama ben yine de –izninizle- mesajımı vereyim dedim..)

‘Romance of The Three Kingdom’ adlı Çin’in klasik romanından uyarlanarak kotarılan, orijinal ve gayet ‘anlamlı’ adıyla, ‘Saam gwok dzi gin lung se gap’; “Ülkeyi artık ben idare edeceğim”, “Hayır.. Asıl bu benim hakkım; sen kim oluyorsun” gibi gayet ‘mantıklı’ fikirlerle bi güzel birbirine giren kralların, bir dizi savaşlar sonucunda Çin’i üçe böldükleri dönemi, gayet yüksek bir hamasetle anlatıyor ki seyredip de gaza gelmemek imkansız..

Çin’in kaoslardan kaos beğendiği bu dönemde, Shu hanedanı ordusunda sıradan bir nefer olarak görevli, ancak potansiyel sahibi olduğu belli, dolayısıyla istikbali parlak Zhao Zilong (Andy Lau), filmimizin merkezindeki kahramandır.. Onun hemen yanında da, kendisine hep ‘Biraderim’ şeklinde seslendiği Luo Ping-An bulunmaktadır; ki kendisi aynı zamanda hikayenin anlatıcısı konumundadır..

Mütevazılık, cesaret, azim, vefa gibi -hemen hemen- tüm yüksek insani özellikleri bünyesinde taşıyan Zilong, üstün savaşçı yeteneklerini de günden güne geliştirerek, mevcut potansiyelini iyi bir şekilde değerlendirir; ve nihayet, gelebileceği en yüksek mertebeye çıkarak, hanedanının en büyük generallerinden biri olur..

Bu, onlarca yıl süren, gencecik bir neferden generalliğe yükselme aşamasını, fiziksel yıpranma olarak, sadece saçlarına düşen aklarla geçiştirme başarısını da –ayrıca- gösteren kahramanımız; bir yandan, bu büyük başarısını çekemeyen, içerdeki kıskanç hainlerle mücadele ederken, öte yandan, dış düşmanlarla olan ‘ezeli’ savaşını da, sonuna kadar sürdürmeye kararlıdır..
Bütün bu savaşlardan -sanırım- en güzeli, finalde izlediğimiz olmalı; ki bu güzellik elbette, Zilong’un düşmanı olan ‘Bayan’ Cao Ying’ten kaynaklanmaktadır..
Allahı var- bu pek ‘seksi’ düşmanı canlandıran Maggie Q, silahlarından çok, bizzat varlığıyla can yakmaktadır..

Ayrıca, savaşın ortasında telli enstrümanıyla resital verecek kadar musikişinas ve romantik bir şahsiyet de olan böylesi bir düşmanla karşılaşmanın Zhao Zilong’un yaşlılık günlerine rast gelmesini ise, kahramanımızın büyük şanssızlığı olarak gördüm ben..

Görkemli savaş sahneleri ve uzak doğuya has ‘sanatkarane’ dövüşler, bu filmin de, en çarpıcı sahnelerini oluşturuyor; ancak, şu sıralar bu trüklerin envai çeşidiyle sık sık karşılaştığımızdan, üzerimdeki etki gücü artık pek kalmadı desem yalan olmaz..

Senaryoya da katkısı bulunan yönetmen Daniel Lee’nin bu eserinin özümde yarattığı en bariz etkiyi, Çin’in o dönemine ait halk kültürünü yansıtan kısa ama çarpıcı sahnelerinde hissettim.. Hele, bizim ‘Hacivat- Karagöz’ oyunumuzu çok andıran, ancak orada -anladığım kadarıyla- daha çok, zafer kazanmış savaşçıları yücelten bir işlevi olan gölge oyunuyla karşılaşmak, bunlardan en güzeliydi..

Çinliler için çok değerli olsa da, benim indimde, hep bildiğimiz, klişelere yaslanan bir kahramanlık destanını anlatmaktan öteye gitmeyen bu film, doğrusu pek tatmin edici değildi..

Bu yazılar da ilginizi çekebilir