Paul Auster, kuşkusuz günümüzün en çok satan/okunan Amerikalı yazarlarından biri. Yazar, geçtiğimiz yıl eleştirmenler tarafından yılın en iyi kitabı sıfatıyla ödüllendirilen Görünmeyen’den (Invisible) sonra bu sefer Sunset Park ile okuyucularının karşısına çıktı. Auster’in üretim hızı şaşılacak düzeyde gerçekten. Hani eften püften şeyler üretse anlayacağım da, yazarın her kitabı kurmaca alanında parmak ısırtacak kalibrede.

Ercan Dalkılıç

Görünmeyen’de entrikayla harmanlanmış polisiye sularına dalan yazar, Sunset Park’ta polisiye motifini biraz kısmış. Sunset Park daha çok bir ‘kendine kaçış’ romanı. Eksen karakter Miles Miller, seçkin bir yayınevi sahibi ve büyük bir aktrisin oğludur. Annesi ve babası belli bir süre önce boşanmışlardır. Anne, yönetmen bir adamla evlenmiştir. Baba ise bir öğretim görevlisi ile. Böylesi bir ailenin çocuğu olan Miles, bir gün aniden çekip gidiverir. Pekala, sorun nedir? Miles, son Oscar’da boy gösteren Danny Boyle filmi 127 Saat’teki (127 Hours) Aron gibi konformizmle mi kavgalıdır? Hayır tam olarak bu değil. Sorunu aslında okuyucu olarak biz de bilmiyoruz önce. Babası ile üvey annesi arasındaki kendi hakkındaki bir tartışmaya kulak misafiri olan Miles kendini yollara vurmuştur işte, o kadar…

Miles, çok cool bi karakter, yazar onu orada burada komi olarak falan eskitmeye çalışıyor ne var ki bu onu daha çok parlatmaya yarıyor. Miles’in kaçışının özünde başka bir neden mevcut. Fakat karakterin kaportası neden bu kadar cilalı onu anlamak pek mümkün değil. Auster, karakterini sistemin her türlü boyunduruğunu reddeden biri gibi çizmiş. Sonrasında sistemin dümen suyuna girecekse, ve başka bir neden yüzünden evinden ayrılmış ise ‘onu bu kadar karizmatik çizmenin alemi ne’ diye sormadan edemedim ben kendime. Sanki kontur kaymış ve biraz abartalı kaçmış!

Amerikan kültürünün izini hemen hemen her noktasında hissedebileceğiniz bir eser Sunset Park. Olsa olsa Bukowski kitaplarında görebileceğiniz beyzbol istatistikleriyle dolabiliyor bir anda satırlar mesela. Fakat daha çok dikkat çeken motif, Miles’in arkadaşlarıyla terkedilmiş bir binada yaşamaya başlamasıyla işlenmeye başlıyor. Chuck Palahniuk’un Dövüş Kulübü’ne (Fight Club) hayli öykünen bu gelişme, altmetinde de hayli sıkı dokunmuş. Buradaki karakterlerin birbirlerinin alteregosu gibi kurgulandığını düşündüm ben açıkçası – ya da uyduruyorum bunları. Yalnız Auster, bu girişimi yer yer küresel krizle örtüştürmeye çalışmış, bunu tam olarak becerebildiğini ise tam söyleyemeyiz.

Diğer bir siyasi/sosyal içerik de, PEN’de çalışan karakter vasıtasıyla aktarmaya çalışılmış. Salman Rushdie ve Liu Xiaobo’nun uğradığı haksızlıkları anımsatan yazar, Türkiye’de düşünce özgürlüğünün önünde en büyük engel olan TCK 301.Madde’yi de anmadan geçmemiş. Göndermeler bununla da sınırlı değil; Miles’in aynı parkta, yine bir Amerikalı yazarın, F. Scott Fitzgerald’ın Muhteşem Gatsby’sini (The Great Gatsby) okurken tanıştığı reşit olmayan kız ile kurduğu ilişki haddinden fazla Lolita’yı anıştırıyor.

Paul Auster’ı Auster yapan o kurgu oyunlarının başlangıçta çok iyi serpildiği Sunset Park, sayfalar ilerledikçe olağanlaşıyor, kurgunun griftliğinden de eser kalmıyor. Dokuma tekniği ile baştan aşağı örülmüş olan roman, Auster’ın geçmişte çok iyi kullandığı gerçek-üstü unsurları da barındırmıyor ne yazık ki. Öykünün ucunu yine açık saçık ortada bırakan Auster, her zaman başarıyla kotardığı finali bu sefer kıvıramamış gözüküyor. Sunset Park’ın iyi bir roman olduğu su götürmez. Ancak Auster’ın New York Üçlemesi (New York Trilogy), Brooklyn Çılgınlıkları (The Brooklyn Follies)… gibi başyapıtları arasında sayılması çok zor.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAPLA