Akla ZararTunca Arslan

“Kitaptaki filmlerin seçiminde sinemacılarımız açısından ‘bilmemek’ değil de ‘bilmediğini bilmemek’ tavrı etkili oldu…”                                                                 Tunca Arslan

1980 Sonrası Türk Sineması’nda Akla Zarar Filmler adlı kitabı Kırmızı Kedi Yayınları’ndan çıkan sinema yazarı Tunca Arslan‘a göre kitabın çıkış noktasında biraz da kendisinin “kötüye, kötü demek” konusunda yeterince cesur davranılmasını, lafın döndürülüp dolaştırılmamasını ve açık konuşulmasını istiyor olması var.

Aslı DelikaraAslı Delikara

Kitap eve girdiğinde ‘iyi, önerilen şeylerin kitabı oluyor ama Tunca neden böyle bir kitap yazmış ki, kim için yazmış’ diye düşünmeden edemedim. Okudukça ne anlattığı kadar nasıl anlattığına dikkat kesildiğimiz kitaplardan biriyle tanıştığımı anladım. Tunca Arslan’ın kitabı kendisi gibi, gayet ciddi konuyu anlatırken beklenmedik bir espriyle gülümsetiyor. Anlattığı filmlerden bazıları, kaçırdığınıza üzüleceğiniz derecede kötü. Sinemaya özel bir ilginiz olduğunu düşünüyorsanız, ‘best of’ serilerinden daha çok ilginizi çekecek, filmlerindeki ‘iyinin ve kötünün ötesinde’ anlatımı akıcı, hoş bir kitapla karşı karşıyayız…

Tunca Arslan Kitap: Akla Zarar Filmler

En kötü filmlerin seçilmeyerek onlara haksızlık yapıldığını iddia eden Fatih Özgüven’e katıldığını belirtiyorsun önsözünde. Kötü filmlere ‘iyilik yapmak’ dışındaki gerekçelerini öğrenebilir miyiz?

Sinemamızın bu konudaki birikiminin “heba olmamasını” istediğimi söyleyebilirim. Benim çocukluk ve ilk gençlik yıllarım Yeşilçam dönemine denk geldi ve “Türk filmi gibi!” deyimi hepimizin dilinde açık bir küçümseme ve aşağılama anlamına geliyordu. Fakat Yeşilçam sona erdikten, ülkemizde film yapma tarzında kimi değişiklikler olduktan sonra da kötü filmlerin sayısında herhangi azalma olmadığını, yalnızca biçim ve dil değiştirdiklerini gördüm. Yaklaşık 30 yıllık süreci kapsayan bir çerçevede buna dikkat çekmek istedim. Yeşilçam’ı yerden yere vuran bazı yönetmenlerimiz, çok daha berbat örneklere imza atmaya başladılar 1980 sonrasında. Bunun adını koymak, altını doldurmak boynumun borcu oldu diyebilirim.

Can Yücel’in o meşhur sözü üzerinden söyleyecek olursam, “kötüye, kötü demek” konusunda yeterince cesur davranılmasını, lafın döndürülüp dolaştırılmamasını ve açık konuşulmasını istiyor olmam da bu kitabın yolunu açan etkenlerden biridir kuşkusuz.
Bir de tabii Altın Ahududu Ödülleri, Oscar gecesinden çok daha ilginç gelmiştir bana… Amerikan sinemasının kötü filmlerine kafa yorduğum kadar, bizimkiler hakkında da kalem oynatmaya karar verdim.

Bu kitabın eleştirmenin intikamı olmadığını belirtiyorsun ama görev icabı izlenen filmlerin eziyetinin hiç mi etkisi yok?

Gerçekten de çalınmış zamanlarımın, yıpranmış sinirlerimin, örselenen sinema zevkimin, bir seyirci olarak aptal yerine konulmuşluğumun vb. intikamını almak çabası değil bu kitap. Çünkü kitaptaki filmleri ya da benzerlerini izlerken, kendimi işkence görüyor, acı çekiyor, azap duyuyor, sıkıntıdan boğuluyor gibi hissetmedim, tam tersine tuhaf bir zevk alarak seyrettim tümünü, sinema sanatının “alışılagelmiş kalıplarının dışında” yer alan bir dünyada fantastik bir yolculuğa çıkmışım gibi geldi. Açık söyleyeyim, ben kötü film seyretmeyi severim ki kast ettiğim B sınıfı filmler değildir. İddialı, büyük bütçeli, çalımından yanına yaklaşılmayan, medya tarafından pompalanan, hak etmedikleri ölçüde şişirilen, yıldızlarla bezeli filmlerdeki “kötülüğü” ve garabet yanları keşfetmek hoşuma gider.

Sinema yazarı olmamdan ötürü, kötü filmlere ödediğim paraya üzülmemek gibi bir ayrıcalığım var. Bu filmleri para verip izleseydim, belki intikam hislerim devreye girebilirdi.

Tunca Arslan

Kitapta akla zarar öyle filmler var ki, insanın uzak durası değil, örneğin ‘Unutulmayanlar’daki ‘çölde mayına basıp ayağını kaldırsa ölecek kamyon şoförüne, arkadaşlarının acıkırsın deyip bisküvi, susarsın deyip su, oyalanırsın deyip porno dergi bıraktığı filmi izleyesi geliyor. Keza ‘Bize Nasıl Kıydınız’da ninesiyle bulaşık yıkarken aşka gelip ilahi okuyan genç’i merak etmemek elde değil. Kitaptaki filmlerin insanı izlemeye teşvik etmesi, beklediğin sonuçlar arasında mı?

Bu da işin bir başka yanı tabii… “O kadar iyi ki herkes izlesin!” ile “O kadar berbat ki herkes izlesin!” arasında pek fark yok bence. Bu kitap aracılığıyla, “Dünyayı Kurtaran Adam”ın yanına birkaç kült film daha eklemek gibi bir niyetim hiç olmadı ama kötü ve akla zarar dediğim bazı filmler konusunda, sinemaseverlerin de ortak duygu geliştirmesi, benimle paralel düşünmesi hoşuma gider elbette. Fakat örneğin “Unutulmayanlar”ın ya da “Bize Nasıl Kıydınız”ın bu kadar az bilinmelerine de şaşırdım açıkçası. Keşfedilmeleri konusunda bir katkım olursa, sevinç duyarım!

Senin için bir filmin kötü olmasının belli başlı kriterleri neler? Ya da kitapta diyelim, hangi kriterleri taşıyan kötüleri bulabiliyoruz?

Bazı istisnalar haricinde, kötü filmler açık sözlüdür, kendilerini hemen belli ederler, başkaca kriterlere falan gerek kalmaz. Şaka bir yana, yönetiminden senaryosuna, oyuncularından kurgusuna, görüntülerinden politik bakış açısına kadar pek çok kriter rol oynuyor. Ayrıca “samimiyet” dediğimiz şey ya da seyirciyi aptal yerine koymamak da özel önem taşıyor. Öte yandan, bugüne kadar Türk sinemasında doğru dürüst yağmur sahnesi çekildiğini görmedim ama bu yağmur sahnesi barındıran her filmin kötü olduğu, daha doğrusu bu kitaba gireceği anlamına da gelmiyor kuşkusuz. Yani tümüyle sübjektif kriterlerin yanında, sinemacılarımız açısından “bilmemek” değil de “bilmediğini bilmemek” tavrı etkili oldu kitaptaki filmlerin seçiminde. Örneğin, yılların Orhan Oğuz’u, kalkıp da “Büyü” gibisinden abuk sabuk bir korku-gerilim filmini neden çeker, anlamak mümkün değil. “Wes Craven, ‘50 Cesur Kemancı’yı çekti, ben de tam tersini yapayım” diye mi düşündü acaba… Al sana bir başka örnek; Mustafa Altıoklar, geçenlerde katıldığı bir televizyon sohbetinde, “Fransızların Michael Haneke diye bir yönetmeni var, istesem her hafta onunkiler gibi bir tane film çekerim” diyordu. Şimdi, bu arkadaşın iyi film çekme şansı var mı sence?

İzlenen kötü filmlerin sinema dağarcığımıza nasıl bir etkisi oluyor? Kitaptaki bazı filmleri izleyip Türk filmine gitmeye tövbe eden insanlar tanıyorum.

Şu kadarını söyleyeyim, yalnızca havyar yiyerek yaşanmayacağı gibi, yalnızca iyi film seyrederek de yaşanmaz. Kötü film seyretmekten ölen kimse de tanımadım şimdiye kadar.

Sinan Çetin

Kitapta 35 film yer alıyor. Bunlardan üçü Sinan Çetin’e ait. Senin için özel bir yere mi sahip Çetin’in sineması?

Sinan Çetin, kendisine yazık etmiş, yeteneklerini “Bir avuç dolar için” harcamış bir yönetmendir. Kafasını doğru kullansaydı, bugün yurtdışında da yankı yaratan, önemli bir yönetmen olabilirdi. Kitabımda üç filmiyle yer alıp, diğerlerinin bir adım önüne geçmesinin nedeni, kötü film çekme konusundaki azminden ve çalışkanlığından kaynaklanıyor. Yoksa kendisine torpil yapmadığıma emin olabilirsin.

Çok iyi filmler kadar çok kötülerin de konuşulduğunu düşünmüşümdür. Onların da kendince bir aurası var. Bu kitapta kendi kötülerinin sıralandığını görmek insanları mutlu eder mi, ne dersin?

Akla Zarar Filmler’den bir mutluluk payı çıkarılabilecekse, ancak böyle olur zaten. Kitaptaki 35 filmin 15-20’si konusunda ortak bir görüş olduğu varsayılırsa, geri kalanlar konusunda herkes kendi kötü filmler listesini hazırlayabilir, kendi tartışmasını yapabilir. Kitaba ilişkin beni en çok sevindiren yaklaşımın, “Bu film bu kitapta ne arıyor?”dan çok, “Şu filmi neden almadın?” sorularından kaynaklandığını da ekleyeyim.

Bize yabancı filmlerden akla zarar ilk 5’ini de sıralar mısın?

Büyük bütçeli, kadrolarında yıldız oyuncular bulunan, bazı filmlerini çok sevdiğim ünlü yönetmenlerin imza attığı şu beş filmi sayabilirim: Kızıl Köşe-Red Corner (Jon Avnet), Aşkın Gücü-Tin Cup (Ron Shelton), Batman ve Robin (Joel Schumacher), Burma’da Gözyaşları-Beyond Rangoon (John Boorman), Vahşi Vahşi Batı-Wild Wild West (Barry Sonnenfeld)

Bir filmin akla zarar olmasındaki en büyük pay sence kimin?

Bu da bir ekip işidir ve tam anlamıyla takım çalışmasına dayanır. Senaristin, oyuncuların, yönetmenin, kurgucunun ve yapımcının, birbirlerinin dilinden iyi anlamaları, el ele vermeleri gerekir. Yapımcıyı kulüp başkanına benzetirsek, yönetmen teknik direktör, senarist de takım kaptanı gibidir. Oyuncular da oyuncudur zaten… Bazen çok iyi bir golcü ya da panter gibi bir kaleci çıkıp nasıl bütün takımı kurtarıyorsa, filmlerde de bir oyuncunun parlak performansı, berbat olan her şeyin önüne geçebilir… Ama nihayetinde her şeyin sorumlusu, teknik direktör yani yönetmendir tabii ki.

Bu yazılar da ilginizi çekebilir